Rusya’nın agresif Balkan politikasının ideolojik arka planı: Osmanlı Balkanlar’ı kaybetti ama Rusya da kazanamadı
07:00, 28/04/2026, Salı • GZT Haber Merkezi

Rusya Çarlığı’nın sembollerinden biri olan Kızıl Meydan’ın 19. yüzyılın sonlarında çekilmiş ve sonradan renklendirilmiş bir fotoğrafı.
Agresif Balkan politikaları nedeniyle Rusya, bölgedeki savaşlarda yüzbinlerce askerini kaybetti. Sadece Kırım Savaşı’nda ulusal borç 108 milyondan 533 milyona fırlamış, 1878’de ise kâğıt para %31 değer kaybetmişti. Öyleyse tek kilometrekare toprak dahi kazandırmayan ve Balkanlar’da Rus nüfuzunun tesisine de hizmet etmeyen bunca savaşa değer miydi? Üstelik bunca fedakârlığa rağmen bağımsızlıklarını kazanan Balkan halkları, Avrupa devletlerini Rusya’ya tercih edeceklerdi. Görünen o ki 19. yüzyılda Balkanlar’daki politik oyunlarda Osmanlı kadar Rusya da kaybetmişti.
19. yüzyılda Osmanlı-Rus ilişkilerinin en önemli gündem maddesi gayrimüslim tebaanın siyasî ve hukukî durumuydu. Çarlık Rusya’sı bilhassa Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan (1774) sonra Ortodoks Hıristiyan tebaanın hamiliğine soyunmuştu. Bugünkü Romanya, Bulgaristan ve kısmen Sırbistan toprakları her Osmanlı-Rus savaşında Rus ordularının işgaline uğruyordu. İşgal sayesinde her savaştan sonra sıradan Rusların Ortodoks Balkan halklarına dair bilgi dağarcıkları genişliyordu. 18. yüzyılda Rusların radarına neredeyse sadece Rumlar takılırken 19. yüzyıl başlarında Sırplar ön plana çıkmış ve Edirne’nin işgaliyle sonuçlanan 1828-29 Rus Harbi’nde ise Bulgarlar “keşfedilmişti”.
19. yüzyılda Çarlık Rusya’sının en büyük diplomatik yanılgılarından biri Balkanlar’da kurulacak devletlerin kendilerini Türk boyunduruğundan kurtarıp özgürlüklerine kavuşturan Rusya’nın en sadık müttefikleri olacağını sanmaktı. Osmanlılarla her savaştan önce neşredilen harp ilanı beyannâmelerinde Rusya’nın hemcinsi ve mezhepdaşı olan Balkan halklarını himaye etme arzusu öne çıkan bir temadır. Rusya’nın meseleye duygusal yönden adanmışlıkları; Osmanlılarla giriştiği savaşlara orantısız büyüklükte harcamalar yapması, ordular yollaması ve nihayetinde mali sorunlar yaşamasına yol açmıştır. Gelgelelim, Balkan devletleri bağımsızlık kazandıkları vakit Rusya’dan ziyade Avrupa devletlerine yakınlaşmaya çalışacaklardı. Bağımsızlık mücadelesinde Rusya’nın askerî desteğinden memnun olsalar bile barışın tesisinden sonra ülkelerinde Rus nüfuzu görmek istemiyorlardı. Zira, Rus orduları barıştan sonra uzun süreler Eflak-Boğdan’dan çıkmak bilmiyorlardı. Osmanlı dâhilinden özerklik kazanan Balkan eyaletlerinin idarecilerine ağabeylik taslayıp türlü idarî ıslahat projeleri dayatıyorlardı. İlginçtir ki onca zafere rağmen Rusya Balkanlar’da Besarabya/Bucak (1812) hariç -ki Balkanlar olduğu şüphelidir- yayılmacılık emeli gütmemiştir. Bunun yerine halkın belli oranda temsiliyetine dayalı Avrupaî idare tarzına dayalı muhtar eyaletler kurulmasına ön ayak olmuştur. Bu eyaletler zaman içinde bağımsız ulus devletlere dönüştüler. Yerel Slav idareciler ve seçkinlerin kültürel düzeyde imrendikleri coğrafya ise Rusya’dan ziyade Avrupa’ydı.
