İsmet Özel ve Türk düşüncesinde komplocu bakış

Dünyaya gelmek, bir saldırıya uğramaktır. Doğan bebek, havanın ciğerlerine olan saldırısının verdiği acıyla haykırır. Soğuk saldırır bize, sıcak saldırır. Açlığın, hastalığın, korkunun saldırılarını savuşturma yoluyla yaşarız, hayatta kalırız. Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir. Bir gün son nefesimizi verdiğimizde bize yapılan ilk saldırıyı tamamen püskürtmüş oluruz. Savaş bitmiştir. İsmet Özel, Waldo Sen Neden Burada Değilsin
Türk düşünce dünyasında pek çok konuyu olduğu gibi komploculuk konusunu tartışmak için de 1960’lara bakmak gerekiyor. Bir kavram olarak “komplo teorisi”nin ortaya çıktığı dönem 60’lar çünkü. Richard Hofstadter, 1964’te “Amerikan Siyasetinde Paranoyak Üslup” başlıklı bir makale yayımlıyor. Makalenin merkezinde paranoyak üslup, komplocu yaklaşımların yaygınlaşma eğilimi, muhakeme yerine muhayyileyi önceleyen kabuller ve hem düşman imgesine artan ilgi hem de bu imgenin bulanıklığı gibi hususlar yer alıyor.

Soğuk Savaş dönemi Amerikalısı için son derece anlaşılır temalar. Hofstadter içinde yaşadığı toplumsal gerilimin ortasından konuşuyordu. Amerika-Rusya karşıtlığı, her iki ülkede yaşayan insanlar için nefes alıp vermek kadar sıradan, ama bir o kadar da hayati bir bilinç anlamına geliyordu. Bu iki ülke dışındaki toplumlara ne demeli? Üçüncü dünya, az gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkeler, Batı yanlıları, Doğu yanlıları, Doğu Avrupalılar, Arap milliyetçileri, bir başka ihtimalin peşinden gidenler... Onların da komplocu siyasi ve entelektüel atmosferden etkilendiklerini rahatlıkla söyleyebiliriz. Aynı dönemde Türkiye’de yazılan temel düşünce metinlerine göz atmak, makalede öne çıkan hususların benzerlerini görmeyi sağlar.

Siyasi bir tasavvur olan Amerika-Rusya karşıtlığını entelektüel alana taşıdığımızda karşımıza Doğu-Batı karşıtlığı meselesi çıkar. 60’lar dünyası, deyim yerindeyse karşıtlıklar dünyasıdır ve bu binbir çeşit karşıtlığın çatısını Doğu-Batı ararasındaki oluşturur. Aydınlanmacı evrenselliğin sorgulanışı, ilk defa 60’larda dönüştürücü etkisi olan bir konuya dönüşmüştür. Öncesinde daha çok felsefede dillendirilen ve kıyıda kaldığı düşünülen eleştiriler, bu dönemde düşüncenin merkezine doğru ilerlemiştir. Karşıtlık düşüncesinin her türden düşünme ve eyleme biçiminin sine qua nonu olduğu böyle bir dönem, komplocu bakış için de son derece müsait bir zemin olmuştur.
Reklam

Nedir komplo? Sözlüklerin yardımına başvurmak bir kenara, kelimenin komple ile akrabalığı aşikâr. Neresinden bakarsak bakalım, sözcük bütünlüğe ilişkin bir bilgi, varsayım ya da tahmini işaret eder. Şimdilerde çok popüler olan ifadeyle söylersek, özcülüğü hatırlatır komplo. Herhangi bir meselenin özüne dair farkındalığı vurgular. Konunun tarihsel bağlamında nasıl karşımıza çıktıysa semantiğinde de karşıtlık fikri karşılar bizi. Yüzeysellik-derinlik, dış-iç, görünen-görünmeyen karşıtlığı. Tüm bunlara ulusal-uluslararası karşıtlığını eklemek de mümkün. Komplocu bakış, korunması gereken ulusalın karşısına tam çözümlenemeyen ama varlığı kesin olan uluslararası bir şeyi yerleştirir. Nedir o şey?

