Yahudilerin cenneti mi, yoksa cehennemi miydi? Siyonizmin meşruiyet arayışlarında Endülüs

Kahraman Şakul
Kahraman ŞakulDerin Tarih Dergi Yazarı
10:00, 28/11/2025, Cuma • GZT Haber Merkezi
Yahudilerin cenneti mi, yoksa cehennemi miydi? Siyonizmin meşruiyet arayışlarında Endülüs

Altı Gün Savaşı’na (1967) dek Yahudi-Arap ilişkilerinin tarihine rengini veren yaklaşım Endülüs efsanesi olmuştu. Aslen Yahudi ediplerin imal ettiği bu efsaneyi Müslüman Arap edipleri kendi amaçları doğrultusunda sahiplendiler. Yahudiler Endülüs sopasıyla Avrupa anti-simitizmini dövmüşlerdi. Onlar ise Siyonizm ve İsrail’i Endülüs efsanesi ile yermek istiyorlardı. Meselenin uzmanı tarihçi Cohen ise 20. yüzyılda uydurulan Endülüs cehennemi gibi 19. asırda icat edilen Endülüs cenneti de efsaneden ibaretti.

Aydınlanma hareketi 18. yüzyılda Avrupa’daki her kesim gibi Yahudileri de etkiledi. İngilizce Enlightenment, Fransızca Eclaircissement ve Almanca Aufklärung adını alan hareketi Yahudi düşünürler asrın sonlarına doğru Haskala (İbranice sekhel: akıl, mantık) adıyla uyarladılar. Kültürel ve entelektüel dönüşüme ayak uydurmayı savunan bir hareketti Haskala. Gerek geleneksel Yahudi dindarlığıyla gerekse seküler asimilasyonculukla arasına mesafe koyarak, ılımlı bir entegrasyon çizgisini savunuyordu. Yahudiler tâbi oldukları devletin sadık vatandaşları olmalıydılar. Şair Judah Loeb Gordon’ın (1830-92) dizelerine yansıyan “sokakta birey, evinde Yahudi” anlayışını benimsediler.

Yahudi asıllı Polonyalı ressam Maurycy Minkowski’nin ”Pogromdan Sonra” tablosu (1910)
Yahudi asıllı Polonyalı ressam Maurycy Minkowski’nin ”Pogromdan Sonra” tablosu (1910)

Haskala’nın Almanya ve Fransa’da önde gelen düşünürleri Moses Mendelssohn (1729-1786), Naftali Herts Wessely (1725-1805), Isaac Abraham Euchel (1756-1804) ve Fransa’da Berr Isaac Berr de Turique (1744-1828) idi. Kendilerine Yahudi demiyor, Alman veya Fransız olduklarını vurguluyorlardı. Dini, vicdan ve rasyonel ahlak düzleminde tanımlayıp Yahudiliği akıl ve hoşgörü ile uzlaştırmayı amaç edinmişlerdi. Kabala ve mistik geleneği çağdaş akılcılıkla bağdaşmadığı gerekçesiyle eleştirmişlerdi. Görüşlerini tarihselleştirme gayesiyle Endülüs tarihine uzanan bu düşünürler, meşhur Yahudi âlim Musa bin Meymun’un (Moses Maimonides, 1138-1204) rasyonalizmini kendi çağlarının Aydınlanmacı deizmiyle sentezlemeye girişmişlerdi. Bu çabanın somut hedefi dinde reform ile Yahudi bireyin gettodan çıkıp halka karışmak suretiyle özgürleşmesiydi.

Avrupa’da Yahudilere yönelik eşitlikçi yasalar Haskala için bir umuttu. İmparator II. Joseph tüm Habsburg diyarlarında geçerli olmak üzere 1782’de hoşgörü fermanını ilan etmişti. Devrimci Fransa 1791’de Yahudilere kanun önünde eşitlik vermişti. Napolyon Bonapart ise 1807’de eşit vatandaşlık ilkesini tanıyan Yahudi Fermanı’nı duyurmuştu. Napolyon, Yahudilere “Musa’nın dinini takip eden Fransızlar” diyerek tüm tebaasını eşit gördüğünü belli etmişti. Alman diyarlarında ise Yahudi aleyhtarı şiddet eylemleri 1830’lara dek sürmüştür. Yahudiler Alman diyarlarında Doğulu yabancı kabul edilmekteydiler ve Alman olabilmeleri için evvela Hıristiyan olmaları gerekiyordu. Onlara yönelik evlilik, iskân, meslek seçimindeki kısıtlamalar ancak 1870’lerde kaldırılacaktı.

