Rusların İstanbul’u fethedip Bizans İmparatorluğu’nu canlandırmak emelleri: İstanbul’da Moskof’a Reaya olma korkusu

Rumlar arasında yaygın bir kehanete göre, 1453 senesinde yitirilen payitaht 320 yıl sonra kurtulacaktı. 1773’e denk gelen bu kurtuluş senesi, ne hikmettir ki Osmanlı-Rus savaşıyla çakışıyordu. Öte yandan Rusların da İstanbul’u fethedip Bizans İmparatorluğu’nu canlandırmak emelleri vardı. II. Katerina’nın torunlarından birine “Konstantin” adını vermesi bu projeyle ilişkilendirilir. Hatta Çariçe II. Katerina 1796 senesinde İstanbul’u fethetmek düşüncesiyle savaşa hazırlığına koyulmuş ancak eceli buna müsaade etmemişti. 18. yüzyılda artan Rus tehdidi payitahtın üzerine kara bulut gibi çökmüştü.
Kadim çağlardan beri süren kıyamet söylenceleri 18. yüzyılda İstanbul’u Türklerin “Benî Esfer” kabul ettiği Ruslara kaptırma korkusuna dönüşmüştü. Değişen güç dengeleri Osmanlıların aleyhineydi. Osmanlıların, Rusya’yı nispeten geç bir tarihte, ancak İbrahim Müteferrika’nın Deli Petro’nun ıslahatlarını andığı meşhur nasihatnâmesi sayesinde, ciddiye almaya başladıklarına inanılır. Gerçekten de 15. yüzyılda Rus İvan Peresvetov, padişahları çarlara örnek gösterirken, artık Osmanlı müellifleri çarları padişahlara örnek gösteriyorlardı. Fakat, sanılanın aksine Osmanlılar önceden de Moskofların potansiyel gücünün fakındaydılar.

Osmanlıların Moskofları keşfi
Daha Osmanlı zaferiyle sonuçlanan II. Çehrin Kuşatması (1678) zamanında Moskoflar Osmanlıları tasalandırmıştı. Moskof elçisi Prosukov’un Divân-ı Hümâyun tercümanı Mavrokodatos’tan duyduğuna göre Türkler muhtemel bir yenilgide Lehistan’a karşı yeni kazandıkları zaferin getirdiği itibarı kaybetmekten çekindikleri için Moskoflarla savaşmaya istekli değillerdi. Kırım Hanı Murad Giray güya Sultan IV. Mehmed’i Moskoflar hakkında uyarmıştı. Leh kralı başına buyruk soylulara söz geçiremezken, Moskof çarı otokratik bir hükümdardı ve istediği an kalabalık ordular toplama gücüne sahipti. Gerçekten de çar, Çehrin’in imdadına Osmanlıları dehşete düşürecek kadar, kalabalık bir kuvvet göndermişti. Orduda Kalmuk ve Müslüman Kazan Tatarlarına varıncaya dek çok farklı toplulukların olması Osmanlıları pek şaşırtmıştı. Evliya Çelebi de, “bu Moskov ve Âl-i Osmân ve Hind ve Acem padişahlarının kal‘aları kendilerinindir” diyerek çarların otokratlığını vurgular. Ona göre her bir kalesi başka bir soyluya ait olan Nemçe çasarı boş yere padişah ve çarla denklik iddiasında bulunmaktadır. Evliya Çelebi 1637-42 arasında kaleyi işgal eden Kazaklara karşı savaşan Osmanlı-Tatar gücüne mensuptu. Hâliyle kuzeydeki tehlikenin erken farkına varmıştı.
