Seyyid Battal Gazi Külliyesi’nde manevi yolculuk

İhtişama varma niyetiyle merdivenleri çıkıyorum. Bir yandan merdivenleri çıkmanın sırrını tefekkür ediyorum. Zira merdivenlerden çıkıp bir eşiğe, eşiği geçip kapılara varacağım. Sanki yanımda bir çocuk yürüyor. Ne göreyim; çocuk da benim!
Merdivenler bitiyor. Nefes nefese kalıyorum. Âlem kapısının önünde hâzırûn oluyorum. Büyük bir külliyedeyim. Hem Bizans var hem Selçuklu hem Osmanlı. Ziyaretçiler dolaşıyor; birkaç genç turist fotoğraf çekiyor. Gözleri dünyadan uzak. Giriş koridorunun büyük kemerine hatlarla yazılmış: “Esselamualeyküm ya Sultan Seyyid Battal Gazi.” Duvarlara bakıyorum: Muhteşem nakşedilmiş hayatlar, ebediyeti sunan bir nazarla zuhur diyarlarından taşmış. Yürüyorum. Çocuk yürüyor. Yürüyorum. Yürüyoruz. Seyyid Battal Gazi surlarda cenk ediyor. Alnımdan bir ter damlıyor. Yeni bir bölüme geliyoruz. Sağ tarafta bir oda, içinde bir kabir: Kutlu Çoban Baba! Çocukluğumun kahramanı o. Çünkü her şeyin her şeye vuslat ettiği vaktin inkılâp er’i. O bulmasaydı kim bulurdu Seyyid Battal Gazi’nin naaşını? Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubat’ın validesi Ummuhan Hatun rüyasında görüp, Konya’dan hizmetkârı Kadıncık Ana ile buralara gelir miydi naaş bulunmasa? Kim imar ederdi bu muhteşem şiiri? Dünyadan geçmenin manasını tefsir etmiş, icrayı da kıraat ile tamamlamış hâlde yatıyor orada Kutlu Çoban Baba!
Yürümeye devam ediyorum. Şimdi Seyyid Battal Gazi’nin kabrinin olduğu cami kısmının büyük kapısının önündeyim. İçeri girmeden önce avluyu seyrediyorum. Rüyalar diyarının rüya içinde kaldığı zarif bir mekân! Besmele çekerek camiye giriyorum. Yorgun kapı ağır ağır açılıyor. Kapı yorgun, ben kederliyim. İçeride sol yanda genç bir kadın dua ederek ağlıyor. Hem dua ediyor hem ağlıyor; ağlıyor ve dua ediyor. Acizliğin evliya gölgesinde semaya karıştığı o âna şahitlik ediyorum. Kadının dua ettiği yerin karşısındaki odada iki Kabir yan yana duruyor: Külliyenin yapımında çalışan mimar başları Mihal oğulları Ahmet ve Mehmet Bey’ler. Selam verip Fatiha sunuyorum. Aradaki kemerli kapıyı geçiyorum. Nihayet Hazret’in huzuruna varıyorum. Kabrin bulunduğu büyük, ihtiyar mescide girdiğimde ruhum sarsılıyor. Atlar koşuyor. Nallarından ateşler çıkıyor. Olduğum yere çöküyorum. Ciğerlerim zonkluyor. Fatiha okuyorum. O sırada gözüm Hazret’in yanındaki mezara dalıyor. Usulca yaklaşıyorum. Gelenler Hazret’e dua ediyor, kendilerini zikre teslim ediyorlar. Ama yandaki küçük mezar bana mahzun görünüyor. Çoğu insan ona sadece şöyle bir bakıyor. Mahzun ve sakin, sakin ve vakur. Bizans tekfurunun kızı: Elenora. Seyyid Battal Gazi’de düştüğü aşkla Müslüman olan, ona yardım eden, kale kapılarını açan, mağarada saklayan Elenora. Seyyid Battal Gazi şehit olunca da hastalanıp oracıkta ölen Elenora. Yani destan içinde destan yazan Elenora. Kapıları ve eşikleri ve kaleleri ve zindanları delen Elenora! Ayn, şın, kaf: Aşk, Elenora! Kabrine yaklaşıyorum. Fatiha okuyorum. Sonra usulca ayak kısmını okşuyorum. Bir emaneti yerine koyar gibi, bir vefayı yerine getirmeye çalışıyorum. Onca merdiveni, pek çok eşiği, çokça kapıyı geçerek onun yanına gelmiş oluyorum.
Zihnime dolanıyor: Külliyeyi yaptıran Ummuhan Hatun. Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubat’ın validesi. O ki rüyasında iz düşüp, defnini de buraya vasiyet eden Valide Sultan. Bir hanım daha: Kadıncık Ana. Ummuhan Hatun’un kâdim hizmetkârı, yoldaşı, refakati. Aşıklar sultanı Elenora! Külliyede üç kadın, iki mimar, bir Kutlu Çoban Baba ve Alperenler Ulusu Seyyid Battal Gazi! Her biri levhi mahafuzda bir an ile gelip dünyadan, kimisi biraz önce ya da kimisi az sonra geçen ruhlar.
Reklam
Âh! Payitahtlar sultanı İstanbul’dan kıbleye dönünce bir çocuk, dinlemeli. Ayasofya ile Kâbe arasında nice şeyler oluyor. Ben bazen duyuyorum.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.