Anicet Charles Gabriel Lemonnier’in tablosunda Aydınlanma düşüncesinin öncü isimleri 1755’te Madame Geoffrin’in salonunda Voltaire’in bir eserini müzakere ediyorlar.
Anicet Charles Gabriel Lemonnier’in tablosunda Aydınlanma düşüncesinin öncü isimleri 1755’te Madame Geoffrin’in salonunda Voltaire’in bir eserini müzakere ediyorlar.

Haskala taraftarları (maskilim), gettocu Yahudi yaşamından sıyrılmak için çağdaş öğretimi savundular. Yahudiler içinde yaşadıkları toplumun dilini öğrenip modern bilimleri keşfederek Yahudilikle özdeşleştirilen meslekler yerine başka meslekler edinmeliydiler. Eğitim-öğretimi önceleyen bu anlayış somut ifadesini birkaç kuşak sonra Alliance Israélite Universelle’in (Evrensel Yahudi Birliği) kurulmasıyla buldu. 1860’ta Paris’te kurulan birlik, Batı Avrupa’da şekillenen Haskala’yı doğuya taşımayı, eğitim yoluyla toplumsal ilerleme sağlamayı ve Fransızca dilini kültürel taşıyıcı unsur hâline getirmeyi amaçlamıştı.

En büyük rakibi Hasidizm

1850’lerde Haskala’nın sıkleti Doğu Avrupa’ya ve Rusya’ya kaydı. Burada en büyük rakibi kendisi gibi Aydınlanma Çağı’nda ortaya çıkan ve Batı Ukrayna’dan tüm Doğu Avrupa’ya yayılan Hasidizm idi. İsrail Ben Eliezer’in (1700-1760) kurduğu hareket dinî muhafazakârlığı ve sosyal izolasyonu savunan geleneksel dindarlığı savunuyordu. Haskala’nın sekülerleşme çağrısını tehdit kabul ediyordu. Şöyle ki Isaac Ber Levinson’un (1788-1860) öncülüğündeki Haskala geleneksel Yahudi toplumunu dönüştürmek için Çarlık Rusya’sından bilfiil destek görmekteydi. Yahudiler geleneksel kıyafetleri terke zorlanıyor, erkekler sakallarını kesmeye teşvik ediliyor, geleneksel Yidiş dili Yahudi gettolarının Almancası diye horlanıp yerine İbranice kullanılması savunuluyordu. Haskala okullarında Almanca, Rusça ve fen bilimleri öğretilmekte, bireyselleşme ve sekülerleşme fikirleri telkin edilmekteydi. Batı Avrupa’da birkaç kuşak içerisinden geleneksel Yahudi kimliğinden sıyrılmış tahsilli Yahudi gençleri kayda değer bir görünürlük kazanırken Haskala, Doğu Avrupa Yahudileri (Aşkenaz Yahudileri) arasında tüccarların ve bankacıların mali desteğine rağmen Hasidizm kadar yayılamadı.

Hasidizm’in kurucu metinlerinden Shivchei HaBesht’in kapağı (Kapust, 1885 baskısı).
Hasidizm’in kurucu metinlerinden Shivchei HaBesht’in kapağı (Kapust, 1885 baskısı).

Haskala bu hâliyle Yahudiliğin ıslahını hedefliyordu. Tanrı’nın tarihe müdahalesi, İsrail’in seçilmişliği ve Mesihî kurtuluş gibi inançları kuşkuyla karşılıyordu. Kuşkularını Osmanlı tebaasından Sabetay Sevi’nin 1650’lerden sonra başlattığı hareketin başarısız olmasıyla gerekçelendirmekteydiler. Onlara göre Yahudiliğin kurtuluşu ilahî değil, tarihsel ve politik süreçlerle mümkün olabilirdi. Ne var ki 19. yüzyılın son çeyreğinde Avrupa’da anti-semitizmin hortlaması ve bilhassa Çar II. Aleksandr’a 1881’de düzenlenen suikastın ardından Doğu Avrupa’yı saran Çarlık destekli Yahudi karşıtı şiddet dalgası (pogrom) Haskala hareketinin sonunu ilan etti. Tahsilli Yahudiler artık gettodan çıkıp çağdaş eğitim almak yoluyla topluma öz kimliklerini kaybetmeden entegre olamayacakları fikrine kapıldılar. Pek çok Haskala taraftarının gözünde Siyonizm daha gerçekçi bir alternatif olarak belirdi.