Rusya’nın agresif Balkan politikasını eleştiren tarihçiler hep olmuştur. Geriye dönüp bakıldığında tek kilometrekare toprak dahi kazandırmayan ve Balkanlar’da Rus nüfuzunun tesisine de hizmet etmeyen bunca savaşa değer miydi? Balkanlar’daki savaş meydanlarında 1774’ten itibaren oluk oluk Rus köylüsünün kanı aktı. 1774-1878 arasında Rus ordularının toplam ölü ve yaralı sayısı milyonun üzerindeydi. Sadece Kırım Savaşı’nda ulusal borç 108 milyondan 533 milyona fırlamış, 1878’de ise kâğıt para %31 değer kaybetmişti. Bunca Rus fedakârlığına rağmen Balkan ulusları hiç de minnettar ve vefakâr değildi. Avrupa devletlerini Rusya’ya tercih ediyorlardı. Bulgaristan neredeyse bağımsızlığını kazanır kazanmaz Rus nüfuzundan ürküp Rusya’yla ilişkileri asgari düzeye indirirken Sırbistan 1886’da Bâbıâli’ye Rusya karşıtı bir ittifak dahi önermişti.
Soğuk Savaş döneminde Doğu Avrupa zoraki SSCB’nin nüfuz alanına girince Rus tarihçiler Rusya’nın Balkan macerasını yeniden mercek altına aldılar. Bu coğrafyadaki devletlerin Sovyet uydusuna çevrilmesini tarihsel süreçle gerekçelendirmek istemeleri doğaldı. Hâliyle, Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan ve Romanya’nın “Türk boyunduruğundan” halas edilip ulus devletlere dönüşmesinde Rusya’nın yadsınamaz katkısı daha çok vurgulanır oldu.

1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında gerçekleşen Varna Kuşatması’nı tasvir eden bu tablo, Alman asıllı Rus ressam Alexander Sauerweid tarafından yapılmıştır. 1836’ya tarihlenen tablo ressamın, Rus Çarı I. Nikolay’ın siparişi üzerine hazırladığı koleksiyonun bir parçasıdır.
3. Roma: Moskova ve Rumlar
Rusya’nın agresif Balkan politikasının ideolojik arka planı karmaşıktır. Evvela daha Moskof Knezliği devrinde (kabaca 18. yüzyıldan önce) Moskoflar, Moskova’yı “3. Roma” ilan etmişlerdi. 15. yüzyıldan itibaren rastladığımız bu görüşe nazaran Müslüman İstanbul “3. Roma” olamazdı. Zira din farklılığı bir yana Bizans hanedanı ile Moskof hanedanı arasında evliliğe dayalı akrabalık vardı. Öyleyse, 1453’ten sonra Ortodoks Moskova yeni Roma addedilmeliydi. Mezhep birliğinden dolayı İstanbul’daki Ekumenik patrikhane ile Moskova’daki patrikhane arasında iletişim kanalları her zaman açıktı. Unutmamak gerekir ki Osmanlılar tarihte ilk defa bir Grek Ortodoks patriğini bu yüzden asmışlardı. 1657 senesinde gerçekleşen idamın nedeni Patrik III. Partenios’un Moskof Çarı’nın idaresinde Bizans İmparatorluğu’nu yeniden canlandırmak gayesiyle Eflak Beyi Şerban Kantakuzen ile mektuplaştığı ithamıydı.
