Bizans’tan Osmanlı’ya İstanbul’u kaybetme korkusunun tarihî kökenleri: İstanbul’u kaybetmek neden kıyamet alameti oldu?

Kahraman Şakul
Kahraman ŞakulDerin Tarih Dergi Yazarı
10:00, 28/02/2026, Cumartesi • GZT Haber Merkezi
Bizans’tan Osmanlı’ya İstanbul’u kaybetme korkusunun tarihî kökenleri: İstanbul’u kaybetmek neden kıyamet alameti oldu?

Doğu Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyanlaşmasıyla birlikte Kostantiniye’yi kaybetme korkusunun kıyamet söylenceleriyle iç içe geçtiği görülür. 1453’te şehir Türklerin eline geçtiğinde halkın Ayasofya’da kıyameti beklemesi bundandır. Şehrin Osmanlı hâkimiyetine girmesiyle birlikte bu söylenceler Türkler arasında yayılmış ve bu defa mesiyanik rivayetlerle örülen İstanbul’u kaybetme korkusunu omuzlamak onların nasibine düşmüştür. Böylece kentin Türk ahalisi başına gelen her felaketi kıyamet alameti olarak görüp İstanbul’u tehdit eden her düşmanı Deccâl bildi.

Müslüman ve Hıristiyanlar zamanın sonunu Mesihçi inançlarla bezemişlerdi. Kıyamet binyılın sonunda kopacak ve Mesih yeryüzüne inecekti. Bu elfiyeci (binyılcı) söylencelerin değişik versiyonları İstanbul’un kaderini açıklamak için de geliştirilmiştir. Bu inanç Bizans’tan ve klasik İslâm kültüründen devralınmıştı. 1453 senesi Bizans geleneğine göre yaradılışın 7000. senesinden 39 yıl öncesine denk geliyordu. Rum ahali için kuşatma artık kıyamet gününün yaklaştığının bir göstergesiydi.

IV. Haçlı Seferi’nde (1202-1204) İstanbul’un Latin Hıristiyanlar tarafından işgalini tasvir eden bir minyatür.
IV. Haçlı Seferi’nde (1202-1204) İstanbul’un Latin Hıristiyanlar tarafından işgalini tasvir eden bir minyatür.
1453’te İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed’in, ilerde patrik olarak atayacağı, II. Gennadios ile sohbetini tasvir eden bir çizim.
1453’te İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed’in, ilerde patrik olarak atayacağı, II. Gennadios ile sohbetini tasvir eden bir çizim.

16. yüzyıla dek Osmanlı kaynaklarında fetih müjdesi olarak bilinen hadis yer almaz. Zira o devri yaşayan pek çok insan fethi kıyamet alameti olarak görmüştü. Konu hakkındaki tartışmalar daha çok Kostantiniye’nin fethinin Fatih Sultan Mehmed zamanında nasıl algılandığı ve fethi müjdeleyen hadisin sahihliği/bilinirliği konusuna odaklanmıştır. Oysa kıyamet, ahir zamanlar ve İstanbul’un kaçınılmaz kaderi hakkındaki söylenceler sonraki devirlerde de güçlü bir şekilde halkın maneviyatını etkilemişti. Günümüzde hurafe olarak nitelendirilip hafife alınan bu itikatlar eski devirlerde payitahtın siyasî kültürüyle harmanlanıp evrilmiştir.

Hulasa bunlar, bilhassa buhranlar esnasında gelişmeleri anlamlandırmak için bir referans çerçevesi oluşturmaktadırlar. Nitekim İstanbul’un işgal altında olduğu 1921’de henüz 19 yaşında olan Nâzım Hikmet, kıyametçi söylencelerle bezeli “Sekiz Yüz Elli Yedi” şiirini yazdı. Şiirde geçen “beldetün tayyibetün” (Sebe’, 15) ifadesi ebced hesabıyla hicrî fetih tarihini verir. Bunu ilk fark eden Akşemseddin idi. Nâzım Hikmet son dizede İstanbul’un ümmetin elinden çıkmasını -söylencelere uygun olarak- kıyamet alameti olarak sunmuştur (bold kısımlara dikkat!)

Sekiz Yüz Elli Yedi

İslâm’ın beklediği en şerefli gündür bu

Rum Konstantiniyye’si oldu Türk İstanbul’u

Cihana karşı koyan bir ordunun sahibi

Türk’ün genç padişahı, bir gök yarılır gibi

Girdi Eğrikapı’dan kır atının üstünde

Fethetti İstanbul’u sekiz hafta üç günde

O ne mutlu, mübarek bir kuluymuş Allah’ın!

Belde-i Tayyibe’yi fetheden padişahın,

Hak yerine getirdi en büyük niyazını

Kıldı Ayasofya’da ikindi namazını!

İşte o günden beri Türkün malı İstanbul,

Başkasının olursa, yıkılmalı İstanbul!

29 Mayıs 1453’te Bizans İmparatoru Konstantin Paleologos savaş meydanına iniyor (Theophilos Hatzimihail, 1929).
29 Mayıs 1453’te Bizans İmparatoru Konstantin Paleologos savaş meydanına iniyor (Theophilos Hatzimihail, 1929).

Kıyamet söylenceleri

Zamanın sonu mefhumu tarih boyunca Bâbil, Roma ve Konstantinopolis gibi kadim şehirlerle bağdaştırıldı. Bâbil’in yedi katlı bahçeleri bile sonsuza dek ayakta kalamamıştı. Müsrifliği ve kibri yüzünden Tanrı’nın gazabına uğrayan bu şehrin korkunç sonu kutsal kitaplara dahi konu olmuş, rağbet bulan bir kıssadan hisseye dönüşmüştü (Tekvin, 10/10). Kalabalık şehirlerin yaşadığı kıtlık, salgın hastalık, düşman saldırısı gibi olağan sorunlar bu kıyamet beklentilerini zaman içerisinde güçlendirmiş olmalıdır. Farklı kıyamet senaryolarında ortak tema nihai arınmanın yangın ve yok oluşla gerçekleşeceğiydi.