İstihbarat ajanları, terör örgütleri, esas niyetini tüzüğünde göremeyeceğimiz dernekler, masonlar, azınlıklar, haber ajansları, medya devleri, subliminal mesajlar, burjuvazi, komünizm, ılımlı İslam, radikal İslam, yazılımlar, kanaat üreticileri, derin devlet, gizli anlaşmalar, çevrecilik, resmî tarih, alternatif tarih, finans aileleri, sembol ve şifreler, heretizm... Listenin sonunun gelmeyişi, komplocu bakışın tabiatından kaynaklanır bir yönüyle. Bütünü kuşatma arzusu en insani yatkınlıklardan biri olsa da bütün denilen şey muhaldir. Yani kuşatılamaz. İnsan kendi içinde bir yerlerde bütünlüğe ilişkin arzu, iştah, sezgi taşıdığından adı gibi emindir. Ne var ki bütünlük hissi, dile döküldüğü an parçalanmaya başlamıştır. Dil varlığın niteliğini, yahut konumuzun sınırlarında kalarak söylersek, varlığın ardındakini ancak hissettirebilir, kuşatamaz. Demek ki bilimin aydınlattığı iddia edilen dünya, gerçekte hiç de ayan beyan değildir komplocu bakışa göre. Gerçeklik bilimin veya rasyonel politikanın kuşattığından fazlasıdır. Hatta denilebilir ki söylenenden hep bir fazlasıdır gerçeklik. Bu yönüyle komplocu bakış, siyasetle olduğu kadar sanat ve felsefeyle de ilişkilidir. Sanat ve felsefede olduğu gibi komplo teorilerinde de kelimelerin gerçekliği temsil ettiği kabulünden şüpheyle işe başlanır. Sıfır noktası gözetilir bütün akıl yürütmelerde. Meşhur antropoloji kitabından ilhamla söylersek Her Şeyin Şafağı’na, yani kökene dair örtük bir bilinç var gibidir.

İnsanın en temel kaygılarından biri güvenlik kaygısıdır. Bu kaygının sonucu olan komplocu bakış, son derece beşerî ve sıradandır. Dünyanın her yerinde görülebilecek bir olgudur. Batı toplumlarında daha çok bu türden bir anlayışla karşılaşılır. Diğer taraftan ulusal bir varoluş mücadelesinin sonucu olan komplocu bakışın Batı dışı toplumlarda daha yaygın olduğu söylenebilir. Madunun sosyoloji yapma biçimidir komplo. Özne olma hissiyatını yaşatacak en güçlü silahtır âdeta. Madun kişi ötekilik bilincini bir an bile terk edemediği için dünya da ona kendisini karşıtlıklar manzumesi olarak açar. Daha doğrusu kapatır, gizler. Dünya, kelimenin akla gelebilecek bütün anlamlarıyla gizemli bir yerdir. Açık toplum, üstünü örttüğü karmaşık gerçeklikler pahasına açıktır.
Yazıda ısrarla “komplocu bakış” ifadesini kullanmam, paradoksal şekilde komplocu bir tavır takındığımı gösteriyor. Çeşitli şekillerde, farklı özneler aracılığıyla, farklı tarihsel dönemlerde ortaya çıkmış düşünme biçimlerini tek bir kavram altına toplayarak anlamaya çalışıyorum çünkü. Komplocu bakış diyerek, düşünce dünyasındaki karmaşayı soyutlama yoluna gidiyorum. Acı gerçekse bu yolun bana özgü olmadığı. Yazı denilen efsunlu nesnede kelimelere güvenmek ya da sığınmak dışında çare yok. Dolayısıyla dilin özcülüğü demeyi tercih edeceğim bir durum, gerçekliğe kurulmuş komplo gibi geliyor bana. Dille kurulan ilişkinin imkân olduğu kadar mecburiyet olması, felsefe, sanat ve komplocu bakış için benzer anlamlar ifade ediyor diye düşünüyorum.
Reklam
Kurduğum sanat, felsefe, komplocu bakış üçgeni açısından İsmet Özel’i nasıl anlayabiliriz? Sanatçı kimliği ortada Özel’in. Felsefeyse düzyazılarında hem birtakım fikirlerin kaynağı hem de hesaplaşma unsuru olarak kendini belli ediyor. Onun sadece şair kimliğini öne çıkarsak, yazar kimliğini görmezden gelsek bile felsefeden söz etmemiz yine gerekecekti. Şiirle felsefe arasındaki ilişki edebiyat tarihinin en meşhur yönlerinden biridir çünkü. Bu tarihin önemli dönüm noktaları felsefede de önemli dönüşümlerin habercisi olmuştur. Şiir, bilhassa Türkiye’de, başka memleketlerde felsefenin gördüğü işi görmüştür. Felsefe şiire, sosyoloji romana, başka ülkelerde olduğundan daha çok şey borçludur ülkemizde.