Reklam
Osmanlılar, daha o dönemde, Moskof çarlarının Bizans hanedanıyla zamanında kurdukları akrabalık ilişkisi vesilesiyle Moskofların, Moskova’yı üçüncü Roma kabul ettiklerini biliyorlardı. Hatta tarihte ilk defa bir Grek Ortodoks patriğini Moskofların İstanbul’a göz diktikleri endişesi yüzünden asmışlardı. III. Partenios, Bizans İmparatorluğu’nu Moskof çarının idaresinde yeniden canlandırmak gayesiyle Eflak Beyi Şerban Kantakuzen ile mektuplaştığı ithamı üzerine 1657’de asılmıştı. Çehrin Seferi’nde (1678) Silistre’de bekleyen IV. Mehmed’in ordugâhında bir gece vakti çıkan kargaşa neticesinde pek çok asker, Moskofların Tuna’yı aşıp ordugâhı bastığı zannına kapıldıklarına göre, daha o vakitler Moskofların korkutucu bir düşman olarak görüldüklerine hükmedebiliriz. II. Viyana Kuşatması yüzünden Osmanlılara karşı kurulan Mukaddes İttifak’a Moskoflar da dâhil olmuş ve Karlofça’ya rağmen bir sene daha barış imzalamaya yanaşmamışlardı. Evvelce işgalci Kazakların Azak’ı kendilerine verme teklifini kabule cesaret edemezken şimdi Azak Kalesi’nin yeni sahibi olmuşlardı. Karadeniz kıyısına tutundukları gibi Kırım Hanlığı’na haraç ödemekten kurtulmuşlar ve İstanbul’da ikamet elçisi bulundurma hakkını almışlardı. Prut’ta yaşadıkları hezimetten dolayı Azak’ı kaybeden Rusya, 1736-39 Savaşı’nda kaleyi yine işgal etmiş ve Kırım’a ordu sevk edebilmişti. Küçük Kaynarca Antlaşması’yla (1774) biten savaşta ise Kırım’ı işgal edebilecek kadar güçlüydü.

Grek projesi
Rumlar arasında yaygın bir kehanete göre, 1453 senesinde yitirilen payitaht 320 yıl sonra kurtulacaktı. 1773’e denk gelen bu kurtuluş senesi, Osmanlılara Kırım’a mâl olan Rus savaşıyla çakışıyordu. Bu devirde Rumlar kendileri gibi Ortodoks olan Rusların ksanthon genos (sarışın halk) olduğuna inanmışlardı. Rumlar arasında yaygın bir başka söylence ise fetihten sonra cesedi bulunamayan son Bizans İmparatoru Konstantin Palailogos’un dirilip kenti geri alacağı ve Hıristiyan Bizans İmparatorluğu’nu yeniden kuracağı temasını işlemekteydi. “Grek Projesi” diye meşhur olan tasarının anlaşılması için, değişen uluslararası güç dengelerinin yanı sıra, bu sosyo-psikolojik arka planı da hesaba katmak gerekir. 1780’lerden itibaren yüzyılın ikinci yarısında Rusların “Çargrad” dedikleri İstanbul’u fethedip Bizans İmparatorluğu’nu canlandırmak düşüncesi yaygındı. II. Katerina’nın torunlarından birine “Konstantin” adını vermesi bu projeyle ilişkilendirilir. 19. yüzyılda Rus tarihçiler Grek Projesi’nin varlığını genelde reddetmişlerdi. Zira, proje Rusya’yı tarihte çok saldırgan resmetmektedir. Batılı tarihçiler ise uzun bir süre projenin retorikten ibaret olduğunu düşünmüşlerdi. Fakat, bir süredir projeye daha fazla ciddiyet atfediliyor.
Şöyle ki, II. Katerina 1796 senesinde ölmeden önce İstanbul’u fethetmek düşüncesiyle yeni bir savaşa hazırlanmaktaydı. Muhteris Katerina devlet erkânıyla anlaşıp eşini tahttan indirtmiş ve tek oğlu Pavel’in naibi sıfatıyla Rusya’ya hükmetmişti. Ancak sonradan, çariçe olarak taht hakkını gasp ettiği, oğlu Pavel ile arası açılmıştı. Pavel tahta çıktığı zaman veraset usulünü değiştirdi ve bir daha kadınların çariçe olmasının önüne geçti. Anasının sert dış politika önceliklerini de bir tarafa bıraktı. Böylece Grek Projesi rafa kalktı. Malta ve Mısır’ı işgal eden Napolyon’a karşı İngiltere ve Osmanlı İmparatorluğu ile koalisyon kuran Pavel, vaatlerine rağmen Malta’yı kendisine vermeyen İngilizlere karşı, Napolyon ile ortak hareket etmeye kalkınca İngiliz yanlısı Rus subaylar tarafından sarayında 1801 senesinde katledildi. Onun saltanatı ıslahat için barışa ihtiyaç duyan III. Selim açısından geçekten talihli bir devirdi.