Yahudi geleneğinde ahir zamanlarda kıyamet kopmadan bazı alametlerin görüleceği inancı (apokaliptik inanç) güçlüydü. Kıyametçi söylem ve terminolojinin güncel olayları yorumlamak için kullanılması yaygındı. Mesela, Yahudi geleneğinde kıyamet senaryolarında İshak Peygamber’in oğlu ve Yakub’un ikiz kardeşi olan Esav, nazik ve zeki ikizinin aksine kaba gücü temsil eder. “Edom” yani “kızıl” olarak nitelendirilir (Tekvin, 25, 29). Kudüs’ü yıkan Roma generali Titus (MS 70) da Latince kızıl saçlılar manasına gelen Flavius hanedanının ikinci imparatoru olacaktı. Dolayısıyla, Esav’ın temsil ettiği kaba kuvvetin simgesi Titus oldu. Kudüs’ü çeşitli defalar yıkıp yağmalayan (MÖ 63, 53 ve MS 70) Roma İmparatorluğu ise Yahudi geleneğinde Edom Krallığı ile özdeşleştirildi. Roma’dan çok önce Kudüs’ü ilk yıkan (MÖ 597) Bâbil hükümdarı Buhtunnasar (MÖ 605-562) idi. Süleyman Mabedi’ni yağmalayan bu adamın başkentine Yahudi geleneğinde lanet okunması kaçınılmazdır (uzmanlara göre Tekvin/Yaratılış bâbı MÖ 5. yüzyıl veya sonrasında yazılmıştır). İslâm geleneğinde de Yahudi kökenli muhtedî Ka’b el-Ahbâr’a (ö. 652-53) dayandırılan rivayette Roma’nın Kudüs’ü birkaç defa yıkmasına sevinen kibirli Kostantiniye’nin ilâhî cezaya çarptırılacağı nakledilir. İki tarafı denizle, bir tarafı sahrayla çevrili Bizans payitahtının depremler ve yangınlarla horoz dahi ötmeyecek hâle geleceği, bol ganimetin kalkanlarla paylaştırılacağı ve nihayet Deccâl’in çıkacağı öngörülür. Hulasa, başkentlerin laneti teması İslâm geleneğindeki kıyamet senaryolarına taşınmıştır.

Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyanlaşmasından sonra kıyamet senaryolarını hızla kendilerine uyarlandılar. 5. yüzyıl sonlarında yazılan Danyal’ın Yedinci Vizyonu Kostantiniye’yi “Yedi Tepeli Bâbil” ilan etmişti. İmparator Iustinianus’un (527-565) devrinde yaşanan savaşlar, depremler ve salgın hastalıklar kıyamet söylencelerini besledi. Sâsânîlerin savaşlardaki üstünlüğü ve Avarların Kostantiniye’yi kuşatması (626) gibi felaket habercisi gelişmeler ancak İmparator Herakleios’un zaferiyle (628) sonlandı. Bizans zaferinin Sâsânî hükümdarı II. Hüsrev’in kehanetiyle müjdelendiği bile söylenir. Ne var ki, bu zaferler Bizans’ta barış ve sükûnet devri başlatmadı. Müslüman Araplar güneyden beklenmedik bir şekilde yeni fatihler olarak belirip Kudüs ve Şam diyarlarını fethettiler. Danyal’ın kehanetindeki Deccâl’in aslında Araplar olduğu fikri yayıldı. Hele bir de Araplar Kostantiniye’yi kuşatınca (667-69 ve 673) kutsal kitapların betimlediği ahir zamanlarda görülecek kıyamet alametlerinin vaktinin geldiği varsayıldı. Hatta ilk kuşatma esnasında Sözde/Düzmece Metodios’un Kıyameti adlı Süryanice metin “İsmâiloğullarının” Anadolu’nun her yanını işgal edip 70.000 denizciyle adaları ve kıyıları yakıp yıkacağını, Kostantiniye’ye Kselokerkos Kapısı’ndan (Belgrad Kapısı) girip Beyazıt Meydanı’ndaki (Forum Tauri/Öküz Forumu) bronz öküz heykeline kadar ilerleyeceğini ve ancak öküzün böğürmesinden sonra Bizans’ın üstünlüğü ele geçirip Arapları Medine’ye dek sürüp Kudüs’teki Müslümanları esir edeceğini savunur.

Kanûnî Sultan Süleyman (1494-1566)
Kanûnî Sultan Süleyman (1494-1566)

İslâm geleneğinde kıyamet

Kur’ân merkezli yaklaşımda kıyametin ansızın kopacağı ve vaktinin kestirilemeyeceği vurgusu baskındır (Muhammed 47/1; A’râf 7/187). Fakat Yahudi kültüründeki birçok İsrâiliyat haberini İslâm kültürüne sokmakla eleştirilen Amr b. el-Âs’ın oğlu Abdullah, ünlü hadis râvilerinden Yahudi kökenli Ebû Hureyre ve Yahudi muhtedîsi Ka’b el-Ahbâr gibi isimlere dayandırılan rivayetler hadis külliyatına girmiştir. İslâm geleneğinde ilk kıyamet metinlerinin yazıya geçirilmesi Bizans metinlerinden sonradır. Kıyametle ilgili bilinen ilk hadisler (toplam 4 adet) Ebû Dâvûd tarafından (ö. 889) yazıya geçirilmiş gibi durmaktadır ve Bizans geleneğinden aşina olduğumuz öğeleri içermektedirler: Kostantiniye’nin alınması, büyük savaş (melhame), Yesrib’in (Medine) alınması ve Deccâl’in görünmesi. Bu yanıyla dünyanın sonu ve Kostantiniye’nin laneti temalı bu hadislerin (melhame hadisleri) tarihî bağlamı Bizans-Emevî/Abbâsî savaşlarıydı. Hâliyle, melhame hadislerinin sahihliği tarihçiler ve hadisçiler tarafından tartışılagelmiştir. Öte yandan bu hadisler imal edilmişse bile sadece Yahudi-Hıristiyan geleneğinden beslenmeleri beklenemez. Nitekim, Kur’ân-ı Kerîm’de Ye’cuc-Me’cuc, dabbetü’l-arz, duhan veya güneşin batıdan doğması gibi kıyamet alametleri lafzen geçmektedir. Muhtemelen bu âyetlerin tefsirinde, Yahudi-Hıristiyan geleneği kadar, henüz yazıya geçirilmemiş sözlü İslâmî geleneğe de başvurulmuştu. Nitekim eski sözlü geleneği yazıyla tespit eden Ebû Dâvûd da kıyamet alametleri içinde Beytü’l-Makdis’in (Kudüs Tapınağı) onarılması, Medine’nin tahribi, Kostantiniye’nin fethi ve Deccâl’ın zuhurunun yanı sıra Rum Sûresi’ne müracaatla (2-5. ayetler) Rumlarla büyük ve kanlı bir savaş yapılacağını kaydeder. Buna melhametü’l-kübrâ (büyük melhame) denir. Yahudi-Hıristiyan geleneğinde “Armageddon” denilen büyük savaş Megiddo Dağı yakınında cereyan eder. İslâm’ın büyük savaşı ise Ebû Dâvûd’un çağdaşı Müslim’in Sahih’de kaydettiği üzere el-A’mâk (Amik?) veya Dâbık’da (Mercidabık?) vuku bulur.