Bu devirde Osmanlı ricali, Eflak ve Boğdan beylerini güvenilmez buluyor ve Moskoflarla ortak hareket etmeleri ihtimalinden ürküyorlardı. 1683’te II. Viyana Kuşatması’nda alınan hezimetten sonra 16 yıl süren savaşlar esnasında Rum ruhbanından bazıları Osmanlı çöküşünün artık kaçınılmaz olduğunu öne sürüp Moskof çarları Petro ve tahtı paylaştığı ağabeyi V. Ivan’ı (1682-96) Ekumenik patrikliği özgürleştirmek için kutsal savaşa davet etmişlerdi. Türklerin devleti gazabullahı üzerine çekmişti ve heybetli Müslümanlık (busurmanstvo) siyaseten yok oluş yolundaydı. Davetin sahipleri sabık ekümenik Patrik Dionysios (1671-73, 1676-79, 1682-84, 1686-87, 1693-94) ve Eflak Prensi Şerban Kantakuzen, Sırp Patriği III. Arsenije Crnojeviç (1674-1706) idi. Daveti Moskova’ya götüren ise Aynaroz’da bulunan Aziz Pavel Manastırı’nın arhimandriti İsak idi. Gerçekten de Moskoflar Osmanlı karşıtı Mukaddes İttifak’a 1686’dan beri resmen üyeydiler ve 1695-1696 yıllarında iki sefer düzenleyerek meşhur Azak Kalesi’ni Osmanlılardan alıp tarihlerinde ilk kez Karadeniz kıyısına ulaştılar.

1762’de tahta oturan Rus Çariçesi II. Katerina’nın taç giyme töreni (Stefano Torelli, 1777).
1711’de Petro’nun Prut’ta hezimetiyle sonuçlanan sefer, meşhur Dimitri Kantemir’in idaresindeki Boğdan ile artık Rusya’ya dönüşmeye başlayan Moskof Knezliği’nin Osmanlı karşıtı fiilî ortaklığıydı. Eflak ordusu da voyvodanın muhalefetine rağmen Romanya’nın doğusuna inen Moskof-Boğdan ordusuna katılıp İbrail’in alınmasına yardım etmişti (13-14 Temmuz 1711). Balkanlar’a yönelik potansiyel Rus tehdidine karşı Osmanlılar bu savaştan sonra Boğdan ve Eflak voyvodalarını (hospodar) yerli hanedanlardan seçme usulünü terk edip İstanbul Fener’de oturdukları için Fenerliler (Fanaryot) denilen çoğu Rum kökenli olan soylulardan seçti. Bu iki prensliğin ordu kurması da yasaklandı.
Ruslar ve antik Grek hayranlığı
Tarihçi Taki, zaman içerisinde Rusların Balkan Slavlarını keşfetme sürecini incelemiştir. Sanılanın aksine Rusya dil, etnisite ve mezhep birliğinden dolayı tarih boyunca güney Slavlarını tanıyor değildi. Aydınlanma Çağı’nın meşhur çariçesi Alman II. Katerina, Rusya’nın Kırım’ı ele geçirip Osmanlılarla savaşı Tuna boylarına taşıdı (1768-1774 ve 1787-1792 savaşları). Onun devrinde Rusların nazarında Balkanlar’daki Hıristiyan tebaa her şeyden önce Grek-Ortodoks mezhebindendiler. Balkanlar’ı Rusya’da Slavlar değil, Grekler temsil ediyorlardı. Kırım ve civarında pek çok yerleşim yerinin Antik Çağ’daki Grekçe adları resmen kabul edildi. Buralara sultanın Grek tebaasından göçmenler yerleştirildi. Gerçi aynı dönemde Karadeniz’in kuzeyinde Sırp göçmenlerden oluşan Yeni Sırbistan (merkezi Elizavetgrad) da kurulmuştu. Kyiv’de 1632’de kurulan bir akademiye Sırp, Bulgar ve Rum öğrenciler rağbet ediyorlardı. Ancak Sırpların Rusya’da etkinliği bu dönemde sınırlı kalmıştır (Le Donne, 114-17, 212).
Rus tâbiyetine geçen Rumlar hem tüccar hem de Karadeniz filosunda denizci olarak Rusya’ya büyük hizmetlerde bulundular. Katerina’nın meşhur Grek Projesi, Rusların Balkanlar’a evvela zamanında Bizans’ın parçası olmuş bir yer nazarıyla baktıklarının delilidir. Projeye göre Karadağ, Bosna, Sırbistan Habsburglara bırakılırken bugünkü Bulgaristan canlandırılacak Grek İmparatorluğu’na eklenmekteydi. 1768-1774 Rus Savaşı’nda Karadağ’da ayaklanma çıkarmak için cılız bir Rus girişimi olmuştu, ancak asıl savaş planı Rumların ayaklandırılmasıydı. Hulasa Balkanlar Ruslar için evvela bir Grek dünyasıydı. Etnik, dilsel ve yerel farklar Rusların pek dikkatini çekmiyordu.