Leon Pinsker’ın (1821-1891) oto-emansipasyon (kendini ıslah etme) ve Hibbat Zion (Siyon Sevgisi) hareketi, seküler milliyetçiliğe dayanan Siyonizm ideolojisinin düşünsel temelini attı. Onun tabiriyle Yahudiler her yerde misafirdiler. Yahudilikte dinî dogmaların yerini rasyonel inancın alması, teokratik izolasyon yerine toplumsal entegrasyonun hedeflenmesi iyiydi, ancak çözüm entegrasyonda değil, Yahudilerin Avrupa’nın dışında kendi modern ulus devletlerini kurmalarıydı. En ideal yer Filistin olsa bile şart değildi. Meşhur Yahudi Devleti (1895) kitabını yazan ve Siyonizmin babası olarak kutsanan Theodor Herzl de farklı düşünmüyordu. İlla da Filistin’e dönüş şart değildi. Fakat, Yahudi ulus devletinin resmî dini Yahudilik olsa bile laik hukuk uygulaması ve uluslararası arenada tanınması vazgeçilmez hedeflerdi.

Dinde reform ve kültürel yenileşme olarak başlayan Haskala, çağdaş öğretim yoluyla geleneksel Yahudi kimliğinden uzaklaşan seküler Yahudi bireyini yaratarak Siyonizme zemin hazırladı. Geleneksel Yahudiliğin Mesihçi kurtuluş inancını (Vadedilen Topraklara dönüş mefhumu) benimsemeyip dünyadaki diğer uluslar gibi Yahudilerin de kendi vatanları olması gerektiğini savunacaktı. Devlette laiklik, toplumsal yaşamda sekülerlik ve evde Yahudi kültürü çağdaş Yahudi bireyin değerler manzumesini oluşturuyordu.

Hasidizm’in kurucu metinlerinden Shivchei HaBesht’in kapağı (Kapust, 1885 baskısı).
Hasidizm’in kurucu metinlerinden Shivchei HaBesht’in kapağı (Kapust, 1885 baskısı).

Bir sorunun icadı: Yahudi Meselesi

Aydınlanma Çağı’nın rasyonalizmi Newton’ın yeni biliminden esinlenmişti. Evrenin saat metaforu ile açıklanması bir yönüyle sekülerizmin başlangıcı kabul edilebilir. Şöyle ki, Tanrı bir saat ustası gibi evreni imal etmişti. Evren bir saat gibi kendi kendine tıkır tıkır çalışıyordu. Fizik yasaları işlediğine göre Tanrı’nın dünyevî işleyişe karıştığı inancı yersizdi. Toplum, siyaset ve ekonomi de makine/saat mecazı ile açıklanmalıydı. Tâbi oldukları genel geçer (evrensel) yasalar keşfedilmeyi bekliyordu. Bu hâliyle modern çağ Avrupa’da her konunun çözülmesi gereken bir “mesele” gibi ele alındığı bir çağa dönüştü. 19. yüzyılda fizik bilimi mecaz bayraktarlığını yükselen yıldız biyoloji bilimine bıraktı. Artık devletler de toplumlar da canlı organizmalara benzetiliyordu. Onlar da hastalanabilirlerdi. Öyleyse çeşitli tedavilerle iyileştirilmeleri gerekirdi. 1840’lardan itibaren dolaşıma sokulan “Hasta adam Osmanlı” ve “Şark Meselesi” tabirleri bu yaklaşımın tipik örnekleridir.

Bugün bile rağbet gören 2x2=4 mecazı sosyal meselelerin tıpkı matematik gibi tek ve kesin çözümü olduğu ön kabulünü geniş kitlelere benimsetmiştir. Dostoyevski bu yaklaşımı Yeraltından Notlar’da hicveder. İnsanın şahsi çıkarını onu refah ve mutluluğa yönelten akılcılıkta bulanlar ve insan iradesinin bu amaca yönelik matematik formülasyonlarıyla belirlenmesi gerektiğini savunanlar vardı. Dostoyevski ise insanın refah kadar ıstırap çekmeyi de sevebileceğini ve bireyin çıkarının kesin formüllerle saptanamayacağını dile getiriyordu: “Bana göre iki kere iki sadece küstahlıktır efendim. İki kere ikiyi yolumuzun ortasında külhanbeyi gibi durmuş, elleri belinde, ortalığı tükürüğe boğarken düşünüyorum. İki kere iki dördün üstünlüğünü kabul ediyorum elbette; fakat her şeyi hoş görmeye karar verdikten sonra, iki kere ikinin beş etmesinden bile hoşlanmak mümkündür.”