1821-1829 yılları arasında süren ve kanlı çarpışmalara yol açan Yunan İsyanı, Türklerin İstanbul’u kaybetme korkusunu körükleyen hadiselerden biriydi.
1821-1829 yılları arasında süren ve kanlı çarpışmalara yol açan Yunan İsyanı, Türklerin İstanbul’u kaybetme korkusunu körükleyen hadiselerden biriydi.

Müslim, yukarıda zikrettiğimiz Bizans geleneğindeki rivayeti tersyüz etmek suretiyle durumu Müslümanların lehine çevirmektedir. Onun anlatısında olayların sırası şöyledir: Arapların Kostantiniye’ye saldırısı, büyük savaş ve Medine’nin Bizans tarafından fethi şeklinde değil, büyük savaş, Kostantiniye’nin alınışı, İblis’in şehri Müslümanlardan kurtarmak için “Mesih Suriye’de zuhur etti” diye çığlık atması üzerine Suriye’ye dönüş, Şam’da Deccâl’in zuhuru, Mesih’in onu öldürmesi ve Kostantiniye’nin fethi. Yani, Medine’nin yerini Kostantiniye alır ve nihai yenilgiye uğrayanlar Müslümanlar değil, Bizans olur. Müslim’in aktardığı bir başka hadiste de Bizans söylencesinde gördüğümüz “İsmâiloğulları” (Arapların atası!) ifadesi “İshakoğullarına” dönüşüverir. Yerasimos’a göre hadis kabul edilen rivayetteki “İshakoğulları” Sâsânîler olsa gerekti. Sâsânîler döneminde Acemler Bizans’a karşı meşruiyet mücadelesinde kendilerinin de Rumlar gibi İshak’ın soyundan geldiklerini savunuyorlardı. Aynı hadiste kılıçla alınamayan Kostantiniye’nin tekbirlerle alınması bu hadisi tasavvuf çevrelerinde meşhur edecekti. Hatta, Fatih Sultan Mehmed’in fetihten sora bu görüşü savunan tasavvuf ehline kızıp şehri kılıcıyla aldığını ifade etmesi meşhurdur. Bahsi geçen hadis şöyledir:

- “Bir yanı denize, bir yanı karaya bakan bir şehirden söz edildiğini duydunuz mu?”

- “Evet Resulullah.”

- “Son saat, İshak'ın 70.000 oğlu o şehre saldırmadan gelmeyecek. Onu kuşattıklarında ne silahlarıyla dövüşecek ne de ok atacaklar. Sadece, ‘La ilahe illalah’ ve ‘Allah-u ekber’ diyecekler ve şehrin bir yanı yıkılacak. Üçüncü bağırışta şehre girecekler.”

Kanûnî Sultan Süleyman’ı Ebû Eyyûb el-Ensâri Hazretlerinin türbesi başında dua ederken gösteren bir minyatür.
Kanûnî Sultan Süleyman’ı Ebû Eyyûb el-Ensâri Hazretlerinin türbesi başında dua ederken gösteren bir minyatür.

Sarışın ırkın keşfi

809 ile 813 arasına tarihlenen Kostantiniyeli Leon’un Düzme Kıyamet’i kıyamet söylencelerine yeni bir aktörü kattı: Benî Esfer (Benû Asfâr), yani “sarışın ırk”. Bu tabir 800’de Karloman’ın Roma imparator tacı giymesinden sonra Batılılar (Karloman’ın Frankları) için kullanılmıştı. Bizans’ın gözünden tek Roma imparatoru tabii ki basileus (Doğu Roma İmparatoru) idi ve Karloman düpedüz düzmeceydi. Ne var ki, Müslümanlara karşı onlarla ittifak kurmak kaçınılmazdı. Metne göre basileus “sarı sakallı” halkı (Franklar) hizmetine alıp “İsmâiloğullarını” gerisin geri sürecekti. Danyal’ın Birinci Rüyası ve Danyal’ın İkinci Rüyası (842, 867-869) başlıklı risaleler de Bizans-Frank ittifakının kurulup Araplarla son büyük savaşın yapılacağı kehanetinde bulunurlar. Öte yandan, IV. Haçlı Seferi’nde Latinlerin Kostantiniye’yi işgal etmesi (1204) Benî Esferi temsil eden Frenkler (Latinler) hakkındaki görüşleri tamamen olumsuz hâle getirdi. Payitaht 1261’de Latin işgalinden kurtarılsa bile başkentin Hıristiyan takvimince 1490’larda başlayacak yeni bin yıla erişemeyeceği kanısı artık hâkimdi. Hatta, son büyük savaşta şehrin koruyucu azizesi Sofya’nın son anda gelip kenti kurtaracağı inancıyla 1453’te halkın Aya Sofya’ya sığındığı malumdur. İlginçtir ki Gennadios bile fetihten sonra Rum Ekumenik Patriği olma teklifini 1490’larda kopacak kıyamete Rum ahaliyi hazırlamak gayesiyle kabul etmişti. Meşhur Rum bilginlerinden Trabzonlu Georgios (1395-1484) ise Fatih’in Bizans söylencelerinde geçen kıyametten önce gelecek son kurtarıcı imparator olduğuna hükmedip onu İslâmiyet ve Hıristiyanlığı birleştiren bir din kurmaya teşvik etmişti.

İslâmî gelenekte Benî Esfer’e değinen ilk hadisi kaydeden Ahmed ibn Hanbel (ö. 855) idi. Müsned’de kayıtlı bu hadis dünyanın sonunun geldiğine işaret eden 6 gelişmeyi anlatır ve bunlar Yahudi-Hıristiyan geleneğiyle oldukça benzeşir. Kıyamet işaretleri Hz. Muhammed’in (sas) vefatı, müthiş bir bolluk ve refah (Sözde Metodios’un Kıyameti’nden mülhem), her evde çıkan huzursuzluk, Benî Esfer ve Müslümanlar arasında ateşkes olması (I. Nikiforos-Hârûnürreşîd arasında, 802-805), 9 ay sonra Benî Esfer’in ateşkesi bozması ve Müslümanların Kostantiniye’yi almasıdır.

Sürûrî’nin Acâibü’l-mahlûkāt tercümesinden bir minyatür (TSMK, III. Ahmed, nr. 3632).
Sürûrî’nin Acâibü’l-mahlûkāt tercümesinden bir minyatür (TSMK, III. Ahmed, nr. 3632).