Bugün Kosova sınırları içinde kalan İpek şehri yakınlarındaki İpek Patrikhanesi, yüzyıllarca Sırp Ortodoks Kilisesi’nin ruhanî merkezi olmuştu.
Rusların Slavları keşfi: Sırp isyanı
İhtilal Fransa’sı ve Napolyon’la girişilen koalisyon savaşları (1792-1815) Rusların Balkan Slavlarına odaklanmaya başladığı dönemdir. Sırpların tarihî koruyucusu aslında Habsburglardı. Daha 1690’larda ve 1737’de yüz binlerce Sırp savaş esnasında Habsburg tarafını tuttuklarından dolayı cezalandırılacakları korkusuyla adını zikrettiğimiz Sırp Patriği III. Arsenije ve IV. Arsenije’nin örgütlemesiyle sınırı geçip Habsburg diyarlarına göç etmişlerdi. Bu nedenle Sokullu Mehmed Paşa’nın 1557’de canlandırıp başına kuzenini geçirdiği İpek merkezli patriklik Bâbıâli’nin gözünden düştü. Piskoposluklara Rum ruhbanı atandı ve 1766’da lağvedildikten sonra da yetki alanı tamamen ekümenik patrikliğe devredildi.
Habsburg ordusunda savaşmalarına rağmen 1791’de Osmanlılarla savaşı bitiren Ziştovi Antlaşması’nda Sırpların durumlarına değinilmemişti. Hayal kırıklığı içerisinde Habsburglar yerine Rusya’ya yönelmeleri bu olaydan sonradır. Diplomatik soruna dönüşen Pazvandoğlu Osman’ın Vidin’de isyanı, ona karşı III. Selim’in Sırp reayayı silahlandırması ve devamında gelen Kara Yorgi’nin önderliğindeki Sırp İsyanı (1804-1813) Slavlar hakkında Rus farkındalığı oluşturmuştu. Şöyle ki, Çar Pavel (1796-1801) Mısır’ı işgal edecek olan Tolun’daki filonun aslında ya Karadeniz’e çıkıp Kırım’a saldıracağını veyahut da Adriyatik’teki limanlardan Balkanlar’ı işgal edip Tepedelenli Ali Paşa ve Pazvandoğlu Osman ile birleşerek Rus topraklarına saldıracağını var sayıyordu. Kimsenin Fransız filosunun nereye gideceğini son ana dek kestiremediği bir ortamda korkularında haksız sayılmazlardı. Osmanlılar da zaten bu filonun Bosna, Karadağ ve Mora taraflarına saldırmasından korkuyorlardı. Dolayısıyla, Fransız filosu henüz işgal ettiği Malta’dan İskenderiye’ye yelken basmadan önce Ruslar ve Osmanlılar, Fransa karşıtı bir ittifakın ön görüşmelerini yapmaya başlamışlardı bile.

1796’da ölen II. Katerina’nın yerine tahta geçen Rus İmparatoru I. Pavel’in bir portresi.
O sırada Kaptanıderya Küçük Hüseyin Paşa Vidin’de Pazvandoğlu Osman’ı kuşatmıştı. Napolyon’un Mısır’ı işgali yüzünden bu harekât derhâl sonlandırılınca Vidin meselesi çözümsüz kalacaktı. Bâbıâli’nin takip ettiği Avrupa gazeteleri devamlı Sırp isyanı hakkında haberler yayınlıyorlardı. 1805’te Austerlitz Zaferi’nden sonra Fransa’nın Bosna ve Hırvatistan taraflarında sahil şeridini fiilen işgal etmesi, Rusya ve Bâbıâli’yi Napolyon’un her an Sırbistan’a sarkabileceği endişesine sevk ediyordu. Fransa’da ise Rusofobi ile koşut bir Sırbofobi oluşmuştu; zira bağımsız veya özerk Sırbistan’ın Rus çıkarına hizmet edeceği aşikârdı. Fransa her ne pahasına olursa olsun Sırp isyanının bastırılmasını istiyor ve askerî yardım dahi teklif ediyordu. Viyana, birkaç sene önce Sırp asilerin destek talebini zaten reddetmişti. Rusya ise Osmanlılarla ittifak hâlinde olduğundan 1804-1806 arasında asilere ancak nasihat vermekle yetinmişti.
