Siyahi edebiyatın tarihi ve kimlik mücadelesi

Amerika her ne kadar beyazlar ülkesi demekse, bir o kadar da siyahiler ülkesi demek. Amerikan edebiyatıyla ucundan ya da köşesinden ilgilenen birinin varacağı en önemli duraklardan biri de “Siyahi Edebiyat” olacaktır.
Nitekim, on dört yıl önce Houston, Teksas’a taşındığımda bu kültürün etkilerini yavaş yavaş görmeye başlamış; Harlem Rönesansı’ndan, 2020 yılında beyaz bir polis tarafından öldürülen George Floyd’a kadar hem akademik dünyada hem de gerçek hayatta beyaz ve siyah renklerinin pek bilinmeyen anlamlarını çözmeye başlamıştım. On yıl önce, yine beyazlar şehri olarak bilinen Portland’a taşındığımda azınlık sayılabilecek siyahilerin yaşamlarına da şahit oldum. Bu süre zarfında renklerin anlamını yeniden tanımlamam gerekti. Irk demek sadece ten rengi değil, dil ve din demekti aynı zamanda. Konuştuğunuz dil ve mensup olduğunuz din, ten renginize aklınıza gelmeyecek yeni tonlar ekliyor; siyahı beyaz, beyazı siyah yapıyordu.
Melville’in Babo karakteri, yaşadığım birçok tecrübeye farklı bir boyuttan bakmayı öğretmişti. Melville kurmaca bir metin yazmıştı fakat yaşanmış bir olayı kendine kaynak edinmişti. 2023’ün bahar ayında aldığım “Edebiyatta Kültürel Farklılıklar” dersinde bir daha asla unutamayacağım bir kelime öğrendim: “Abolitionism.” Kökü, son vermek anlamına gelen “Abolish” sözcüğüne dayanıyordu. Abolitionism’se köleliğin kaldırılması görüşünü anlatıyordu. Prof. Dr. Mirpuri’den aldığım derslerde bu kelimeyi sık sık duyacaktım. Prof. Mirpuri, sert bir hocaydı ama dersleri müthiş derecede zihin açıcıydı. Melville ve dönemini, kölelik karşıtı yazarları ve okurları, sonu iç savaşa ve köleliğin kaldırılmasına varan etkilerini değerlendirdik. Tabii ki ders boyunca sadece Melville çalışmadık. Elimizden birçok metin geçti ve Afro-Amerikalılar bu dersin küçük bir bölümünü kapsıyordu.
Dönemin ortalarına doğru, hoca “Sonbaharda Afro-Amerikan edebiyatı dersi vereceğim. Sizi de beklerim.” diyerek sınıfta küçük bir duyuru yaptı. Hocanın çıtası yüksekti ve kimi zaman zorlandığım yerler oluyordu. O yüzden içimden şöyle dedim, “Yok, ben almayayım. Bu hocadan bir ders daha alırsam kalpten gideceğim. En azından bir süre ara vermek lazım.” Böylece o çok merak ettiğim “Afro-Amerikan Edebiyatı I” dersini mezun olacağım son döneme kadar öteledim.
Geçen bir buçuk yıl zarfında dünya hızlı bir değişim yaşamıştı. 7 Ekim 2023’te yaşanan Filistin olayları hepimizi farklı bir iklime sürüklemiş, yapay zekâ artık tamamen hayatımıza girmişti. Yaklaşmakta olan Amerikan seçimleri okul yaşantımızı ve hocaların bakış açısını da bir nebze değiştirmişti. Trump gümbür gümbür geliyordu ve onun gelişi birçok kimseyi tedirgin ediyordu. Böyle bir atmosferde derse kayıt oldum. Temel derslerden biri olduğu ve alan dışındakiler de seçmeli ders olarak alabildiği için bu derste, sınıf bir hayli kalabalıktı. Aralarında başka bir ülkede doğmuş tek kişi bendim. Sınıfın çoğu, siyahi edebiyata ortaokul ya da liseden aşinaydı.