Fatih Sultan Mehmed’in kentin lanetini sonlandırması

Osmanlı tarihleri 16. yüzyıldan itibaren Konstantinopolis’i fethedecek komutanı kutsayan hadisi ön plana çıkartarak şehrin fethi üzerine uzun uzun yazmışlardır. Ne var ki, Hanbel’in kaydettiği hadis Fatih Sultan Mehmed’in etrafa gönderdiği fetihnâmelerde geçmez bile. İstanbul’un fethi zamanında bilinen ve fetihnâmelerde de değinilen hadisler ise zikrettiğimiz melhame hadisleridir. Bunlar iki temayı öne çıkartmaktadırlar: kentin fethi ve “Benî Esfer” denilen sarışın halk. Buna göre Rumlar (sarışın halk) Müslümanlara saldıracak; İslâm ordusu Medine’den yetişip Rumları yenecek ve kenti fethedecek; bol ganimet kalkanlarla üleştirilirken İblis başka kılıkta zuhur edip Şam’da Deccâl’in çıktığı ve Müslümanları mahvettiği yalanını savuracak; İslâm ordusu derhâl Şam’ın yardımına koşunca şehir yine Rumlara kalacak; nihayet, kıyamet İshakoğullarından 70.000 âdemin Konstantiniye’ye saldırmasından önce kopmayacaktı. Fetihten önce çeşitli Acâibü’l-mahlûkât ve Kâbûsnâme (Muradnâme) çevirileri ile Fatih Sultan Mehmed döneminde Yazıcıoğlu Mehmed’in Muhammediye (1449) adlı risalesi ve kardeşi Ahmed-i Bîcân’ın yazdığı Envârü’l-âşıkīn (1447-51) ve Müntehâ (1453) adlı eserler basit Türkçeleri ile Benî Esfer ve kıyamet söylencelerinin Türkler arasında revaç bulmasını sağladı.

Yerasimos’a göre Fatih’in emperyal vizyonuna muhalif olup Kostantiniye’nin kuşatılmasını desteklemeyenler kentin lanetli olduğuna ilişkin yukarıda özetlenen hadislerden örnekler vermişlerdi. Âşıkpaşazâde ve Neşrî gibi erken Osmanlı vekayinâmeleri kuşatma hadisesini üstün körü geçiştirirken bu lanetli kentin Osmanlılara felaket getireceği inancı ile hareket ediyor olmalıydılar (fethi müjdeleyen hadis ilk Neşrî nüshalarında yoktur). Emperyal vizyonu destekleyenlerden Akşemseddin ise huruf ve cifre başvurarak Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “beldetün tayyibetün” (Sebe’ 15) ifadesinin ebced hesabıyla 857 (1453) yılını verdiği gibi kozmik işaretlerden dem vurmuş, aynı yöntemle Ebû Eyyûb’un mezarını bulmuş ve melhame hadislerini yeniden yorumlayıp Benî Esfer’in Kostantiniye’yi Fatih’in fethinden ancak çok uzun bir süre sonra geri alacağını savunmuştu. Onun gibi düşünen tasavvuf ehli, Kostantiniye’nin kılıç değil tekbirle alındığını, tamamen yıkılıp yeniden yapmak suretiyle üzerindeki lanetin kalkacağını öne sürmüşlerdi.

Fatih Sultan Mehmed bu nedenle Ebû Eyyub el-Ensârî’yi âdeta şehrin koruyucu azizi kabul edip Eyüp Sultan Camii ve Türbesi’ni yaptırırken Marmara kıyısındaki Bizans limanına açılan kentin en önemli kapısı Altın Kapı’yı da ördürmüş ve etrafına Yedikule’yi inşa ettirmişti. Nitekim, kentin Rum ahalisi arasında kurtarıcı imparator “yoksul ve bilge Kral Leon’un” (IV. Leon, 886-912) bu kapıdan girerek şehri Türklerden temizleyeceği inancı hâkimdi ve kaynağı Bilge Leon’un Kehanetleri diye bilinen kehanet derlemesiydi. 1610’larda payitahtta bulunan İngiliz elçilik heyetinden Mundy, bu kehanetin Türkler arasında da rağbet gördüğüne tanık olmuştur. Yani, Fatih ne yaparsa yapsın Altın Kapı’nın ve İmparator Bilge Leon’un efsaneleri halk arasında yaşayıp çağlar boyunca Avrupalı seyyahlara aktarılmıştı. 1553’te Bartolomeo Georgieuiz bu kehaneti Latince eserinde -esirken öğrendiği Türkçe versiyonuyla (Latince imla ile!)- aktarmaktadır. Türkçe versiyonunda bağ ve bahçe diken bilge kral Leon’un yerini Müslümanların padişahı alırken her iki dildeki kehanetlerde ahir zamanda Hıristiyan kurtarıcı gelir. Bağ bahçe mecazı dünyanın imarını ve tabiatı oluşturan dört unsuru/hıltı (ahlat-ı erba‘a: hava, ateş, toprak, su) simgeler:

“Patis Sahomoz ghelur, Csiaferun memleketi alur, Kurulalmai alur, Kapzeiler iedi yla degh Giaur Keleci csikmasse, on iki yla degh onlarum begligheder enfi iapar baghi diker, babesai baghlar, oglukezi olur, on ikiyldenssora Hıristianon keleci csika, ol Turki gheressine tuskure.”

(Padişahımız gelir, kâfirin memleketi alır, kızıl elmayı alır, kabzeyler yedi yıla dek gavur kılıcı çıkmaz ise, on iki yıla dek onlara beylik eder evi yapar, bağı diker, bahçeyi bağlar, oğlu kızı olur, on iki yıldan sonra Hıristiyan’ın kılıcı çıka, ol Türk’ü geri düşüre.)

Üstte: Ahmed Bîcan’ın Envârü’l-âşıkîn adlı eserinin ilk ve son sayfaları (Süleymaniye Ktp., Hasib Efendi, nr. 211). Yanda: İstanbul’u ziyaret eden Avrupalı Hıristiyan hacıları resmeden bir minyatür.
Üstte: Ahmed Bîcan’ın Envârü’l-âşıkîn adlı eserinin ilk ve son sayfaları (Süleymaniye Ktp., Hasib Efendi, nr. 211). Yanda: İstanbul’u ziyaret eden Avrupalı Hıristiyan hacıları resmeden bir minyatür.