Osmanlı-Rus savaşı çıkınca (1806-12) işler değişti ve Rusya Sırplarla ittifak kurdu. Ne var ki Slobozia Mütarekesi’nde (1807) Sırpların durumuna değinilmemesi müttefikler arasında güven bunalımı yarattı. Sırp isyanının bastırılamaması Bâbıâli’nin uluslararası arenada itibarını zedeleyen çok önemli bir hadiseydi. Nihayet, Sırp asilere karşı Nizâm-ı Cedîd birliklerini gönderme teşebbüsü III. Selim’in saltanatına ve hayatına mal olacaktı. Kısacası, Osmanlı-Rus-Fransa diplomasisinde iki öne çıkan meseleden biri Sırbistan’ın durumuydu (diğeri ise Karadeniz’in Fransız ticaretine açılması meselesidir).

1876-1878 Osmanlı-Sırp Savaşı sırasında Sırpların Mramor denilen bölgede Osmanlı kuvvetlerine düzenlediği saldırıyı tasvir eden bir illüstrasyon.
Mütarekeden sonra 1809’da savaş yeniden başladığında Sırplar zor duruma düştüler. İsyanın bastırılmasını 1810’da yetişen Rus ordusu önledi. Fakat, 1812’de imzalanan Bükreş Antlaşması’nda Sırpların durumu muğlak bırakıldı (8. madde). Fransa ile savaş yaklaşmaktaydı ve Rusya asi Sırpların durumunu tartışmak için müzakereleri uzatamazdı. Bu durum Sırpları hayal kırıklığına uğrattı. 1813’te Osmanlılar Belgrad’ı asilerin elinden alarak birinci isyanı bitirdiler. Ancak, 1815’te Miloş Obrenoviç önderliğinde başlayan ikinci Sırp isyanı neticesinde 1816’da fiilen özerk Sırp Prensliği kuruldu. 1826’da Akkerman Sözleşmesi, Bükreş Antlaşması’nın ilgili muğlak maddesine atıfla Bâbıâli’den taahhüt ettiği üzere Sırp meselesini bir Sırp heyetiyle çözüme kavuşturmasını şarta bağladı. Sırbistan üzerinde âdeta Rus himayesi kurdu (5. madde.). Gelgelelim, II. Mahmud ancak Ruslar Edirne’yi işgal edip Edirne Antlaşması’nı (1829) dayattıktan sonra 1829, 1830 ve 1833 tarihli üç ayrı hatt-ı hümâyunla Sırbistan’ın özerkliğini tanıdı (1830).
Slavofillik akımı
Rusya 18. yüzyıl boyunca Ortodoksluğun genel referans noktasını oluşturması ve Antik Grek hayranlığı sebebiyle güney Slavlarına pek ilgi göstermemişti. 19. yüzyılın ikinci yarısında Panslavizme evrilecek olan Slavofil düşünce akımı da Rusların Balkan Slavlarını keşfetmesinde önemliydi. Slav-perverlik Rus tarihinin Deli Petro ile başlamadığı, modernleşmek için Avrupalılaşmanın şart olmadığı, engin Slav kültürünün tarihte müstesna bir yeri olup Avrupa medeniyetine bir alternatif oluşturduğu gibi tezler öne sürüyordu. Slav-perverliğin bir yönü ise Rus münevverinin Balkanlar’daki Slav varlığını (Yugoslav: güney slavları) keşfedip onunla duygusal bağ kurmasıdır. İlk fark edilen Slavlar isyandan dolayı Sırplar idi. “Türk boyunduruğunda” zulme gark olmuş Sırp imajı 1804’te Sırp diyarlarını gezen A. I. Turgenev ve A. S. Kaisarov’un seyahatnâmeleri ile Rus aydınının imgelem dünyasına girdi. Sırp isyanı Yugoslavın Türk zulmüne başkaldırışının simgesiydi. Rus basınında asilerin önderi Kara Yorgi misli görülmemiş bir özgürlük savaşçısıydı. Asırlarca Türklerin siyasî zulmü ve Greklerin sosyo-ekonomik ve kültürel zulmü yüzünden fakir ve cahil kalmış Sırplar Rusya’da vahşi soylu gibi görülüyorlardı.