1966’da tarihçi Jacob Toury “Yahudi Meselesi” tabirinin ilk kez ne zaman kullanıldığını merak edip araştırınca 1830’lardan önce böyle bir slogana rastlanmadığını fark etmişti. Yahudi Meselesi (Judenfrage) Prusya’da Yahudilere eşit haklar tanınması hakkındaki tartışmayla ilişkili olarak icat edilmişti. İlginçtir, Karl Marx 1843’te “Yahudi Meselesi Hakkında” isimli bir inceleme yayınlayarak meseleyi teorik düzeyde reddetmiştir. Ona göre bir soruyu formüle etmek onun çözüm yolunu dayatmaktaydı. Öyle ya, sorun varsa çözüm de var! Hâliyle, Yahudiliği mesele olarak gören zihniyet meselenin çözümünü ister istemez Yahudi karşıtlığında bulacaktı.

Elhamra Sarayı’nı modern dönemde dünyaya tanıtan ABD’li yazar Washington Irving, Sunnyside’da dostlarıyla edebî bir sohbette (Christian Schussele, 1864).
Elhamra Sarayı’nı modern dönemde dünyaya tanıtan ABD’li yazar Washington Irving, Sunnyside’da dostlarıyla edebî bir sohbette (Christian Schussele, 1864).

Anti-Semitizme sopa gösterme: Endülüs efsanesi

Tahsilli Yahudiler de benzer biyolojik mecazları kullanmışlardı. Haskala’nın geleneksel Yahudi yaşayışında sorunlar saptayıp çözümler üretme çabasını görmüştük. Pek iyi! Uygulanan tedavi işe yaramıyorsa ne yapmalı? Yahudi düşünürler ve aktivistler Yahudiliğin Avrupa’da mesele hâline getirilmesini “anti-semitizm” tabiriyle 1860’lardan itibaren kınamaya başladılar. Aryan ırkların Sami ırklardan üstünlüğünü savunan Ernest Renan’a yazdığı reddiyede Avusturyalı Yahudi âlim Moritz Steinschneider (1816-1907) antisemitisch tabirini icat etmişti. Gerçi Renan, Sami derken sadece Yahudileri değil, tüm Sami dillerini konuşanları hedef almıştı. Renan o zamanlar bilimsel olduğuna iman getirilen düzmece ırkçılık kuramlarından hareketle İslâm karşıtı bir risale de yazmıştı. Ne de olsa Araplar da Sami idi! Namık Kemal’in ona yazdığı reddiye de meşhurdur.

Anti-semitizm terimini sadece Yahudileri kastederek kullanan kişi bir komünist olan Alman gazeteci Wilhelm Marr (1819-1904) idi. 1879’da meşum Anti-semitler Ligini kurmuştur. Demek ki anti-semitizm ile Evliya Çelebi’den tutun da Voltaire ve Diderot’a dek farklı zaman ve mekanlarda görülebilen Yahudilere karşı geleneksel ön yargıları karıştırmamak gerekir. Anti-semitizm her şeyden önce 19. yüzyılın seküler zihninin bilim sosuna batırarak ürettiği bir meseledir. Steinschneider gibi Yahudi edipler de meselenin Yahudiler değil onları sakıncalı misafir olarak gören modern Avrupa zihniyeti olduğunu fark etmişlerdi. Bu kafayla mücadele için anti-semitizm karşıtları ve Yahudi düşünürler çareyi Endülüs tecrübesini hatırlamakta buldular. Modern Avrupa zihniyetini yitik Ortaçağ uygarlığı olarak kutsadıkları Endülüs ile döveceklerdi.

Endülüs örneğini hatırlatanlar bilhassa Orta Avrupa’daki Yahudi tarihçilerdi. Anti-semitizm karşıtlarına göre Endülüs Yahudilerin altın çağıydı. Tolerasyon (hoşgörü) ve convivencia (bir arada yaşama) kültürü Yahudilerle Müslümanları kaynaştırmıştı. Yahudi âlimler dil, şiir, felsefe, bilim, tıp ve kutsal metin incelemeleri yaparak İslâm medeniyetine hizmet etmişlerdi. Hatta, Yahudiler devlet hizmetine girip siyasal gücün zirvelerine kadar yükselebilmişlerdi. Endülüs’ten hareketle modern Avrupa’nın vaat ettiği siyasal ve kültürel eşitliğin bir türlü gerçekleşmemesini yeriyorlardı. Ortaçağ’da Müslümanların Bağdat’tan Kurtuba’ya uzanan hatta yakaladıkları eşitlikçi standartlara çağdaş Avrupa’nın modern çağda ulaşamaması tenkide muhtaçtı.