Grek Projesi’nin bilinen ilk hâli Hariciye Nazırı Aleksandr Bezborodko’nun (1747-1799) hazırladığı “Siyasî Olaylara Dair Notlar” isimli raporudur. Katerina ve Habsburg İmparatoru Joseph için hazırladığı bu planda Bezborodko, Osmanlı İmparatorluğu’nun tamamen yok edilmesini ve yerine Hıristiyan Grek İmparatorluğu’nun yeniden tesisini öngörüyordu. Bu planın detaylandırılmış hâli 10 Eylül 1782’de Joseph’e sunuldu. Buna göre Ruslar ve Habsburg güçlerinin ortak saldırısı Osmanlıların Avrupa’daki vilayetlerinin külliyen paylaşılması sonucunu verecekti. Grandük Konstantin (Pavel’in oğlu) Yunanistan kralı olacak; Eflak, Boğdan ve Bucak ise Daçya Krallığı’na dönüşecekti. Rusya’nın uydusu konumundaki bu krallığın başına “sadık bir adam” atanmalıydı. Avusturyalılar bu “sadık adamın” Katerina’nın “gözdesi” Grigori Potemkin (1739-1791) olduğunu hemen tahmin etmişlerdi. Projenin varlığına bir başka delil, çarların yazlık konutu Tsarskoe Selo adlı Çarköyü’nün bahçe tasarımlarıdır. Katerina zamanında bu saraylar topluluğu içinde Türk köşklerinden oluşan görsel bir alegori kurgulanmıştı. Bu tasarım içerisinde Aya Sofya isimli bir kilise, Çeşme Deniz Zaferi’ni simgeleyen bir sütun ve Karadeniz’i simgeleyen bir göl bulunmaktaydı.
Reklam
Grek Projesi’nin Nizâm-ı Cedîd ıslahatına yansımaları
Hulasa, bir yandan halkın kıyamet söylencelerinden beslenen Rusların Benî Esfer olup bir gün mutlaka İstanbul’u alacağı korkusu, diğer yandan da reel dış tehditler (Grek Projesi) ıslahatçı devlet erkânını harekete geçirmişti. Pek çok Osmanlı müellifi Rus korkusunu kullanarak halk arasında ıslahat taraftarlığını yayma yöntemini izlemiştir. Mesela, dönemin kaynakları Rus elinde Müslümanların reayalaştırılması korkusunu çok güzel yansıtırlar. Grek Projesi İstanbul’da duyulduğu vakit Rusların İstanbul’u alıp Müslümanları cizyeye bağlayacakları konuşulmaktaydı. Kuşkusuz Müslümanın kâfir elinde reaya muamelesi görmesi kabul edilemez bir şeydi. Tarihçi ve diplomat Ahmed Vâsıf Efendi, Kazan ve Kırım Tatarlarının başına gelenleri anlattığı pasajlarda reayalaştırılma korkusunu şöyle işlemiştir: “[Rusların] memleket-i Kırım’ı zabt ve ahâlisini Kazan Tatarı gibi re‘aya etmek zımnında nev-be-nev ihdâs ve ihtirâ edecekleri hile ve desîselerine mümâşat …” (Vâsıf Efendi, Mehâsinü’l-Âsâr, s. 11).
Aynı korkuya devrin verimli kalemi Mustafa Kesbî’de de rastlarız. Bucak Müslümanlarına yapılanları anlattığı bölümler bu korkuyu güzel resmeder: “[Ruslar] Balta ve Tombasar derununa duhûl ve mevcûd bulunan Ehl-i İslâma reaya makâmında mu‘amele...” (Mustafa Kesbî, s. 73).