Sırpların 1820’lerde Grek isyanına katılmamaları Rus halkı arasında merak uyandırdı. Konu hakkında yazılanlar sayesinde Rus kamuoyu mezhep birliğinin görünüşte olduğu ve gerçekte Slavlar ve Rumlar arasında geçmişe dayalı husumetin hüküm sürdüğünü yavaş yavaş idrak ettiler. A. M. Spiridov Bükreş’teki Rus konsolosu (1817-1821) olduğu için Filiki Etarya’nın önderi İpsilanti’nin Bükreş’te fitilini ateşlediği Rum isyanını yakından teşhis etme fırsatı edinmişti. 1825’te konuya ilişkin yazdığı makale Panslavist fikirleri içeren ilk eserlerdendir. Spiridov, Rum-Slav husumetinin kökenini Bizans devrinde aramıştır. Bizans İmparatorluğu’nu silahlarıyla savunanlar hep Slavlar olduğu hâlde, ahlâkî yozlaşmadan kıvranan Rumlar onları kıskanıp silahsızlandırmış ve önemsizleştirmişti. Bunun bedelini 1453 yılında imparatorluklarını Türklere kaptırarak ödemişlerdi. Ne var ki kurnaz Rumlar, yeni efendileri Türklerin suyuna gidip eski güçlerini korurken onları Slavlara karşı kışkırtmaktan da geri durmamışlardı. Türklerin desteğiyle asırlar boyunca Rumlar, güney Slavlarına hükmetmeyi becerdiler ve nihayet 1711’den sonra kendilerini Eflak-Boğdan hospodarları dahi seçtirdiler. Vuk Karadziç gibi Sırp edipler de o dönemde Spiridov’dan farklı düşünmüyorlardı. Özellikle Rum ruhbanın kilise teşkilatındaki ağırlığı, elit konumları tekeline alması kızgınlık nedeniydi. Kısacası, güney Slavları Türk-Grek iş birliği neticesinde cahil ve fakir kalmışlardı. Yeri gelmişken “Sırp ihtilali” tabirini Vuk Karaziç ile 1829’da ortak kitap yazan namlı Prusyalı tarihçi Leopold von Ranke’nin bulduğunu belirtelim: Die serbische Revolution (Rajić, 144).

Topkapı Sarayı Müzesi koleksiyonunda yer alan Sultan II. Mahmud’un bir portresi. Sağda; İtalyan mizah dergisi Il Papagallo’nun 30. sayısında yayınlanan karikatürde 1778 Berlin Antlaşması’yla değişen güç dengeleri hicvedilmiş.
Slavofil düşünce cehalete olumlu anlamlar da yüklemiştir. Cehalet sayesinde Sırplar kadim meziyetlerini koruyup Rumlar gibi yozlaşmadılar. Örneğin, güya Sırp soyluları Osmanlı fethi zamanında ülkeyi terk ettikleri için Müslümanlaşmaktan kurtulmuşlardı. Böylece halka kötü örnek oluşturmadılar. Oysa, Bosna’da soylular Müslüman olunca halk da onları takiben din değiştirmişti. Avrupa’da barışın Viyana Kongresi’yle (1815) tesisinden sonra Rus kamuoyunda ilgi Rumlardan Sırplara kayıyordu. Kadim çağların erdemini artık Rumlar değil, Sırplar temsil ediyorlardı. Cehalet demek modern zamanların yozlaştırıcı etkilerine maruz kalmamak demekti. Edirne Antlaşması’nı (1829) takiben Sırbistan’ın askerî topografik haritasını çıkartmak için bölgeye gönderilen Rus subaylardan A. G. Rozalion-Soshal’skii, yakından teşhis ettiği basit Sırp ile Truva Savaşı zamanındaki Greklerin gelenek ve değerlerinin çok ortak noktası olduğu izlenimine kapılmıştır. Bu çağda Rusların gözünde Sırp kişisi aynı anda klasikçilerin İlyada Destanı bağlamında geliştirdiği erdemli kahramanı, Rousseau’yla özdeşleştirilen cehaletin romantize edilişine dayalı soylu vahşiyi ve dindarların beklentisine uygun şekilde inancından taviz vermez bir Ortodoks’u temsil ediyordu. 1828 Rus taarruzunun planlarını yapan Hans von Diebitsch, daha 1821’de 6 yıl önce Paris’in işgaliyle sonuçlanan hızlı Rus seferinden aldığı ilhamla 8 ayda İstanbul’u ele geçirmeye yönelik bir tasarı geliştirmişti. Planda bir kol doğruca İstanbul’a yürürken ikinci bir kolun da Sırbistan’a girmesi ön görülüyordu (Le Donne, 172).