Endülüs’ün keşfi aslında Aydınlanma hareketine tepki olarak doğan Romantizm hareketinin bir parçasıydı. Avrupalı edipler İspanya’dan Mora’ya uzanan ayaklanmaları anayasalcı liberal ayaklanmalar olarak kutsuyorlardı. Dolayısıyla eski İspanya ve kadim Grek dünyasına ilgi bu devirde çok artmıştı. İspanya’nın yeniden ve ihtişamlı bir şekilde hatırlanması süreci çağın büyük yazarı Victor Hugo’nun Hernani (1830) adlı romanıyla zirveye ulaşmıştır. Pek çok tahsilli turist İspanya turuna çıkmaktaydı. Bu süreç doğal olarak Endülüs tarihine ilgiyi artırdı. Meşhur Amerikan edebiyatçı Washington Irving, Endülüs’ü Batı kamuoyunun gündemine sokan yegâne isimdir desek yanlış olmaz. Bir süre İspanya’da, hatta metruk Elhamra’da, yaşayan yazar, Chronicle of the Conquest of Granada (1829) ve The Alhambra (1832) (Elhamra-Endülüs'ün Yaşayan Efsanesi) adlı eserleriyle Güney İspanya’da o devirde hâlâ anlatılagelen Endülüs hikâyelerini derlemişti. Endülüs onun zamanında yitik dünyaydı, bir masallar diyarıydı ve özlemle anılmalıydı.

John Everett Millais imzalı bir Benjamin Disraeli portresi.
John Everett Millais imzalı bir Benjamin Disraeli portresi.

Büyük Britanya’nın Yahudi kökenli namlı başbakanı Benjamin Disraeli’nin (1804-1881) çabaları da ilgiyi hak ediyor. Başbakanlığı esnasında (1874-1880) Berlin Kongresi’ni toplayıp Osmanlıları âdeta Çarlık Rusya’sının pençesinden kurtardığı için her daim Türk sempatizanı gizli Yahudi olmakla suçlanmıştı. Aslında 1878’te tek derdi Britanya’nın çıkarlarını savunmaktı. Gelgelelim gençliğinden beri yazdığı romanlara Türk ve Müslüman sevgisinin yansıdığı bir gerçektir. Belki de bu bir aile geleneğiydi. Nitekim kuzeni Elias Haim Lindo 1846’da İspanya ve Portekiz’de Yahudilerin tarihini konu alan bir eser yazmıştı (History of the Jews in Spain and Portugal). Benjamin ise Tancred (1847) adlı romanında bol bol Endülüs’ü övmektedir. Adaletin hüküm sürdüğü emsalsiz uygarlıkta İsmailoğulları İsrailoğullarına eşit haklar ve imtiyazlar bahşetmişlerdi. Hz. Musa’yı ve Hz. Muhammed’i takip edenleri birbirinden ayırt etmek güçtü. Her iki kesim de saraylarda yaşıyor, bahçelerde geziyor, çeşmeler ve hayratlar yaptırıyorlardı. Devletin tepesinde, ticarette ve ilimde birbirleriyle sağlıklı bir rekabet içerisinde yaşayıp gidiyorlardı. Romanın ana karakteri Tancred gezmek için gittiği Kutsal Topraklar’da Yahudi bankerin kızı Eva’dan işte bunları öğrenmiş ve Hıristiyanlığın Yahudiliğe neler borçlu olduğunu idrak etmişti. Eva’ya âşık olması tabii ki kaçınılmazdı.

Biz onların aşkını romanda bırakıp kendi hikâyemize dönelim. Türkçe konuşan Osmanlı edibi, pek çok şey gibi Endülüs’ü de Avrupa’daki romantik dalga sayesinde keşfetti. II. Abdülhamid, Endülüs tarihine ilginin arttığını fark etmişti. 1886-1887 senesinde Maarif Nazırı Münif Paşa (1884-1888) aracılığıyla Fas kökenli Arap âlim İbn el-Talamid el-Turkazi el-Shanqiti’yi Endülüs’ün izlerini sürüp yazma eser toplamak üzere İspanya’ya gönderdi. Bu âlim yitik uygarlığın peşinde Endülüs’e gidecek diğer Müslüman ediplerin öncüsü olarak selamlanır. Münif Paşa (1828-1910) ise 1860’ta İngiliz Kraliyet Cemiyeti’ni model alan Cemiyet-i İlmiye-yi Osmaniye’yi kuran adamdı. İlk Osmanlı popüler bilim dergisi olan Mecmûa-i Fünûn’un da editörüydü.