Mustafa Kesbî İbretnümâ-yı Devlet adlı eserinde Kırım’ın ilhakından sonra Rusların asıl maksadının İstanbul’u almak olduğu tezini işlemekteydi. Kesbî bu kanıya giriştiği casusluk faaliyeti sonucunda ulaşmıştı. İstanbul’daki Rus elçisi Yakov Ivanoviç Bulgakov (1781-1789) Kırım’ın ilhakı (1783) meselesini müzakere ettikten sonra diğer elçiler onun şerefine bir balo tertip etmişlerdi. Böyle balolarda dışarıdan garson ve aşçı tutmak şarttı. Bu hizmetkârlardan biri İstavri adlı çok dil bilen bir aşçı imiş. Adam 50 kuruş karşılığında baloda konuşulanları dinleyip aktarmayı teklif edince Kesbî derhâl kabul etmiş ve bu sayede Grek Projesi’ni birinci elden öğrenmişti. Gerçi Kesbî, 1798/99’da yazdığı için olsa gerek, Bulgakov ile 1775-1776 yıllarında İstanbul’da bulunan olağanüstü Rus elçisi Nikolay Vasilyeviç Repnin’i (1734-1801) karıştırıyor. Ancak casus aşçı sayesinde içeriden bilgi sızdırma girişimi Grek Projesi’ne bir yıl önce start verildiği düşünülünce gerçek gibi durmaktadır. Nemçe elçisinin sorusu üzerine Bulgakov kısa zaman zarfında “Çargrad’ı (İstanbul’u) bir kiremiti fenâ bulmadan” akıllıca bir planla fethetmeyi tasarladıklarını hissettirmişti. Bulgakov, Venedik elçisinin şüphe göstermesi üzerine tasarının detaylarını güya kendi fikrini açıklar gibi diğer elçilerle paylaşmıştı. İstanbul’u savaş veya barış yoluyla almak mümkündü. Şayet payitahtın harap olması göze alınacaksa şehir üç ayda alınabilirdi. Toplayabildiği kadar gemi ile Kırım’dan uygun rüzgârla gelip 20-30 bomba gemisini Boğaz’dan içeri salarsa Üsküdar, Galata ve sur içini yakmak mümkündü. O esnada Rum ve diğer “müttefikimiz” ve Rus talimatıyla hareket edecek “ensârımız” şehrin kuzeyine Karadeniz kıyılarına çıkartma yapan Ruslarla birleşip 30.000 kişilik bir kuvvet oluşturabilirdi. Bu işgal kuvveti su kemerlerini tahrip ederek kentte telaş çıkartabilir ve kemerleri takiben Beyoğlu’na vardıklarında da rahatlıkla “ayak patırtısıyla” şehri alabilirdi. Fakat, elçiye göre, marifet şehri harap etmeden almaktı. Bu plana göre, ilk etapta Ruslar “fedaya şayeste”, yani “harcanabilir” Kalmukları ve Tatarları gemilere doldurup Sinop’a göstermelik çıkartma yaparak hedef şaşırtabilirlerdi. Bu sırada İstanbul’da “Ruslar 300.000 adamla Sinop’tan Kudüs’e yürüyecekler” diye dedikodu çıkartırlarsa padişah ordunun başında Anadolu’ya geçerdi. Asıl Rus kuvveti donanma ile varıp savunmasız kalan İstanbul’u Rus yanlısı gayrimüslim tebaanın yardımıyla hiç tahrip etmeden kolayca alırdı. Bu tasarıda kıyamet söylencelerinden tanıdık bir tema vardır. Kostantiniye’yi alan Müslümanları yanıltmak için İblis’in “Mesih Suriye’de zuhur etti” diye çığlık atması üzerine Müslümanların kenti bırakıp Suriye’nin yardımına koşması teması benzerdir.
Grek Projesi’ni gerçekleştirmek amacıyla Çariçe II. Katerina’nın yeni bir sefere hazırlandığı söylentileri üzerine III. Selim St. Petersburg’da sefarethane açmaktan bile vaz geçmişti (1794). Oysa onun Nizâm-ı Cedîd ıslahatının bir yönü ikamet elçiliklerinin kurulmasıydı ve Londra, Paris, Berlin ve Viyana haricinde Rus payitahtında da daimî elçi bulundurmak istiyordu.