Atina’da Kolonaki Meydanı’ndaki anıt üzerinde yer alan, Filiki Eterya’nın sadakat yemini.
Kırım cephesiyle özdeşleşen Osmanlı-Rus Savaşı’na (1853-56) dek Sırplar, Rus kamuoyunda tüm Balkanlar’ı temsil ediyordu. Grekler hızla gözden düşmüştü. Rusya Viyana Kongresi’nin açtığı Restorasyon Devri’nin ruhuna uygun olarak statükoyu korumak gayesiyle her türlü “liberal” ihtilale karşı çıkmaktaydı. Uzun bir süre Rum isyanını gayrimeşru gördükten sonra Fransız-İngiliz müdahalesinin kaçınılmaz olduğuna kanaat getirip bu devletlerle ortak hareket etmişti. Tarihçi Ahmed Cevdet Paşa, İngiltere’yi Rum isyanına destek verdiği için kınarken Rusya’yı da desteklemediği için övmüştür. Genç Yunanistan için ise kendi istikbali için İngiltere ve Fransa’ya yaklaşmak daha hayırlı duruyordu. Rumların yerine Sırpların Balkanlar’ı temsil etmesi 1830’lardan sonra hız kesti. Zira, Rus orduları ilk kez son savaşta Edirne’ye ulaşmak için günümüzdeki Bulgaristan’ı baştan sona kat etmiş ve doğrudan Bulgarlarla tanışmışlardı. Köylü Rus askeri Slav kardeşinin kurtarıcısı olarak geldiği diyarlarda Bulgar köylerinin kendi köyünden daha gelişmiş ve müreffeh olduğunu şaşkınlıkla fark etmiştir. Öte yandan Balkanlar’ın Sırplardan ibaret olmadığını anlamıştır. Öncesinde Rusların gözünde Bulgarlar o denli önemsizdi ki Mart 1828’de Rusya’nın talebi üzerine Balkanlar’ın siyasî taksimatı hakkında rapor yazan Yunanistan devlet başkanı (sabık Rus hariciye nazırı) Ioannis Kapodistrias, Bulgaristan’ı Sırbistan Krallığı’na katmayı uygun görmüştü.

Kırım Savaşı’nda işler hızla değişti. Bir kere Sırbistan ve Karadağ’ın savaşta tarafsız kalmaları Rusya’yı hayal kırıklığına uğrattı. İkincisi savaştan yenik ayrılan Rusya için bundan böyle Yunan, Sırp, Bulgar ve Rumenlerle ilişkisinde temel belirleyici Osmanlı ile çatışma değil, Britanya ve Avusturya-Macaristan ile diplomatik mücadele olacaktı. Öyle ki 93 Harbi’nde Rus orduları Yeşilköy’e dek geldiği hâlde Rusya barış şartlarını Osmanlılara dikte edememiş ve Berlin Konferansı’nda nispeten küçültülmüş bağımsız bir Bulgaristan’a razı olmak zorunda kalmıştı. Fakat bu yeni Slav ulus devleti de tıpkı Yunanistan, Sırbistan ve Romanya gibi hızla yüzünü Rusya’dan Batı’ya çevirecekti.

1814-1815 tarihlerinde düzenlenen Viyana Kongresi’nin son etabını tasvir eden bu gravür, Fransız sanatçı Jean-Baptiste Isabey imzasını taşıyor.