Seküler Siyonizm

Haskala’dan Siyonizme uzanan yolda Fransa’da patlayan Dreyfus Davası (1894-1906) bir dönüm noktası oldu. Alfred Dreyfus adlı Fransız zabiti vatana ihanet töhmetiyle yargılanmış ve işin sonunda hakkındaki suçlamanın altında Yahudi olmasının yattığı anlaşılmıştı. Olay Fransa tarihine siyasî ve hukukî bir skandal olarak geçerken Siyonizmin seküler ve siyasî bir dava olarak doğmasına da yardım etmişti. Fransız anti-semitikler Fransız Devrimi’nden sonra Yahudilere eşitlik tanınmasını bir hata olarak gördükçe Herzl ve Pinskel gibiler de Yahudilerin artık Avrupa’dan göçmesinin tek çözüm olduğuna daha fazla ikna olmaktaydılar. Haskala taraftarları hızla seküler nitelikli siyasî Siyonizme kaydılar. Örneğin modern İbraniceyi yaratan Eliezer ben-Yehuda (ö. 1922) gençliğinde Haskala taraftarıydı.

Birinci Siyonizm Kongresi’nin toplanması (1895) ve Dünya Siyonist Örgütü’nün (1897) kurulması siyasî Siyonizme ivme kazandırdı. Haskala’dan alınan seküler hayat görüşü, modern bilim aşkı, bireyselleşme mirası Yahudi ulus devletinin kurulması idealiyle yoğruldu. Bu devletin Kutsal Topraklar’da olması şart değildi; 1905’e dek Arjantin ve Uganda gibi ülkeler de seçenekler arasındaydı. Yeter ki laik Siyonist ulus devlet Avrupa devletlerinin onayıyla kurulsun ve böylece uluslararası meşruiyet kazanıp tüm Yahudilere güvenli bir yurt olsun. Geçmiş tecrübenin ışığında Siyonist devlet seküler Yahudi ulusunu inşa etmeliydi. Bu devlette Avrupa’daki Yahudi gettolarını hatırlatan cemaatçi yaşam tarzına, Yahudiliğin alamet-i farikası olmuş köhne kılıklara ve Yidiş diline yer olmamalıydı.

Le Petit Journal dergisi, casuslukla itham edilen Yahudi asıllı Yüzbaşı Alfred Dreyfus’ün ilk duruşmasını kapaktan vermiş (23 Aralık 1894).
Le Petit Journal dergisi, casuslukla itham edilen Yahudi asıllı Yüzbaşı Alfred Dreyfus’ün ilk duruşmasını kapaktan vermiş (23 Aralık 1894).

Modern seküler ulus devlet idealini yansıtan Siyonizm ilk başlarda dindar Yahudiler tarafından desteklenmek şöyle dursun, Yahudi kimliğini tehdit eden siyasî bir akım olarak kınanmıştır. Gelenekçi Yahudiler daha Siyonizm örgütlenmeden evvel Filistin’e göç etmeye başlamışlardı zaten. Saraybosna doğumlu Judah Alkalai (1798-1878), daha 1843’te Kutsal Topraklar’da arazi satın almak için bir fon kurulması ve umumi Yahudi meclisinin toplanması gerektiğini savunmuştu. Prusyalı haham Zvi Hirsch Kalischer (1795-1874) 1862’te Siyon’a dönüşü dinî gerekçelerle savunan bir eser kaleme almıştı. Haham Samuel Mohilever (1824-1898) ise 1882’de Siyon Sevdalıları adında bir cemiyet kurup Kutsal Topraklar’a göçü organize etmeye başlamıştı. Dünya Siyonist Cemiyeti’nin kurulmasında da önemli pay sahibiydi.

“Laik” Siyonistler ve “dinci” Yahudilerin Filistin’de uzlaşması kolay olmadı. Siyonistler dindarların zamanla Siyonizmi benimseyip modern seküler topluma entegre olmalarını umarken dindarlar geleneksel değerlerine Siyonizm projesinde yer açmanın peşine düştüler. Zaman içerisinde dört farklı Siyonizm akımı şekillendi. Siyasî, kültürel-revizyonist ve emekçi-sosyalist Siyonizm seküler ulus devlet idealini sahiplenirken dinci Siyonizm “seçilmiş halk” ve “vaat edilmiş topraklar” inancıyla yoğrulmuş bir teokrasi devleti istiyordu. Doğu Avrupa ve Rus Yahudileri arasında revaç bulan Revizyonist akım siyasî Siyonistlerin aksine diplomasi ve uluslararası uzlaşıya inanmayıp silahlı mücadeleyi ve yayılmacılığı savunuyorlardı. Onlarla ilişkili olan Kenancılar seküler ulus devlette ulusal kimliğin temelini etnik ve coğrafî bir aidiyeti ifade eden İbranî (Hebrew) geçmişte buluyorlar ve dinî aidiyeti simgeleyen Yahudilik kimliğinden hoşlanmıyorlardı. Emekçi-sosyalistler ise Yahudi göçmenleri burjuva mesleklerinden uzaklaştırıp kolektif kibbutz çiftliklerinde tarıma ve endüstriyel işçiliğe yönlendirerek ulus devlet ile sosyalizmi bağdaştırmaya çalışıyorlardı.