1794 senesinde Viyana’ya elçilikle gönderilen Ebûbekir Râtıb Efendi, Rusların 1787-1792 arasında Osmanlılarla savaşmasını Grek Projesi’ne bağlamıştı. Ona göre İstanbul’a malik olmak “Moskof kraliçesinin” gece gündüz hayallerini süslemekteydi. Viyana’da kendisine anlatıldığına göre II. Katerina diğer devletlerin rızasını aldıktan sonra 2.000-3.000 kadar büyüklü küçüklü gemi ile İstanbul’a Boğaz’dan saldırıp, kenti top ateşi ile alacaktı. Bu havadisi verenler Osmanlıların rahatı bir yana bırakıp ıslahata girişmelerinin gerektiğini söylemekteydiler. Derhâl etraftan uzman tedarikiyle tersane, donanma ve denizcilere nizam vermek şarttı. Ebûbekir Râtıb tersane konusunda İsveç ve Rusya’yı örnek gösterir. Nizâm-ı Cedîd ıslahatının en mühim tasarlayıcılarından birisi Ebubekir Ratıb Efendi idi. Onun Rus korkusuyla önerdiği donanma ıslahatı gerçekten de uygulandı. Karadeniz, Ege ve Marmara’da takriben 15 kadar tersane kuruldu. Tersâne-i Âmire’nin kuru havuzu İsveçlilere yaptırılırken 50 kadar savaş gemisi ise Fransız uzmanların nezaretinde inşa edildi.
Reklam

Vâsıf Efendi’ye göre Grek Projesi
Islahat destekçilerinden Ahmed Vâsıf Efendi Nizâm-ı Cedîd ıslahatına muhalefet eden yeniçeriler ve destekçilerine karşı anonim yazdığı Koca Sekbanbaşı Risâlesi diye bilinen eserde halkı ıslahatın gerekliliğine ikna etmek için Rus korkusunu kullanmıştır. O da tıpkı Kesbî gibi Grek Projesi’nin bir versiyonunu okurlarına aktarmaktadır. Tarihçinin bilgi kaynağı bu sefer casuslar değil, bizzat Rus savaş esirleridir. Esirlerin hikâyesinde Şeremet adında eski bir Osmanlı zimmîsi Katerina’nın sarayında çeşitli hile ve desiselerle mevki ve makam sahibi olmuştu. Bu hilekâr adam Katerina’ya İstanbul’u fethetmek için bir plan sunmuştu. Plana göre Katerina İstanbul’a denizden saldırıp kuzey kıyılarına asker dökmeliydi. Bu askerler su bendlerini ve kemerleri topla yıkınca şehirde kargaşa çıkacaktı. Rusların şehri bastığı tevatürü panik ve bozgun havasını iyice artıracaktı. Bir taraftan susuzluk öte yandan Rumların ayaklanması kentin birkaç günde Ruslara geçmesini sağlayacaktı. Zira, “derme çatma” Türk askeri önce kendi padişahlarının malını yağmalama derdine düşecek ve sonra da tabanları yağlayıp kaçacaklardı. Plan başarılı olursa Katerina tıpkı Lehistan’ın başına kral atar gibi bu zimmîyi İstanbul’a kral yapacaktı. Vâsıf, Katerina’nın tam zamanında öldüğünü ve böylece planın suya düştüğünü belirtir. Burada, 1812 tarihli Bükreş Antlaşması’nın müzakere safhasında Rusların İstanbul’a yürüme tehdidini savurmaktan çekinmediklerini hatırlatmakla iktifa edelim.