İlk derste hoca, yapay zekâdan hiç hazzetmediğinin altını iyice çizmiş, en ufak bir şüphe duyarsa anında disiplin cezası vereceğini birkaç kere tekrarlamıştı. Eski yönteme geri dönüyordu; sınavları sınıfta yapacaktı. Sadece bir kurşun kalemle, ders notlarını yanımıza alabilirdik. Bir önceki dersten A alma ihtimalim vardı ve almıştım da ama bu dersin başlangıcında şöyle dedim: “Hocanın yarım sayfa tutan yorum sorularını hesaba katarsan bu dersten A alma ihtimalin çok düşük. Şimdiden C’yi kabullen.” Ama dersin sonunda yanıldığımı gördüm.
Siyahi edebiyat ortaya çıktığı dönemin şartları yüzünden kurmacaya çok fazla yer vermiyor, edebiyatın temel taşlarını köleler atıyordu. Mektuplar, belgeler, günlükler, özellikle de otobiyografiler inandırıcı olduğu ölçüde kaynak görevi görüyordu. Bu sebeple edebiyattan çok tarihsel önemi üzerine eğiliyorduk. Okumalarımızın çoğunu da kölelerin yazdığı otobiyografiler oluşturuyordu. Bunların en meşhuru Frederick Douglass’ın hayatıydı ama biz Olaudah Equiano ve Linda Brent müstearını kullanan Harriet Jacobs gibi başka birçok kölenin otobiyografisini de inceledik.
Bu otobiyografilerin önemi sadece yazarların kimliklerinden kaynaklanmıyordu; aynı zamanda editörlerinin kim olduğu ve hangi okuyucuya hitap ettiği de metinlerin önemini arttırıyordu. Olaudah Equiano’nun biyografisi editörlerin ve başka hatırı sayılır kişilerin referans mektuplarıyla açılıyor; yazarın okuma yazma bildiği, iyi bir Hristiyan olduğu, kitabı kendi yazdığı, dürüst biri olduğu defalarca vurgulanıyordu. Kölelerin çok iyi birer Hristiyan olduklarını kanıtlama çabası gözlerimi yaşartmıştı. Onları savunanların bile birçok dayatması söz konusuydu. Dönüp dolaşıp yine kölelik karşıtlığına geliyorduk. Okuyucular kölelik karşıtlarından oluşuyor, yazılan kitaplar her ne kadar özgürlüğü savunsa da kontrolü sadece yazara bırakmıyordu.
Kölelik edebiyatının zamanla nasıl bir kısır döngüye girdiğini de bu vesileyle görmüş oldum. Mesela hepsi “Ben köleyim…” diye başlıyor, kitabın başına “Kendisi tarafından anlatıldı.” diye not düşülüyordu. Yazarların okuma-yazma öğrenmesi yasaklanmıştı ama kendi gayretleriyle okumayı söküp asla pes etmemişlerdi. Frederick Douglass’ın okumayı sokak çocuklarından ekmek karşılığında öğrenmesi yine içime dokunan bölümlerden biriydi. Çoğu köleye okuma yazmayı öğretenlerin amacı İncil okumalarını sağlamaktı. Bu yöntem gerçekten de işe yaramış, hepsi iyi birer İncil okuyucusu olmuştu. Yazarların hitap ettiği okuyucu kitlesi önceden belliydi. Kadın köle yazarlardan biri olan Jacobs’un kitabı sadece kuzeyli kadınlar okusun diye yazılmıştı. Onlardan sanat yapmaları değil, inandırıcı olmaları isteniyordu. Bu yüzden de diğer otobiyografi yazarları gibi istediklerini anlatmakta özgür değillerdi. Duygusal olmaları gerekiyordu. Bu zorunluluklar dönemin şartlarına göre belki mazur görülebilirdi ama bu dayatmalar siyahi edebiyatı derinden etkiledi. Birçok itirazın ve direnişin yanı sıra siyahi edebiyata müdahale hâlâ devam ediyor, yazarların kalemlerini dilediği gibi oynatması engellerle karşılaşıyor. Onlara biçilen rollerin dışına taşmaları hoş karşılanmıyor. Bu yüzden de “Hamlet” olmak isteseler de sadece “Othello” olmalarına izin veriliyor ve reddedilme kültüründen en çok nasibini alanlar siyahi yazarlar oluyor.
Kasım ayında dönemin ortasındayken Trump, başkan seçildi. Hoca o hafta derse ara verip sadece bunun bizi hangi yönde ve nasıl etkileyeceğini konuştu. Öğrenciler kaygılarını dile getirdi. Kölelik bitmişti ama özgürlük mücadelesi devam etmekteydi.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.