Baştan beri İsrail’de siyaset ve sosyolojinin fay hattını oluşturan “laik-dinci” çatışmasında teokratik Siyonizm 1967 ve 1973 savaşlarından sonra seküler siyasî Siyonizm aleyhine güçlendi. Kudüs ve Batı Şeria gibi kutsal toprakların ele geçirilmesi ilâhî bir işaretti. İsrail Ürdün Nehri’nin her iki yakasına doğru genişletilmeli ve yerleşimciler bu genişlemenin öncü kuvveti olmalıydı. Bilhassa 1977’den sonra sağcılığın İsrail siyasetine egemen oluşu ırk ayrımcılığına dayalı kolonyalist ve teokratik Siyonizme alan açtı.

1967’nin Haziran ayında gerçekleşen Altı Gün Savaşı’nda Doğu Kudüs’e giren İsrail askerleri Ağlama Duvarı’nda.
1967’nin Haziran ayında gerçekleşen Altı Gün Savaşı’nda Doğu Kudüs’e giren İsrail askerleri Ağlama Duvarı’nda.

Müslümanları anti-semitizmle yaftalamak

Altı Gün Savaşı’na (1967) dek Yahudi-Arap ilişkilerinin tarihine rengini veren yaklaşım Endülüs efsanesi olmuştu. Aslen Yahudi ediplerin imal ettiği bu efsaneyi Müslüman Arap edipleri kendi amaçları doğrultusunda sahiplendiler. Yahudiler Endülüs sopasıyla Avrupa anti-simitizmini dövmüşlerdi. Onlar ise Siyonizm ve İsrail’i Endülüs efsanesi ile yermek istiyorlardı.

İlk Endülüs halifesi III. Abdurrrahman (912-961) Endülüs Emevî hanedanının kurucusu I. Abdürrahman’ın torunuydu. Payitaht Kurtuba’yı âdeta medinetü’l-fazılaya çevirmişti. Doğu Akdeniz ve Hint Okyanusu’na ulaşan Müslüman-Yahudi tüccar ağları sayesinde Endülüs muazzam bir zenginliğe kavuşmuştu. Arapça ortak dil hâline gelmişti. Müslüman, Hıristiyan ve Yahudiler ahenk içerisinde bir uygarlık kurmuşlardı. Astronomiden tıbba, mimariden sanata her alanda âbidevî eserlere beraberce imza atıyorlardı. Üstelik Arap harfleri, abaküs, kubbe inşası, cam ve çini üretimi gibi bilumum kültür öğelerini Hıristiyan Avrupa’ya öğretiyorlardı. Zamanla dil, giyim ve adların ortaklaşması ile Must‘arab (Araplaşmış) denilen Hıristiyanlar ortaya çıkmıştı. Kadınları tesettürlüydü. Domuz yemiyorlardı. Yüksek Arap edebiyatı ve müziği benimsenmişti. Müstakbel Papa II. Silvester (946-1003) bile tahsil için gençliğinde Endülüs’e gitmişti. Öklid’i 1120’de Arapçadan Latinceye çeviren İngiliz âlim Bathlı Adelard da Endülüs’te tahsil görmüştü.