Sanat ve felsefede kimliğini tespitte zorlanmadığımız büyük şairi komplocu bakış konusunda nasıl değerlendirmeliyiz? Başlıktaki soruyu tekrarlarsak, İsmet Özel komplucu bir yazar mı? Yazı boyunca komplocu bakışın niteliğine dair söylediklerimizin bir uzantısı olarak bu soruya kestirmeden evet, cevabını verebiliriz. Soğuk Savaş döneminde ilk gençliğini yaşamış İsmet Özel’in dünyayı karşıtlıklar üzerinden algılamaması düşünülemezdi. Sosyalist ya da İslamcı olarak savunduğu fikirler görünenin arkasına ilişkindi hep. Hâlâ da öyledir. Kitaplarından birinin ismi olan Bakanlar ve Görenler ifadesini düşünelim. Yine bir kitabının isminde geçen Puslu Hava’yı gözümüzün önüne getirmeye çalışalım. Desem Öldürürler Demesem Öldüm diyen yine aynı kişi değil mi? Sırf “Öldürürler” sözü bile muhayyel bir komplo sözlüğünden alınmış gibi durmuyor mu?
İsmet Özel’in komploculuğunu gündelik politikaya dair konuşmalarından yola çıkarak tespit etmek, sonra da söz konusu fikirleri savunmak veya reddetmek meseleyi basite indirgemek olur. Kolay olan ve çoğunlukla yapılan budur. Halbuki hiçbir şair ya da düşünür tarihsel koşullardan azade değildir. İsmet Özel’in, Kemal Tahir’in, Necip Fazıl’ın ya da Hikmet Kıvılcımlı’nın komploculuğu bu isimlerin kendi düşünsel tercihlerinden çok Türkiye’nin tarihsel koşullarıyla ilgilidir. Benim kanaatim, Türkiye’de düşünür olmanın, daha Türkçesi, Türk entelektüeli olmanın komplocu bakışı kaçınılmaz kıldığıdır. Şiirin felsefeyi, romanın sosyal bilimleri kuşatması gibi Türk entelektüeli de birden fazla alanı kuşatma cehdi taşır. İşin aslı alan fikri son derece akademiktir. Türk entelektüeli için alandan, disiplinden bahsetmek doğru değildir. Tam tersine alan ya da disiplin fikrine duyulan kuşkudur entelektüeli entelektüel yapan. Kuşkunun dozu arttığındaysa komplocu bakışa dönüşür.

Burada entelektüel kelimesinin kulak tırmaladığının farkındayım. Düşünür ya da aydın da diyebilirdim. Asıl amacım, akademiyle düşünce dünyası arasında günümüzde silikleşen, geçmişteyse belirgin olan zıtlığa atıfta bulunarak meseleyi tartışmak. Akademi dışı entelektüel alanın mensupları -öyle bir şey kaldıysa tabii- farklı düzeylerde de olsa komplocu bakışa sahiptir. İsmet Özel’in temel çözümlemelerinin merkezinde olan dünya sistemi kavramından yola çıkarak diyebiliriz ki akademi söz konusu sistemin bir parçasıdır Özel’e göre. Sistemin dışında kalmaksa farz-ı kifayedir. Varoluşun gizemine inanan, “İnsan anlaşılmak ister mi?” diye soran, en güçlü metinlerinden birini “paranoyadan, şizofreniden mustarip” arkadaşlarına ithaf eden Özel, akademi dışı entelektüel alan yok olmaya yüz tuttuğu ölçüde komplocu görülmeye başlanmış, daha doğrusu bu durum bir sorun olarak dile dolanır olmuştur. Kuşku ve iman etle tırnak gibidir İsmet Özel’de. Bu gerilimin yankılanacağı entelektüel dünyanın yokluğu, başlıktaki soruyu sakince cevaplamayı zorlaştırır. Yazı boyunca komploculuğu sanat, felsefe ve dille ilişkisi yönünden ele almam, bu zorluğu aşma denemesi olarak görülmeli.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.