Toplumsal hoşnutsuzluk sembolü sarışın halk

Henüz Osmanlının azamet devirleri geçmemişken bile İslâmbol ahalisi sarışın halkın şehri Müslümanlardan geri alacağına inanmaktaydı. Bu tür yaygaralar daha ziyade karışıklık dönemlerine denk gelir. Kentin Türk ahalisi Mesihçi inançlarla bezeli lanetli kent söylencesi ile binyıl felaketi kaygılarını birleştirdi. Müslümanların Suriye taraflarına ricat edecekleri ve nihai Müslüman fethinin ancak Mesih yeryüzüne inip İslâm ordularına komuta ettiği vakit gerçekleşeceğine dair söylenceler şehrin folkloruna girdi. Hicrî bininci yıl büyük bir vesvese kaynağı olmuştu. Milâdî 1591 ile çakışan bu tarihî an herkesi etkisi altına aldı. Zira, Osmanlı tarihinde büyük enflasyon, İstanbul’daki sipahi ayaklanması ve bitmeyen Safevî savaşı bu devre denk gelir.

İstanbul’un değişen siyasî iklimine göre bu söylencelerdeki sarışın halkın kimliği de değişip durdu. Başlangıçta Müslümanlar, Romalıları “sarışın halk” ile özdeşleştirdiler. Zamanla, “sarışın halk” Bizanslılar oldu. Erken devir Osmanlı tarihçilerinden Enverî’ye göre ise 1440’larda Osmanlıların baş düşmanı olan Macarların kralı, kendini “sarışın halkın hükümdarı” olarak görüyordu ve İstanbul’u almanın peşindeydi.

Meşhur Dürr-i Meknûn adlı eser, Benî Esfer mefhumunu Türkler arasında popülerleştiren bir başka eserdi ve sarışın halkın Mağrib’den çıkacağını savunmuştu. Yerasimos’a göre Anonim Tevârîh-i Âl-i Osmân gibi Kostantiniye’nin uğursuz kuruluşu ve Aya Sofya efsaneleri aracılığıyla Fatih’in fethine ve imparatorluk fikrine karşı çıkıyordu. Şahin ise, bilakis, metnin kıyamet söylenceleri vesilesiyle Fatih’i evrensel tarih içerisine yerleştirerek ona mesiyanik misyon yüklediğini düşünmektedir. Genelde Ahmed-i Bîcân’a ait olduğu ve 1454/55’te yazıldığı düşünülen bu eser hakkındaki yeni bir görüş (bkz. Turan) eserin Otlukbeli Muharebesi’nden hemen önce (14763-1473 arasında) Memlûk yanlısı ve Osmanlı karşıtı bir şahsın kaleminden çıkmış olabileceği yönündedir. Fatih’i doğuda ve batıda güttüğü emperyalist yayılmacılıktan dolayı Benî Esfer’i tahrik etmekle suçlar. Bu eserde Benî Esfer Mağrib’den çıkacak (son Haçlı seferlerine bir gönderme!), Mısır ve Suriye’yi işgal edip Anadolu ve İstanbul’u alacaktır. Kehanete göre muhteris Fatih’in Suriye ve Mısır’ı alacağından dolayı Benî Esfer burada karşısında gerçek bir Müslüman ordu (Memlûkler) bulamayacaktı! Bu durumda, meçhul yazar Fatih’in emperyalist vizyonunu İslâm’ın kalbi olan Doğu Akdeniz’in ve Osmanlı diyarının Benî Esfer elinde mahvolmasına zemin hazırlamakla eleştiriyordu. Dürr-i Meknûn hakkındaki bu yeni yorum daha fazla tartışılmaya muhtaçtır.

16. asırda bir anekdota göre Fransa elçisi Fransız armasında kullanılan sarı renkten hareketle Fransızlara Benî Esferlik yakıştıran bir veziriazama asıl Habsburgların Benî Esfer olduğunu söylemişti. Zira, Habsburg askerinin pantolonu sarı idi!

“Türkler Lehistan’ı yenen İsveçlileri “sarışın halk” olarak görürler”

17. yüzyılın kötü şöhretli Otuz Yıl Savaşları’nda (Din Savaşları) İsveç müthiş askerî zaferlere imza atmış ve Avrupa’da siyasî genişleme ihtiraslarını gerçekleştirmişti. İsveç 1657-58 senelerinde büyük bir devlet olarak İstanbul’a ilk kez bir elçilik heyeti gönderdi. İsveç elçisi Rålamb’a göre Türkler Lehistan’ı yenen İsveçlileri “sarışın halk” olarak görürler. Bunun nedeni basittir: kent halkı sarışın İsveçlileri görmeye alışkın değillerdi. “Esfed” (İsveçli) ile “esfer” (sarışın) kelimeleri ise neredeyse eş sesliydi. Rålamb’ın söylediklerine ek olarak Venedik’in birkaç sene evvel Çanakkale’yi abluka altına alması, sadrazamın şehir surlarını onartması gibi gelişmeler de İstanbul’un kaybı ve sarışın halk korkusunu hortlatmış olmalıdır. Zaten çocuk padişah IV. Mehmed de birkaç yıl içinde idareyi Köprülülere bırakıp Edirne’ye taşınacak ve Kostantiniye’ye pek uğramayacaktı. Rålamb’ın İstanbul’da duyup yazdıkları “Benî Esfer” mefhumunun halk zihniyetinde ne denli canlı olduğunu göstermektedir:

“Kehanet kitapları olan Mubamedys’te [Risâle-i Muhammediye, 1449] Türk hükümdarının Roma’ya kadar gidip orayı ele geçireceği, Papa’yı Kudüs Patriği yapacağı, onun da bir süre sonra Peygamber’in inancını benimseyeceği, ardından Hz. İsa’nın geleceği ve Hıristiyanlara Kur’ân’ı kabul etmemekle nasıl hata ettiklerini göstereceği, onlara gökten inen güvercinin Ruhülkudüs değil de yeryüzünde otuz yıl kalıp Kur’ân’ı yeni mucizelerle teyit edecek olan Muhammed olduğunu bildireceği yer almaktadır. Buna göre daha sonra Türklerin gücü azalacak ve Arabistan çöllerine çekilecektir, ondan sonra da dünyanın sonu gelecektir. Onların yok oluşu, kuzeyden gelen ve kehanette Kavm-i Esfer yani “sarı saçlı soy” diye adlandırılanlar eliyle gerçekleşecektir. Ancak İstanbul’un yıkılışı bir Sultan Mehmed zamanında olacak ve Türklerin sayısı o kadar azalmış olacaktır ki altmış Türk’ün içinden sadece bir tek koca çıkacaktır. Şimdiki Sultan’ın adı Mehmed olduğuna göre, zatışahanelerinin [İsveç kralı] Lehistan’daki başarılarını da duyunca, kehanetlerin gerçekleşmek üzere olduğunu düşünüp çok tedirgin oldular. Çünkü onlar İsveçlilere esfed derler ve esfed ile esfer arasında o kadar az fark var ki, [kehanetin] yazılışı sırasında pekâlâ esfed yerine esfer yazılmış olabilir. Çünkü onların r harfi [ﺮ] diye yazılırken d harfi de [ ﺩ] yazılır. Üstelik, İstanbul’da şimdiye kadar görmedikleri o soydan insanlarla karşılaştıklarına göre, kehanetin gerçekleşmesi yakın olmalıdır. Gerçekten de gelişimiz Türklerin dikkatini çekmiştir. Onlar başı açık ya da şapkayla dolaşanlara Frenk demeye alışmış iken, aradaki farkı o kadar iyi öğrenmişlerdi ki, ben İstanbul’da daha yalnız bir hafta geçirmiştim ki, sadece ben ve maiyetimdekilere değil, saçı sarı olan herkese Frenk yerine Sfed demeye başladılar.”

