Şaşırmayan adam
07:00, 10/07/2026, Cuma • GZT Haber Merkezi

Cemal Donukbaş, altmış yedi yaşının yetmiş dördüncü günü hayatında belki milyonuncu kez, ama bu kez sonuncu kez, yine şaşırmadı. Şaşırma neydi? Cemal Donukbaş’ın tatmadığı neydi? Şaşırma, ne cevap vereceğini bilemediği bir soruyla karşılaşma ya da mail adresine lise okul numarasıyla yaşının arka arkaya gelmesinden oluşan şifreyi gireceğine üniversite öğrenci numarasını girmek türünden bir şey değildi. Basbayağı herhangi bir şey olduğunda şaşkınlık yaşama haliydi. Cemal Donukbaş, bu yaşına kadar bir kez bile herhangi bir olay, durum, hâl karşısında şaşkınlık yaşamamıştı.
Cemal Donukbaş’ın bu özelliği kimse tarafından doğrudan fark edilmemişti ama elbette ki bir gariplik olarak tespit edilmişti. Normal bir insanı şaşırtacak bir şey yaşandığında Cemal Donukbaş’ın şaşırmaması değil de tepki vermemesi dikkat çektiğinden, şaşırmayan bir insan olarak değil de tepki vermeyen, soğuk bir insan olarak tanınmış, bilinmişti. Bu yüzden epeyce yalnız kalmış, kimileri için soğuk ve duygusuz, kimileri için kibirli biri olmuştu. Ama Cemal Donukbaş, neyse ki kendindeki bu hâlin daha lise yıllarında ayırdına varmış, “Bu noksanlığı nasıl bir hediyeye dönüştürürüm?” diye düşünmüş; çünkü, misal, ailesi bile özel günlerde veya doğum günlerinde ona hediye almayı o daha çocukken bırakmıştı ve psikolog olmaya karar vermişti. Öyle ya, bir hasta (danışan demek lazım geliyordu, hasta değil) gelir ve “Ben kırk iki yıldır uyumuyorum ama yaşım yirmi yedi ve az önce bir gergedan soluk borumdan yukarı tırmandı, bak, bu da gagası.” deyip serçe parmağını gösterirse, psikolog bu sözlerle şaşkınlığa düşmez, yağan yağmura bakar gibi bakar ve “Anlıyorum sizi.” derdi. Böylece Cemal Donukbaş derslerine çalıştı, sınavlara girdi çıktı ve sonunda psikolog oldu. Akabinde mecburi hizmet, birtakım uzmanlıklar ve nihayetinde doktor olarak görevini sürdürdü ve kısa sürede nam saldı. Çok özel hastaları (hasta değil danışanları) oldu. Randevulardan önce rahatsızlığın hikâyesine dair bir sinopsis istiyor; “yerim dar, yenim dar” kabilinden hastaları (hasta değil danışan) ve “Bugünlerde kendimi bir tuhaf hissediyorum.” deyip de kendini eğlemeye çalışanları kabul etmiyordu. Hakiki anlamda kendini şaşırtmayacak hastalara (hasta değil danışan) randevu veriyordu. Hakiki anlamda kendisini şaşırtmayacak hastalar (hasta değil danışan), herhangi bir insanın çok şaşıracağı, “Bu deli galiba, ne diyor baksana.” diyeceği türden insanlardı. Yani herkesin ilginç, tuhaf, garip bulacağı ama yalnızca Cemal Donukbaş’a normal gelen insanlardı. Bunlardan birisi, mesela, kendini gece saat on ikiden sonra gazoz kapağı zanneden bir beyefendiydi. Onun sorununu uzun terapi seansları neticesinde gazlı içecekleri içmesini yasaklayarak çözmüştü. Beyefendi, gazlı içecek içmediği için artık kendisini alüminyum özlü ve tek kullanımlık (plastik bardak ayran kapakçığı gibi) bir kapak olarak kabul etti ve ilk açılma seferinden sonra katlanıp çöpe atılacağından, açılmamak üzere geçmişe saklandı. Geçmişe, eğer ki açığa çıkma riski yoksa, saklanmak ona iyi geldi. Normal yaşantısına döndü. Yine de arada randevu alıp terapiye geliyor ve “Saklanmaya devam ediyorum.” diyordu. Cemal Donukbaş, “Saklanmaya devam etmeye devam etmelisin, yoksa insanlar fark ederse seni katlayıp büküp çöpe atarlar.” diyordu. Bunlardan bir diğeri, mesela, ağzından çıkan her sözün zehirli olduğuna ve karşısındaki insanları zehirleyeceğine inanan bir hanımefendiydi. Uzun terapiler sonunda hanımefendi Cemal Donukbaş’tan konuşmamayı öğrendi. Konuşmamayı öğrendiği seanstan sonraki bütün terapilerde hanımefendi düzenli olarak terapilere geldi ve doktorunun karşısında bir saat oturarak hiçbir şey söylemedi. Cemal Donukbaş da hastasına (hasta değil danışan) bir şey söylemedi ve bu böylece sürüp gitti. Hanımefendinin eşi ve çocukları önce bu durumdan rahatsız oldular; hatta hanımefendinin rahatsız olduğuna ikna olması gerektiğini savundular, hanımefendinin sözlerinin kimseyi zehirleyip öldürmeyeceğini, bu zannın bir hastalık olduğunu iddia ettiler ama Cemal Donukbaş ailenin bu savlarını çürüttü, insanın kendisini bileceğine onları ikna etti; nihayetinde ise hanımefendi konuşmaz olunca aile fertleri birdenbire huzura kavuştuklarını fark ettiler.