Vâsıf Efendi Nizâm-ı Cedîd ordusunun İstanbul’u Ruslardan korumak için kurulduğunu iddia etmekteydi. Onun bu iddiasını Uçman ve Öğreten yeniden dile getirmişlerdir. Yeni ordunun kışlalarının Boğaz’a nazır Levend ve Üsküdar çiftliklerinde kurulması ve Boğaziçi’nde yeni tabyaların inşası aslında Ruslara karşı şehri korumak içindi. Yeni ordu sayesinde Rusların hevesleri kursaklarında kalacak ve Müslümanları reaya yapamayacaklardı. Vâsıf’a göre Nizâm-ı Cedîd askeri İskenderiye, Kahire ve Akkâ’da rüştünü ispatlamış ve gerektiğinde İstanbul’u Ruslardan koruyabileceğinin göstermişti. Dolayısıyla, ıslahata muhalefet etmek gereksizdi. Kaldı ki Nizâm-ı Cedîd askeri öyle yeniçeriler gibi yarı zamanlı askerlik yapan esnaf kılıklı adamlar değildi. Her gün kışlada talim yapan gerçek askerlerdi. Başlarına konulan imam sayesinde de (Bektaşî yeniçerilerin aksine) dinlerini imanlarını bilen adamlardı. Risâlede yeniçerilere hem kötü asker hem de kötü Müslüman denmesi yeniçerileri öfkelendirmeye yetmişti. Bu şartlar altında Vâsıf Efendi’nin niçin risaleyi isimsiz yazmak zorunda kaldığı açıktır.

“Moskovlu hınzırının su bendleri hedmi maddesinde rabıta-bend olduğu hile-i şeytaniyyesine evvel emrde tiz elden vesile-i kaviyye olmak içün su bendleri taraflarına yakın olmak ve ma‘azallahu te‘ala hin-i iktizada yarım saat ve bir saatde hazır olmak üzere Levent Çiftliğinde müceddeden küşad olunan ocağa Bostani neferatı tahririne şüru‘ olundu. Ama iş bundadır ki, yazılacak asker esnaflık itmeyüb gice ve gündüz ocaklıkda mukim olmak ve her gün talimini idüb alet-i harbleri olan top, tüfenk ve cebehaneleri yanlarında bulunmak şeraitiyle Nizam-ı Cedid askeri namıyla tanzim ve her bir ortalarına birer imam dahi tahsisiyle umur-ı diniyeleri dahi talim itdirilüb iktiza iden bi’l-cümle malzemeleri tetmim kılındı. Ve bundan başka Karadeniz Boğazına dahi lüzumu derecesinden ziyade müteeaddid kaleler ve mikdar-ı kifayetden ziyade toplar ve muktedir ve hünerver topçular vaz‘ olunduğundan, düşmen-i dinin Karadeniz Boğazından düşmenlik ile geçmeleri lazım gelse kale neferatının ve topçularının kemal-i intizamlarından naşi bir sefinenin müruru mümkin olamayub ‘avn-ü-‘inayet-i cenab-ı hayri’n-nasırin ile ihlak ve iğrak olacaklarını düşmen-i din la‘netullahu aleyhim ecmain fehm ü idrak itdiklerinden zikr olunan efkar-ı fasidleri mu‘attel olmuşdur.” [Koca Sekbanbaşı Risâlesi, TOEM 37/42 (1328), s. 12.]