17. yüzyılda İsveç Büyükelçisi Claes Rålamb, Edirne’ye göç vesilesiyle düzenlenen alay-ı hümâyunu resmeden yağlı boya tablolar yaptırmıştı. Bu tabloda IV. Mehmed gözükmektedir.
17. yüzyılda İsveç Büyükelçisi Claes Rålamb, Edirne’ye göç vesilesiyle düzenlenen alay-ı hümâyunu resmeden yağlı boya tablolar yaptırmıştı. Bu tabloda IV. Mehmed gözükmektedir.

Kehanetlerin nasıl toplumsal hoşnutsuzluk ifadesi hâline geldiği hakkında ilginç bir örnek 1680’lerden verilebilir. 1683 senesinde Viyana kapılarında yaşanan hezimetten sonra süregiden siyasî çalkantılar nedeniyle payitaht halkı IV. Mehmed’e son derece kızgındı. Av tutkusundan bir türlü vaz geçmeyip devlet işlerini sadrazamlara devretmesi tepki çekiyordu. O ise taht ve can kaygısıyla İstanbul’dan uzak durmak için ava çıkma bahanesini kullanıyordu. Oğlu II. Mustafa da kısa İstanbul ziyaretinde Karlofça’nın imzalanmasına kızan halkın tepkisinden çekindiği için payitahta girmeyi reddedip şehrin etrafında durmayı seçecektir. Fransa Büyükelçisi Pierre de Girardin’in (1686-1689) resmî raporlarına göre IV. Mehmed’in aslında İbrahim’in oğlu olmayıp sultanın yeni doğan kızıyla değiştirilen Joseph isimli Bohemyalı bir bebek olduğu söylentileri sokakları kaplamıştı. Âdeta, kardeşi -ve İbrahim’in gerçek oğlu!- Süleyman lehine bir taht değişikliğinin zemini hazırlanmıştı. Bu süreçte yıllar önce bir din adamı aracılığıyla yayılan bir kehanet İstanbul’da yeniden hatırlanmıştı. Kehanete göre, haksız yere savaş başlatan Kara Mustafa Paşa öldükten sonra İbrahim sadrazam olacak ve iki yılda imparatorluğu yok olmanın eşiğine getirecek, ancak Süleyman’ın tahta çıkmasıyla bu kötü gidişat tersine dönecekti.

Kıyametin alametlerinden sayılan “sarışın halk” ve İstanbul’u Ruslara kaptırma korkusu 19. yüzyıl boyunca da sürdü. Hubert Sattler’in “Beyazıt Kulesi’nden İstanbul” adlı tablosu.
Kıyametin alametlerinden sayılan “sarışın halk” ve İstanbul’u Ruslara kaptırma korkusu 19. yüzyıl boyunca da sürdü. Hubert Sattler’in “Beyazıt Kulesi’nden İstanbul” adlı tablosu.
Osmanlı’nın, Akdeniz’e inme gayesindeki Ruslarla 18. ve 19. asırlarda yaptığı savaşlar, İstanbul’u kaybetme korkusunu epeyce perçinlemişti. 1 Ağustos 1789’daki Focşani Muharebesi’ni konu alan tablo (Johann Hieronymus, 1789).
Osmanlı’nın, Akdeniz’e inme gayesindeki Ruslarla 18. ve 19. asırlarda yaptığı savaşlar, İstanbul’u kaybetme korkusunu epeyce perçinlemişti. 1 Ağustos 1789’daki Focşani Muharebesi’ni konu alan tablo (Johann Hieronymus, 1789).

18. yüzyılın “sarışın halk”ı Ruslar oldu

İstanbul sokaklarında “sarışın halk”ı 18. asırda artık Ruslar temsil ediyorlardı. İstanbul’u kaybetme korkusu hiç olmadığı kadar canlıydı. O devre ait gerek Osmanlı kaynakları gerek Batılı kaynaklar bu korkuya çeşitli vesilelerle değinirler. Bizans İmparatoru Bilge Leon’a ait olduğu iddia edilen kehanete göre Kostantiniye düşüşünden 320 yıl sonra özgürlüğüne kavuşacaktı. Bu hesaba göre 1773 senesi Osmanlıların Kırım’ı kaybetmesiyle sonuçlanan 1768-1774 Rus Savaşı’yla çakıştığı için kehanet büyük heyecan uyandırmıştı. Rumlar için kendileri gibi Ortodoks olan Ruslar ksanthon genos (sarışın halk) olmalıydılar! Zaten Benî Esfer, Franklardan önce, daha 4. yüzyılda, Ruslarla özdeşleştirilen bir halktı.

İstanbul’un Ruslara kaybedileceği korkusuna dikkat çeken mühim yabancılardan birisi William Eton idi. Ticarî ve diplomatik görevleri sebebiyle uzun seneler İzmir, Basra, Malta ve Odessa’da bulunan ve Türkçe öğrenen Eton, İngiltere’de Harbiye Nazırı Henry Dundas’ın (1794-1801) Doğu işlerinde danışmanı olmuştu. Vaktiyle Katerina’nın hizmetinde bulunan bu İngiliz zabiti Bizans’ın canlandırılmasına sıcak bakmaktaydı. Osmanlı diyarlarında bulunduğu 1790’larda halkın bu tehlikenin farkında olduğunu görmüştü. Onun için şaşırtıcı olan Rus korkusunun kadim efsanelerle ilişkilendirilmesiydi:

“Ortalığı endişe kaplayınca, mucizeler ve kehanetler uydurmak kolay olur; safdil Türkler bunları şevkle dinlerler; aşağı tabakalar hâlihazırda kanidirler ki Rus sancağı Konstantiniye’ye kadim bir kehanette belirtilen bir kapıdan [Altın Kapı?] girecektir. İleri gelenler bu acziyete karşı üstün gayretle mücadele etmekten o kadar uzaktırlar ki Asya kıyılarını fatihlerin gazabından emin bir sığınak olarak gözlemektedirler.”