Yere çarpma anında birileri görebilseydi, delikanlının yüzünün güldüğünü söylerlerdi.
Cemal Donukbaş’ın hayatında son kez şaşırmadığı ana gelirsek…
Cemal Donukbaş, altmış yedinci yaşının yetmiş dördüncü günü, bir hafta öncesinde kendisine rahatsızlığının hikâyesinin sinopsisi sekreteri tarafından ulaştırılmış hastasını (hasta değil danışan) kabul etti. Sinopsisi bir kez daha okuyan Cemal Donukbaş karşısındaki gence baktı. “Dinliyorum sizi.” dedi. Delikanlı yirmi iki yaşındaydı. Uzun boylu ve ince yapıdaydı. Saçları seyrekti. Kumraldı. Hüzünlü bakışları vardı. Gözleri kahverengiydi. “Ben şaşırmıyorum,” dedi, “rahatsızlığım bu.”
Anlaşıldığı üzere, bütün psikologların aksine, Cemal Donukbaş hastalarına (hasta değil danışan) rahatsızlık zannettikleri şeyin rahatsızlık değil, onları onlar yapan şey olduğunu telkin eden bir yaklaşıma sahipti. Olduğunu zannettikleri şeyden onları uzaklaştırmıyor, olduğunu zannettikleri şeyin gerçek olduğuna onları ikna ediyor, onu kabul edip onunla yaşamaları için onlara yardım ediyordu. Ama bu delikanlının şikâyeti, bir ömür boyunca kendisinde var olan şeydi ve kendisinden başka birinde daha bu rahatsızlığın olduğuna şaşırmadı, kendisinden başka birisinde bu hediyenin olmasından ise rahatsızlık duydu, zerre şaşırmamasına rağmen. Zaten bugüne kadar kendisi gibi birisinin kendisine geleceğini bekliyordu ve geldiğinde ne yapacağını da planlamıştı.
“Şaşırmamanız bir rahatsızlık,” dedi delikanlıya, “bu yüzden sizin şaşırmanızı sağlayacağım. Söyleyin bana, uçabilir misiniz siz?” Delikanlı pek de düşünmeden cevap verdi. “Hayır,” dedi, “uçamam tabii ki.” “Peki,” dedi Cemal Donukbaş, “uçabilirseniz, şaşırır mısınız buna?” Delikanlı pek de düşünmeden cevap verdi: “Tabii ki şaşırırım uçabilirsem.” Cemal Donukbaş pek de yapmadığı şekilde gülümsedi ve tedaviyi ortaya koydu. “Güzel. Sizin şaşırmanızı sağlayacağım. Bunun için uçmanız gerekiyor. Bu yüzden size uçmayı öğreteceğim. Ama öncelikle sizi uçabileceğinize ikna edeceğim.”
On sekiz seansın sonunda delikanlı uçabileceğine ikna oldu. Uçabileceğine ikna olduktan sonra Galata Kulesi’nin tepesine çıktılar birlikte. Cemal Donukbaş hastasına (hasta değil danışan) karşı yakayı gösterdi eliyle. “Orası Üsküdar, oraya kadar uç. Oraya kon, bu yaptığını görünce şaşıracaksın.” Delikanlı heyecanlıydı, başını salladı. Sonra kendisini Galata tepesinden boşluğa bıraktı.
Ama tıpkı bir külçe gibi aşağı düştü, hızlanarak düştü, fena halde düştü ve etraftakilerin korku, heyecan ve panik içeren bakışları eşliğinde yere çakıldı.
Cemal Donukbaş delikanlının düşüşüne tanık oldu, onun kendisini boşluğa bırakışını ve uçmak yerine hızla yere doğru düşüşünü gördü, düşüşü izledi, yere çakılışına şahit oldu, çat ile bups arası bir ses çıkarak yere çakılma anının sesini bile işitti ve içinde, kalbinde, kendinde, aklında ya da her neresindeyse işte yine acayip bir hissiyat uyanmadı. Gözlerini kıstı. “Evet.” diye mırıldandı. Şaşırmadı. Çünkü bunu planlamıştı zaten.
Kendisini boşluğa bırakmaktan çekinmeyecek kadar uçabileceğine inanan delikanlı, uçamadığını fark ettiği an şaşkınlık denen şeyi yaşayacaktı muhakkak. Cemal Donukbaş bunu biliyordu. Zaten öyle de oldu. Delikanlı kendini boşluğa bıraktı. Ama yere çakılıncaya kadar geçen iki virgül dört saniyelik süre içinde uçamadığını, yere düşmekte olduğunu fark etti. Ve şaşırdı. Evet, hayatında ilk kez şaşkınlık duydu. Yere çarpma anında birileri görebilseydi, delikanlının yüzünün güldüğünü söylerlerdi. Ama insanlar böyle şeyleri görmeyi beceremez.

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.