Tarihin cilvesi: Osmanlı-Rus ittifakı
Ruslara karşı Fransa desteğiyle yapılan donanma, Napolyon’un Mısır’ı işgali yüzünden Rus-İngiliz desteğiyle Fransa’ya karşı kullanıldı. Rusya’nın yeni çarı Pavel’in Osmanlılarla barış politikası gütmesi, Osmanlıların Rusya ve İngiltere ile Napolyon’a karşı ittifak kurmasını kolaylaştırmıştı. Tarihçi Ahmed Cevdet Paşa bu durumu “ittifak-ı garibe” diye tarif eder. 1798 senesi itibariyle ezelî dost Fransa, düşman; ezelî düşman Rusya ise dost olmuştu. 1806’da Osmanlılar ve Ruslar tekrar savaşa girişene kadar Osmanlı-Rusya ittifakı sürdü. İbrahim Müteferrika’nın Deli Petro’yu Osmanlı ıslahatı için bir model kabul ettiğini belirtmiştik. Benzer şekilde düşünen bir başka isim Behiç Efendi idi. III. Selim’in tahttan indirilmesi sonucu Alemdar Mustafa Paşa’yı onu tekrar tahta geçirmek gayesiyle İstanbul’u basmaya ikna eden Rusçuk Yaranı’nın mensubu olan bu adam ıslahatçıydı. Diğer ıslahatnâme yazarlarının aksine o sanayileşmenin önemine dikkat çekmişti. Hatta yeniden kurulan kâğıthanenin bir süre nazırlığı görevini de yürütmüş ve Alemdar Mustafa Paşa’nın kısa sadareti esnasında defterdar atanmıştı (28 Temmuz-16 Kasım 1808). Yeniçerilerin nefret ettiği bu adam, 1812’de ele geçirilince katledilecekti. Belgelerde “hoppa ve havai” diye anılan Behiç Efendi’ye göre, “çok kolay bir şeyi bile on yılda öğrenmekten aciz, hayvan gibi idrakten yoksun Moskoflar” Deli Petro sayesinde 30-40 yılda 500 yıllık devletlerle boy ölçüşecek seviyeye gelmişlerdi. Öyleyse, medenisi şöyle dursun bedevîsi bile en zeki Frenkten daha akıllı olan Müslümanlar bilimde, sanayide ve askerî işlerde aynı yolu izlerlerse mutlaka onları geçerdi. O soğuk coğrafyada bile tekstil fabrikaları olabiliyorsa Osmanlı diyarlarında da elbet sanayileşme hamlesi başarılabilirdi.


Kısacası halk arasında yaygın Benî Esfer Rusların İstanbul’u bir gün ele geçireceği korkuları haricinde bu söylentilere ehemmiyet vermeyi Rusya’yı kalkınmada izlenecek örnek olarak görenler de vardı. Üstelik Ruslarla ittifak neticesinde kafalar bir hayli karışıktı. Hemen her sene tarihte bir ilk olmak üzere Rus Karadeniz filosu Boğaziçi’nde Yeniköy taraflarında demirleyip Akdeniz’e açılıyor ve pek çok Rus gemisi tamir görmek üzere Akdeniz’den Karadeniz’e geçiyordu. Rus savaş gemilerini görmek İstanbullular için vaka-i adiyeden olmuştu. III. Selim son zamanlarında Napolyon taraftarlığına meyledince eski müttefikler İngiltere ve Fransa’yı bir hayli kızdırmıştı. İngiltere İstanbul’a filo göndermiş (Şubat-Mart 1807), tehlike Napolyon’un diplomatik temsilcisi Fransız Sébastiani’nin yönlendirmesiyle alınan caydırıcı savunma önlemleri ve yoğun diplomasi ile savuşturulmuştu. 1806’da Osmanlılar Rusya ile savaşa tutuşunca, Ruslar boş durmayıp casusları aracılığıyla padişahın İngiliz donanmasını yeniçerileri katlettirmek için İstanbul’a kendisinin davet ettiği söylencesini yayarak III. Selim’i deviren isyanın çıkmasına destek vermişlerdi. Alemdar Mustafa Paşa, IV. Mustafa’nın yerine II. Mahmud’u tahta geçirip kendisini de sadrazam tayin ettirmişti. Memleket âyanlarını İstanbul’a davet edip Sened-i İttifak’ı kabul ettirdiği gibi “Sekbân-ı Cedîd” isimli yeni bir ordu kurması yeniçerileri kızdırmıştı. Alemdar Vakası’nda (Kasım 1808) Sekbân-ı Cedîd birlikleriyle günlerce İstanbul sokaklarında çatışan yeniçeriler de ıslahatçıların İstanbul’u Ruslara vermeye meylettiği tevatürünü yayıyorlardı.
Hulasa ıslahatçılar Müslüman ahalinin yaygın kıyamet söylencelerinden beslenen İstanbul’u kaybetme korkusunu ıslahat fikrini yaymak için kullanırken, Fransızlar ve Ruslar da aynı korkuyu çıkarları doğrultusunda halkı ıslahatçılara karşı kışkırtmak için sömürmüşlerdir.

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.