1877-78 Rus-Türk Savaşı sırasında Teliş yakınlarında yaşanan çatışma, ressam Wiktor Mazurowki tarafından 1888’de yağlıboya ile resmedilmiş.
1877-78 Rus-Türk Savaşı sırasında Teliş yakınlarında yaşanan çatışma, ressam Wiktor Mazurowki tarafından 1888’de yağlıboya ile resmedilmiş.

Napolyon’a karşı savaşmak için Mısır’a gönderilen Osmanlı ordusunda görevli bir başka İngiliz subayı, askerî hekim Wittman, ordu içinde dönen benzer bir dedikoduyu kaydetmektedir. Duyduklarına göre bir dizi Rus zaferi sonucunda Ruslar payitahtı ele geçirecek ve halife Şam’a kaçacaktı:

“Onlar [Türkler] kadim bir kehanete inanç beslerler. Bunun bir parçası geleneklerine uygun olarak dervişlerden birinin mezar taşına hakkedilmiş bulunuyor: “Türk imparatorluğu Ruslar tarafından mahvedilecekmiş; ilk muharebe Turla [Dnyester] kıyılarında Osmanlılar tarafından kaybedilecekmiş; sonrasında bir diğer muharebe Konstantiniye civarlarında aleyhlerine sonuçlanacakmış; ve sultanları Şam’a ikamete mecbur kalacakmış. Haliyle, şayet müstakbel bir karşılaşmadan yenik ayrılırlarsa, bu muhtemelen taktiklerinin kusurlu vaziyetinden, muharebe esnasındaki kötü hareketlerinden veya düşmanın bahadırlığından değil, inanma zayıflığı gösterdikleri saçma ve batıl fikirleri yüzünden olacaktır.”

Edirne Antlaşması (1812) ile sonuçlanan savaşta Osmanlılara karşı Rus ordusunda savaşan Prusyalı subay George Wilhelm von Baron Valentini (1775-1834) 1810’lardaki gözlemlerini içeren hatıratında (1828) İstanbul’un bir gün mutlaka Ruslara kaybedileceği inancının Türkler arasındaki yaygınlığından bahsetmektedir. Şöyle demektedir:

“Rusya sırf gerçek üstünlüğünden dolayı değil, ancak bu halkın umumiyetle paylaştığı bir kanıdan dolayı Türklerin en zorlu düşmanıdır. Kadim bir kehanetten hareketle Türkler bir komşuları tarafından Avrupa’dan sürülmeyi değişmez yazgıları kabul ederler. Bu komşunun Ruslar olduğuna ve Rus hükümdarının payitahtlarına zafer töreniyle gireceğine inanırlar. Gelecekte bir gün geldiklere yere, Asya’ya, dönme fikri onların en aydınlarına bile hayli aşina gelen bir fikirdir; ve hatta Avrupa’daki mevcudiyetlerini ordugah kurmaktan ibaret gibi düşünürler.”

Ayasofya Bazilikası’ndaki mozaikte İmparator VI. Leo, Pantokrator İsa’nın önünde eğiliyor.
Ayasofya Bazilikası’ndaki mozaikte İmparator VI. Leo, Pantokrator İsa’nın önünde eğiliyor.

Britanya Büyükelçiliği vaizi olarak uzun yıllar İstanbul’da yaşayan Robert Walsh, Rusların Edirne’yi işgal ettikleri 1828-29 senesinde benzer Rus korkusunun payitahta hâkim olduğunu belirtir. O kadar ki, Türkler, mezarları Rusların ayağı altında kalmasın diye Anadolu yakasında, Karacaahmet’te, gömülmeyi tercih etmekteymişler. Walsh, Karacaahmet Mezarlığı’nı tarif ederken şöyle diyor:

“[Mezarlık] o kadar geniştir ki kapladığı alanın [ekilse] şehrin buğday ihtiyacını sağlamaya, mezar başına dikilen taşların ise şehrin surlarını yeniden inşa etmeye yeteceği söylenir. Büyüklüğü iki nedene yorulur: biri şudur ki iki kişi asla aynı kabre gömülmez ve hâliyle mezarlar her yana doğru yayılmaktadırlar; diğer nedeni ise her Türkün beynine silinmemecesine kazılan bir peşin hükümdür: [Türk] kendisini Avrupa’da yabancı ve misafir gibi kabul eder ve Kostantiniye’nin Müslümanı, gavur, Avrupa’da bulunan şehrinin [İstanbul] hâkimiyetini ondan geri kazandığında naaşının rahatsız edilmeyeceği bu Asya’daki mezarlığı son nefesinde hasret dolu bakışlarla gözler. Bu olayın [İstanbul’un kaybı] bir gün mutlaka gerçekleşeceğine kati şekilde ikna olmuştur. Dolayısıyla, Türk son nefesinde sıla hasreti çeker. Tıpkı halkına kemiklerini memleketine taşıma sözü verdirten Mısır’daki Yusuf gibi veya ‘beni Kenân yurdundaki mezarıma gömün’ diyen Yakup gibi.”

Yazıcıoğlu Mehmed Efendi’nin eseri Muhammediyye’nin müellif hattı nüshasının unvan sayfası (Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşiv ve Neşriyat Müdürlüğü Ktp., nr. 431/A). Altta, Claes Rålamb (1622-1698).
Yazıcıoğlu Mehmed Efendi’nin eseri Muhammediyye’nin müellif hattı nüshasının unvan sayfası (Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşiv ve Neşriyat Müdürlüğü Ktp., nr. 431/A). Altta, Claes Rålamb (1622-1698).