Sırp isyanının mirası
Osmanlıların resmî görüşünde Sırplar Avrupa devletlerinden “yüz buldukları” için ayaklanmışlardı. Zamanla gayrimüslim tebaa ne zaman ayaklansa işin ardında dış mihrak aramak devlet erkanında bir reflekse dönüştü. İsyanların içteki şartlardan kaynaklanmış olabileceği fikri resmî söylemde ikinci plana atılmıştır. Devlet ve devletçi Müslüman-Türk seçkininin gözünde Sırplar, Grekler, Bulgarlar içlerindeki birtakım “haşeratın” dış mihraklardan yüz bulması sonucu ayaklanıyorlardı. Kendilerince erdemli ve saygın değerleri olamazdı. En fazla eşkıyalık ve haydutluk peşinde koşan ayak takımı olabilirlerdi. Ulusal bağımsızlık hareketlerinin taşra kökenli olması bu görüşü beslemiş olsa gerektir. İsyanlar silahlı gücünü büyük oranda kırsal alandaki haydutlardan devşiriyorlardı. Pazvadoğlu Osman’ın teşvikiyle Belgrad Paşalığı’nda gücü artan baskıcı yeniçerilerin simgelediği Müslüman toprak sahibinin vergi taleplerine karşı Hıristiyan köylünün tepkisini ifade ediyorlardı. Bu hâliyle özünde milliyetçi karakter barındırmıyorlardı. Uzun soluklu Sırp isyanı, Osmanlıların bu retoriği geliştirmesinde etkili olmuştur ve günümüzde bile dış mihrak argümanı Türkiye’de genel kabul görmektedir (Boyar, 48, 66, 76-77; Gürpınar, 24-25, 161).

Prusyalı tarihçi Leopold von Ranke’nin (sağda), Vuk Karadziç ile beraber yazdığı Die serbische Revolution kitabının ilk baskısının kapağı (1829). “Sırp ihtilali” kavramı literatüre bu kitapla girmiştir.
Osmanlı Devleti Viyana Kongresi’ne neden katılmadı?
Tarihçi Ahmed Cevdet Paşa, Viyana Kongresi’ni (1815) denge politikasına dayalı devletler arası hukuku yeniden tesis etmek üzere toplanmış tarihte eşi olmayan bir kongre olarak sunar. Ona göre Osmanlılar gerek iç işlerindeki karışıklıklardan kafalarını kaldırıp dış işlerine bakamadıklarından gerekse III. Selim devrinin katledilen ricalinin yerine yenisinin konulamamasından dolayı bu kongreye murahhas göndermemişti. Şayet 1815’te Viyana Kongresi’ne katılsalardı 1856’dan çok daha önce Avrupa devleti statüsüne kavuşup denge politikasında daha sağlam bir yer edinebileceklerini ima eder. Böylece “Rum Fetreti” ve Rus Savaşı’nın (1828-29) feci sonuçlarından kaçınmak da belki mümkün olabilirdi. Osmanlıların Avusturya şansölyesi Metternich’in davetine rağmen Viyana Kongresi’ne niye katılmadıkları hep bir tartışma konusu olmuştur. Anlaşılan, Sırpların Viyana’ya bir heyet göndermesi Bâbıâli’nin gözünü korkutmuştu. Murahhas gönderirlerse Rusların Sırp heyetini koruyup Edirne Antlaşması’nda vaat edilen Sırp özerkliğini uygulama konusunda Osmanlı murahhasını sıkıştırmaları söz konusu olabilirdi.
Reisülküttap Halet Efendi 1808’de Sırbistan bağımsızlık kazanırsa ne kadar Rum ve Bulgar varsa padişahın reayası olmaktansa Sırbistan’a göç etmeyi tercih ederlerdi. Yani, Sırp isyancılara taviz vermek Balkanlar’da Osmanlı idaresinin çöküşünü başlatmak demek olurdu (Yenidünya-Gürgen, s. 175). Bir görüşe göre 1856’da toprak bütünlüğünün Avrupa devletleri tarafından onaylanmasını olumlu karşılayan Bâbıâli, 1815 itibarıyla bu durumu Avrupa devletlerinin koruması altına girmek olarak yorumlamıştı. Her hâlükârda bir türlü çözülemeyen Sırp meselesi Osmanlıların Avrupa tarihinin akışını belirleyen bu muazzam kongreye katılmasına engel olmuştu.

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.