At arabası çocukluk anılarını yeniden canlandırdı

Otogarın sağ yamacındaki, kasabanın eski mahallesini merkeze bağlayan ince yokuşa geldiğimde un torbası taşıyan bir at arabası gördüm. Soğuğu yiyince iyice dinçleşmiştim. At, tırıs iniyordu yokuş aşağı. Atın ahenkli sarsılışının gözlerimdeki depremi ile heyecanlandım. İçimde bir buyruk duydum. Koş, üzerine atla onun. Yumuşak bir deri olmaktan vazgeç. Kaslara, sert kıllara, dildeki bütün ifadeleri aşan cesur ve acı kişnemelere ait ol.
Bedenimi un torbalarının üzerine bırakmalıydım. Sarsıntılı ama yumuşak bu kucakta sevilmenin bir parçası olmalıydım. Gövdem kalkıp inmekle güçsüz düşmeliydi. Burun deliklerim küçücük olsa da soluk alışlarımın atın burnundan bıraktığı gürültülü boşalma kadar, o tanrısal duman kadar ruhu olmalıydı. At, sokağın ucunda belirince başka bir zamana sıçrıyordu herkes. Kaya misali, uzak yüzyıllar boyunca şekillenen tavrı kendi zamanının bütün iklimini nasıl bugüne dayatıyorsa ben de bir yere girdiğimde zaman değişmeli, mekân her günkü elbiselerini çıkarmalı ve başka bir gerçeğin tazeliğiyle kendini dünyaya sunmalıydı.
At ilerliyordu. Hızlı gitse mekân ayağının altından kaçıp gidecek, yavaş gitse mekân ona sahip olacaktı. Bastığı yere hükmetmenin dengesini bulmuş ilerliyordu. Her şeyi tamamlayan müziğiyle. Kendi müziğini kendi bedeninde taşıyordu. İnsanın bedeni nasıl da zavallı bir sessizlikti. Tanrı, tabiata insanı unutturmak istiyordu sanki. Ama ben burada unutulmak istemiyordum. Koş atla onun üzerine. Hatırlat kendini. Parmaklarımın yeteneğiyle kavramak, bacaklarımın kasıyla sıçramak ve büyük soluğumu burnumdan bırakmak istiyordum. Yönümü bulma derdinde değildim. Yollar gözümde çatallanacaktı. Benim için hiç fark etmezdi. Çünkü buraya gelirken nereden yola çıktığımı unutmuştum. Nereye gideceğimin de bir anlamı yoktu. Bu müzik eşliğinde nereye olsa giderdim.
Arabacıya el ettim, görmedi. Seslendim, duymadı. Son çare ıslık çaldım. Kafasını çevirdi, durmasını işaret ettim. “Göl tarafına gidiyorsanız arkaya binebilir miyim?” dedim. “Atla,” dedi, “kusura kalma kulağım ağır işitir.” Zor işitenlere özgü tonlamalarla sorular sordu. Yabancı olduğumu öğrendikten sonra konuşmamız yavaş yavaş kesildi.
Çocukken de geçerdi at arabaları evimizin önünden. Şehvetsiz bir uykunun içinden bakardım onlara. Diğer çocukların arzusu bende yoktu. Acaba yaşanmamış arzularım bugün mü doluyordu damarlarıma? Arkadaşlarım sokağın hangi tarafında olurlarsa olsunlar atın arkasına şıpın işi geçip son izledikleri filmdeki savaş naralarıyla arabaya asılırlardı. Zaten yükü bir hayvanın taşıyabileceğinden fazla olan arabacı küfürlerle, elindeki kamçıyı çocuklara değmeyecek şekilde savurarak onları başından savmaya çalışırdı. Bütün bunlar benim güçsüz çocukluğumu aşan maceralardı. Koşsam diğer çocukların gerisinde kalırdım. Arabanın arkası enlemesine üç dört kişilik olur, en hızlı koşanlar tutunabilirdi sadece. Öne geçmeyi becersem bile sarsıntıların aldatmacası içinde hızla ilerleyen vagonun arkasındaki girintiyi bulup ayağımı oraya yerleştiremez ve düşüp yaralanırdım herhalde. Evimizin demir kapısının önüne dikilir seyrederdim olanları. Sakin, arzu dahi duymayacak kadar en başından kabullenmiş olarak. At arabası arkadaşlarımın çığırtkan karnavalıyla gözümün önünden geçer giderdi. Bütün acı görüntüler gibi.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.