Osmanlı tebaasından yarı Fransız Katolik Ermeni Mouradgea d’Ohsson (Muradcan Tosunyan, 1740-1807) Osmanlı İmparatorluğu’nu Avrupalılara tanıtan meşhur Fransızca eserinde o devirde (1780’ler) neredeyse tüm ulemânın, yüksek devlet görevlilerinin ve ileri gelenlerin Üsküdar tarafında gömülmek istediklerini doğrular. Bunun hem dinî hem de siyasî gerekçeleri vardır. Evvela Mekke ve Medine Asya kıtasındadır. Ancak, Müslümanların tek gerçek vatanının Allah’ın lütfuyla Asya olduğu fikri tüm ümmetin ortak kanısıdır. Müslümanlar kemiklerinin burada Avrupa topraklarında olduğundan daha güvende olacağına inanmaktadırlar. Zira, Osmanlı hâkimiyetinin Avrupa’da buradaki kadar kalıcı olmadığına dair bir hava sezmektedirler. Gerçi Dohsson’a göre bu mülahaza siyasî olmaktan çok dinî bir sebeplere dayanır. Aynı şekilde, Türkler arasındaki yaygın inançları anlatırken evvelce değindiğimiz kıyamet söylencesini de detaylıca anlatır. Buna göre zamanın sonu geldiğinde Deccâl çıkıp insanları saptırmaya çalışacak ama İsa Şam’daki Emeviye Camii’nin Ak Minare adlı minaresinin tepesine nüzul edip onu engelleyecektir. Timur’un şehri yaktığı vakit (1400) bu minarenin hasar almaması söylencenin inandırıcılığını artırmıştır. Deccâl, Hz. İsa’nın heybetine dayanamayıp Şam’ın bir kapısında mum gibi eriyecek ve İsa Aleyhisselam Hz. Muhammed’in vekili sıfatıyla herkesi hak dinine girmeye çağıracaktır. Reddedenlere kılıç üşürülecek ve 40 yıl boyunca dünya tek ümmet olarak yaşayacaktır. Günah ve fesat artınca İsrafil sûruna üfleyip âdemoğlunun sonunu getirecek, ancak âdemoğlu 40 yıl daha geçince ikinci bir sûrla yeniden diriltilecektir. Bu söylence Müslim’in Sahih’inde kayıtlı olan evvelce zikrettiğimiz rivayetle benzeşir. Rivayette, Müslümanlar İblis’in hilesi üzere Kostantiniye’yi bırakıp Şam’ın yardımına koşunca Deccâl belirir. Fakat, Mesih’in Müslümanların önünde namaza durduğunu gören Deccâl suda tuz gibi eriyecek olsa da Mesih buna izin vermez ve onu kılıcıyla biçer.

John Martin’in “Bâbil’in Düşüşü” tablosu. Üstte: Ignatius Mouradgea d’Ohsson (1740 - 1807).
John Martin’in “Bâbil’in Düşüşü” tablosu. Üstte: Ignatius Mouradgea d’Ohsson (1740 - 1807).

İstanbul için Rus tehdidi devam ediyor

Sarışın halk ve İstanbul’u Ruslara kaptırma korkusu 19. yüzyıl boyunca da sürdü. 93 Harbi zamanından kalma bir koçaklama artık Ruslarla bağdaştırılan bu eski kehanete beslenen inancın o devirlerde de yaygın olduğunu göstermektedir:

Beni esferdir bilin Urus’un aslı

Orman yabanisi balıkçı nesli

Hınzır sürüsüne dalın kurt misli

Can sağ iken yurt vermeyiz düşmana

(Aşık Şenlik, 93 Koçaklaması)

Bilhassa Yerasimos, Fleischer ve Emecen’in çalışmaları sayesinde tüm bu kıyamet söylencelerinin bir yanıyla siyasî, askerî, ekonomik ve toplumsal buhranları anlamlandırmak için bir çerçeve sunarken bir yanıyla da toplumsal muhalefetin dillendirilmesine vesile olduklarını öğrenmiş bulunuyoruz. Yukarıda zikrettiğimiz Avrupalı gözlemciler işin bu yanını anlamayıp halkın tavrını hurafecilik olarak yaftalamışlardı.

Öte yandan Şahin’in de belirttiği gibi sultanlar da kendi siyasî hedeflerini gerçekleştirmek için bu söylencelerden yararlanmışlardır. Fatih’in kentin lanetini kaldırmak adına giriştiği imar faaliyeti böyledir. Osmanlı sultanlarının nihai kurtuluş (mesiyanik) adına kozmik sorumluluklar taşıyan cihan hâkimleri mertebesine yükselmeleri de kıyamet beklentileriyle ilişkili durmaktadır. Kanûnî Sultan Süleyman’ın Safevî ve Habsburg tehdidine karşı hicrî bininci yılın biteceği asırda soyunduğu “âdil cihan padişahlığı” tam olarak buydu. Islahatlar devrinde ise aynı söylenceler bu sefer halkı Batılı reformlara ikna etmek için kullanılacaktı ki bu bir başka yazının konusudur.

Balıklardan Altın Kapı’ya

Zikredildiği gibi şehrin koruyucu azizesi Sofya’nın son anda yetişip Kostantiniye’yi kurtaracağı beklentisi asılsız çıkınca Rumlar zaman içinde Doğu Roma İmparatorluğu’nun yeniden canlandırılacağı hakkında başka bir söylence geliştirmişlerdi. Güya şehrin düşmesine yakın Aya Sofya’da ilâhîler söylenirken “yıllar sonra, bir süre sonra, yine senin olacaktır” sözleri terennüm edilir edilmez bir rahibin tavada kızarttığı “yedi” adet balık canlanıp bir kuyuya atlamışlardı. Söylenceye göre Kostantiniye geri alınana dek orada canlı kalacaklardı. Bir başka versiyonda ise Aya Sofya’nın güney nefinin tavan mozaikleri içindeki balık motifleri aslında tavadaki balıklardı. Zaman içerisinde Altın Kapı hakkında söylenceler de Rum ahali arasında evrildi. 19. yüzyılda Rumlar Yedikule’deki incir ağacının altında asırlardır yatan ak sakallı pîr Yuhanna’nın uyuduğu ve ancak Rumların günahları affedildiği vakit uyanıp kurtarıcı imparatorun Altın Kapı’dan şehre gireceğine inanmaktaydılar.

1820’lerde Yunan İsyanı zamanında padişahın casuslarının kulak misafiri olduğu bir dedikodu halk zihniyetini göstermesi açısından oldukça mühimdir. Casus raporuna göre önemli bir Rum tüccarı Asmalımescid’de sohbet esnasında bu söylenceyle ilintili bir şekilde aşağıdaki saptamayı yapmıştı:

“Ve mesela bir çocuk habs iken o çocuğun babasından kalma evini birisi zor ile alsa sonra o çocuk büyüdükden sonra o ev ana düşmez mi? İşte İstanbul dahi fi’l-asl Yunanilerin idi, şimdi burası babalarının evidir ve rajonca buraları anlara düşer, lakin karşularında büyük düşmenler var, ne vakit olsa burası onlarındır. Ve şimdi her ne kadar bir şey yapamazlar ise de uyumuyorlar her bir tarafla mektuplaşıyorlar.” (BOA, Cevdet Hariciye 2500; Cengiz Kırlı’ya belgeyi paylaştığı için müteşekkirim.)

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026