Barışın muhatabı yok mu?

İsrail kendisini "barış arayan", hatta "tavizler veren”, ancak müzakere edecek "samimi bir ortak bulamayan" taraf olarak sunuyor. Doğruluk payı var mı? Amerika Birleşik Devletleri’ne bakarsak, o da kendisini her iki tarafı uzlaştırmaya çalışan "tarafsız bir aracı" olarak tanımlıyor. Sahiden de birkaç defa müzakere sürecine girildi. Peki gerçekte olan biten neydi? *Tercüme: Firdevs Yiğit
İsrail'in kalıcı müzakereler için bir muhatap bulamadığı doğru mu?

Bununla birlikte, ABD'nin himayesinde birkaç defa müzakere gerçekleşti. Dürüst ve samimi bir aracı gibi davranmadıklarını tasdik ediyorsunuz. Neden?
İsrail Başbakanı Menahem Begin'in "toprak için değil, halk için özerklik" olarak tanımladığı bağımsızlık kavramı, İsrail parlamentosunda Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkının yerini almak üzere, bu iradeyi baltalamak adına ortaya çıktı. ABD Başkanı Jimmy Carter ise İsrail'i bunun kendi kaderini tayin etmeye en yakın olan "tam özerklik" meselesi olması gerektiğine ikna etmeye çalıştı ancak (elbette) Filistinlilere gerçek bir egemenlik verilmesi konusunda ısrarcı değildi.


Buna karşın 1948'e, hatta 1960'lara baktığımızda, ABD ile İsrail arasında ciddi bir mesafe olduğunu görüyoruz. Bunun sebebi ne?
O vakitler, yani 1948 ile 60 arası yıllarda, Ortadoğu'da egemen güç ABD değil, İngiltere ve Fransa'ydı.
ABD’nin İsrail’e tam destek sunmaya başladığı bu değişimin tarihi neydi?

Ne amaçla?
Başkan Carter’ın gelmesiyle gidişatın yönü değişti mi?
Atlanta'daki Carter Center, Yoksulların Yaşam Alanı projesiyle bir insan hakları altyapısı ve Üçüncü Dünya ülkelerinde sandıkta oy sayımı adına güvenilir bir mekanizma kurdu. İnsan hakları lehine tüm bu dönüşüm çabaları onu Yahudi lobisi ve hatta Yahudi olmayan ancak bu lobinin ABD siyasî arenasındaki etkisinden çekinenlerle bile ciddi bir karşıtlık içine soktu.
Reklam
1980'de Carter'ın yerini Reagan ve yeni Soğuk Savaş stratejisi aldı. İsrail-Filistin savaşı bunda önemli bir rol oynadı mı?


- Sovyetler, Araplara sistematik olarak caydırıcı silahlar sağlamıştı ancak iktidara gelen Mihail Gorbaçov bu politikaya son verdi ve Suriye gibi üçüncü dünya ülkelerini silahlandırmayı bıraktı. Bu dönüşüm -ve ayrıca Irak'ta Saddam Hüseyin'in yükselişi- İsrail-Arap güç dengesini büyük ölçüde değiştirdi. Gorbaçov ve Saddam, Filistinlilere ve Araplara çok ciddi zarar verdi.
Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra, Başkan George Bush'un babası (Ç.n "Baba Bush" olarak bilinen George Herbert Walker Bush, 1989-1992) İsrail ile süregelen bu ilişkiyi değiştirdi mi?
Bu politikadan taviz verdiği söylenemez. Bununla birlikte, eğri oturup doğru konuşursak baba Bush’un, elbette İsrail yanlısı lobinin izin verdiği ölçüde, BM kararlarına dayalı genel bir çözüm elde etmek için diğer herhangi bir başkandan daha fazla çabaladığını ve mesafe katettiğini kabul etmeliyiz. 1990 yazının İsrail basınına göz gezdiren herkes, Bush'un "büyük bir tasarısı" olduğunu muhakkak müşahede eder. ABD askerleri Suudi Arabistan'da karadayken Bush, artık (bir süper güç rolüne oynayan) Saddam Hüseyin tehdidini ortadan kaldırdığına göre İsrail halkına, Araplar ve İsrailliler arasındaki temel sorunları çözmek için bir masanın etrafında toplanma zamanının geldiğini söylemeyi amaçladı. Bu noktadan sonra İsrail artık güvende değilmiş gibi davranamazdı. Güvenlik o günlerde çıkarını barıştan yana gören süper güç Amerika’nın işiydi; Madrid'de veya başka bir yerde bir barış konferansı düzenlemenin zamanı çoktan gelmişti.
Nitekim 1993 yılında, Başkan Clinton'un himayesinde, Arafat ile Rabin arasındaki "Oslo Barış Anlaşmaları” Washington’da imzalandı. Bunu bir iyiliğe aracı olmak için mi yaptı?

