Gazze soykırımı ve edebiyatın sessizliği

7 Ekim'de Gazze’de başlayan büyük soykırım, insanlık tarihinin en karanlık aynalarından biri hâline geldi. Bombardıman altındaki hastaneler, yerle bir olmuş evler, insan cesetleri… Her şeye rağmen Gazze halkının vakur tavrı, bir çağın, dünyanın vicdan testinden nasıl geçemediğini gösterdi. Peki, tarihin gördüğü en kanlı soykırımlardan biri, edebiyata ve sanatın diğer şubelerine gereken ölçüde yansıdı mı?
1948’de İsrail'in işgalleriyle başlayan trajedi, 1967 savaşlarıyla İslam dünyasının ortak yarası hâline gelmişti. Sezai Karakoç’un “Ey Yahudi” başlıklı şiiri, yalnızca bir öfkenin değil; aynı zamanda bir çağrının sesi oldu: “Asırlardır insanlığın ruhunu yaktığın gibi ey Yahudi!” derken bir kavmin vicdan ve adalet duygusuna sesleniyordu.
Zarifoğlu, “Daralan Vakitler” şiirinde “Filistin bir sınav kağıdı / Her mümin kulun önünde,” mısralarıyla bu meselenin Müslüman kimliğini esas alan bir sorumluğuna vurgu yapmıştı. Necip Fazıl'ın Kudüs’e bakarken gördüğü, yarım kalan ümmet idealinin yasından başkası değildi.
Filistin meselesi, 1948'den beri şiirle, romanla, denemeyle, edebiyatın her şubesiyle gündem hâline getirilmişti. 7 Ekim’den bu yana binlerce sivil öldürüldü, yüz binlerce insan evsiz kaldı. Gazze’de çocukların cesetleri okul bahçelerine gömülüyor. Hâl böyleyken edebiyatımızdan çıkan sesin daha kuvvetli olmasını bekliyor insan. Bildiriler yayınlıyor, şiirler, öyküler yazıyoruz. “Hatırı sayılır bir antolojiye sahip olsak da bir anıt eser inşa edebildik mi?” sorusunun cevabını sorgulamamız gerekiyor.
Rasim Özdenören, seneler evvel “Filistin havadisleri beni utandırıyor, bana aczimi hatırlatıyor,” diyerek ifade etmişti. Bugün hâlâ aynı utancın, aynı acziyetin kollarında hissediyoruz. Bugün Gazze’de soykırıma uğrayan sadece insanlar değil, binlerce yıllık kültürel miras da yok edilmeye çalışılıyor.
İsrail'in saldırılarında onlarca Filistinli şair, yazar, sanatçı şehit oldu. Gazze'de bir kültür katliamı yaşanıyor. Edebiyatımız, bu kültürel yıkıma karşı kuvvetli bir dayanışma ruhu ortaya koymak durumunda. Bize düşen kendi eserlerimizi inşa ederken Filistinli sanatçıların da sesini duyurmaya gayret göstermek.
Bununla birlikte, son yıllarda bazı genç kalemlerin Gazze’ye yöneldiğini de görmek umut verici. Sosyal medyada kısa ama etkileyici şiirler, bloglarda Filistin üzerine denemeler paylaşılıyor. Ancak bunlar henüz bir “dalga” değil. Bu acıyı taşıyan kolektif bir edebiyat dili hâlâ oluşmadı.
Belki de mesele tam da burada: Biz artık acıyı içselleştirmeden yazıyoruz. Eskiden şairler, Filistin’i kendi evlerinin yandığı bir yer gibi hissederdi. Şimdi çoğumuz, sadece uzaktan izliyoruz. Sanatın, edebiyatçının vazifesi, yalnızca anlatmak değil; hatırlatmaktır. Bugün Gazze’deki vahşet; dün Bosna’da, Halep’te, Kudüs’te olanlardan farklı değil. Sorgulamamız gereken mesele çok açık. 7 Ekim’den beri çıkan kısık seslerimiz yeterli mi? Türk edebiyatı neden bir vicdan hareketi doğurmuyor?
Bizim edebiyatımız, sapan taşlarını mısralara dönüştüren bir kudrete sahip. Bize düşen o kudreti hissetmek ve kalemimizin kuvvetine inanmak. Necip Fazıl'ın da dediği gibi: “Sapan taşlarının yanında füze, başka âlemlerle farkımız bizim.”
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.