Oslo Anlaşmalarının ortaya çıkardığı tüm bu "barış süreci" genel olarak savaşta bir dönüm noktası olarak görülüyor. Oslo'nun gerçek sonuçları nelerdi?
Reklam

Oslo, Filistin halkının diplomatik olarak felce girmesi anlamına geliyordu; İsrail'in Filistin işgalini uzatmasına ve derinleştirmesine hizmet etti. Oslo'dan bu yana, önceki dönemlere göre daha fazla yeni İsrail yerleşimi inşa edildi. Filistinliler, yalnızca İsrailliler için ayrılmış ve Filistin toplumunu bir dizi konfetiye dönüştüren baypas yollarıyla bu yerleşimlerin inşasına pasif bir şekilde tanık olmak zorunda kaldılar. Dünya, ABD medyası ve İsrail propagandası tarafından "barış süreci" olarak adlandırılan diplomatik bir şova tanık olurken, Oslo bu işgallere kılıf oldu.

Filistin halkı, ABD'nin diplomasisiyle çatışmasından nasıl bir ders çıkarabilir?


Oslo, sivil toplumu ve taban mücadelesini dağıtmayı başardı ve onun yerine, kendisine düşecek kırıntılar için savaşan vatansız bir devlet aygıtı bıraktı.

Size göre, Oslo'dan alınması gereken ders, diplomasinin tabanın mücadelesine dayanması ve onu dizginlemeye çalışmaması yahut onun yerini alma iddiasında bulunmaması mıdır?
Evet, bu çok açık bir neticedir. Sivil toplumun parçalanması, savaşın iki devlet ve -biri sözde asil, diğeri terörist çetesi olarak lanse edilen- iki ordu arasında olduğu izlenimi yaratılmasına yol açmıştır.

Bu büyük bir yalan. Sözde "cömert teklif", yasadışı yerleşimler ve çevre yolları tarafından bölünmüş dört ayrı yerleşim bölgesi önermekten ibaretti. Böylelikle yaşanabilir, bağımsız ve yek pare gerçek bir Filistin devleti kurmak imkânsız hale gelirdi. Clinton, İsrail'in Batı Şeria'nın %9'unu ilhak etmesi ve karşılığında 1967'de işgal ettiği Batı Şeria'nın %1'ini iade etmesi yönünde bir anlaşma önerdi. Bu teklif ayrıca Ölü Denizi, Ürdün vadisini ve İsrailli yerleşim yerlerini de dışarıda bırakıyordu. Kudüs'e gelince, topraklarının yalnızca %15'i Filistin'in "idari kontrolü" altına alınacaktı. İsrail "müzakere sürerken" bile Filistin topraklarındaki yasadışı yerleşimlerini genişletmeye devam etti ve Arafat, bu saçma sapan sözde imtiyazlar karşılığında topraklarından sürülen Filistinli mültecilerin geri dönüş hakkından (çoktan) vazgeçmişti.
Reklam
Tıpkı Enderlin gibi, Clinton'un danışmanı Robert Malley de daha sonra müzakere etmeyi reddedenin Barak olduğunu doğruladı. Ayrıca Camp David'den hemen sonra, Arafat’ın cömertliğini yansıtan çok büyük bir teklifi reddettiği de biliniyor: "1967'de ilhak edilen belirli bölgeleri kapsayan ve yerleşimcilerinin çok büyük bir çoğunluğunu oluşturan bir İsrail devleti, tarihteki herhangi bir zamandan daha büyük bir Yahudi Kudüs'ü, İsrail'in Yahudiler ve Araplar arasındaki demografik dengesinin korunması, ABD yönetiminde uluslararası bir güç tarafından güvenliğin garanti altına alınması.”
Genel olarak müzakerelerde ABD, Filistinlilerin Birleşmiş Milletler tarafından tanımlanan haklarına saygı gösterdi mi?
-Naseer Aruri, The Obstruction of Peace: The U.S., İsrael and the Palestinians (Barışın Engellenmesi: ABD, İsrail ve Filistinliler), Common Courage Press, 1995.
-Naseer Aruri, Dishonest Broker: The U.S Role in İsrael and Palestine, South End Press (Dürüst Olmayan Komisyoncu: İsrail ve Filistin'de ABD'nin Rolü), Cambridge (Massachussetts), 2003.
-Edward W. Said, İsrael Palestine: l'egalite ou rien (İsrail Filistin: eşitlik ya da hiç), La Fabrique, Paris, 1999.
-Marwan Bishara, Palestine-İsrael: la paix ou l'apartheid (Filistin-İsrail: Barış ya da Apartheid), La Decouverte, Paris, 2002.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.