Arap entelektüellere göre Endülüs’te altın çağı mümkün kılan Müslüman-Yahudi ahengini Siyonizm ve İsrail olmasa yeniden kurmak mümkündü. Siyonist yazarlar bu argümanlara tepki vermekte gecikmediler. Malum, 1967’de İsrail’i neredeyse yıkılmaktan ABD müdahalesi kurtarmıştı. Holokost’un üzerinden de henüz 20 küsur yıl geçmişti. Kapana kısılmışlık duygusu içerisinde 150 yıldır övüp durdukları Endülüs, gözlerine bir anda bir Yahudi cehennemi gibi belirdi. Altın çağ dedikleri aslında meşakkat ve zulüm çağıydı. Bir zamanlar Halife III. Abdurrahman'ın veziri ve hekimi Hasday bin Şaprut (915-970), âlim ve vezir Şemuel ben Yosef ha-Levi ibn Nağrile (993-1056) ve şair ve filozof Yehuda Halevi (ö. 1141) gibi isimlerle anılan o ihtişamlı asırlar artık ayrımcılık ve takibatın ağır bastığı karanlık bir dönem olarak mimleniyordu. Endülüs’te hiç de Arap yazarların iddia ettikleri gibi bir tesâmuh (tolerans) yoktu. Yahudiler kimi zaman Endülüs’te Avrupa’nın diğer yerlerinde maruz kaldıkları cinsten bir şiddete uğruyorlardı. Altın çağın simgesi olarak parlatılan İbn Meymun ve İbn Rüşd (1126-1198) bile çareyi Müslüman idaresinden kaçıp kuzeydeki Hıristiyan krallıklara sığınmakta bulmuştu. Özellikle Emevîlerin yıkılmasından sonra Ebu el-Mansur’un ve Fas kökenli Murabıtlar (1091-1144) ile Muvahhitlerin (1147-1232) idaresinde Yahudi ve Must‘arablara baskılar çok artmıştı. 1066’da Gırnata’da Yahudilere pogrom bile düzenlenmişti.

Kurtuba’da III. Abdurrahman’ın elçi kabulü (Dionisio Baixeras Verdaguer, 1885).
Kurtuba’da III. Abdurrahman’ın elçi kabulü (Dionisio Baixeras Verdaguer, 1885).

Meselenin uzmanı tarihçi Cohen’e göre 20. yüzyılda uydurulan Endülüs cehennemi en az 19. asırda icat edilen Endülüs cenneti kadar efsaneden ibarettir. Her ikisi de tahrif ve abartmalarla doludur. Endülüs İbrahimî dinler arasında eşitliğin savunulduğu bir yer olmamıştır. Klasik fıkhın uygulamaları burada da geçerliydi. Yahudiler zimmi statüsündeydiler ve Müslümanlara göre hukuken aşağı konumdaydılar. Sefarad denilen İberya Yahudileri kimi zamanlar Endülüs’te de şiddetli takibata uğramışlardı. Fakat, o devirde Aşkenaz Yahudilerinin yaşamıyla karşılaştırılınca çok daha iyi durumdaydılar. Tabii ki bunları 19. yüzyılda hatırlamaya gerek yoktu. Önemli olan Avrupa’da anti-semitizmle savaşta Endülüs silahını devreye sokmaktı. 1960’lardan itibaren ise İsrail ve Siyonizm karşıtı Müslümanlarla mücadele etmek öncelik hâline geldi. Bu uğurda Avrupa’daki anti-semitizmin kökenini Hıristiyan tarihinde arar gibi İsrail karşıtlarını anti-semitik ilan edip bunun kökenini Müslüman tarihinde Yahudilere yapılan zulümlerde arama yoluna gidildi. Dolayısıyla, Endülüs tarihinde Yahudilere yönelik şiddet eylemleri abartılı bir şekilde hatırlatıldı.

Tarihçi Makdisî’nin belirttiği gibi Siyonizm Avrupa’nın anti-semitizmine, ırkçılığına, romantizmine ve ulusalcılığına bir cevaptı. Avrupa’da üretilmiş modern ve seküler bir ideolojiydi. Avrupa’nın icat ettiği Yahudi Meselesi’ne yine Avrupaî bir çözüm buldu: başkasına ait araziye el koyup Yahudilere Avrupaî ulus devlet kurdurtmak. Bu yaklaşım meşum Balfour Deklarasyonu’nda (1917) somut ifadesini bulmuştur. Hindistan’dan Sorumlu Devlet Bakanı Edwin Samuel Montagu Yahudi olmasına rağmen Balfour Deklarasyonu’ndan hiç hoşnut olmamıştı. Ona göre bu deklarasyon anti-semitik idi. Yahudilerin Avrupa’ya değil, Filistin’e ait olduğunu ima ediyordu. Doğrusu haklıydı. Zikrettiğimiz gibi bir meselenin ifade tarzı çözümün şeklini de belirliyor. Yahudilerin mesele hâline getiriliş tarzı çözümün nasıl olacağını belli etmişti. Meselenin nihai çözümü Holokost ve Filistin’e sürgündü.

1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Sultan II.Abdülhamid’in ilk cuma selamlığına çıkışını gösteren bu kartpostal Bebek’ten Paris’e postalanmış.
1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Sultan II.Abdülhamid’in ilk cuma selamlığına çıkışını gösteren bu kartpostal Bebek’ten Paris’e postalanmış.

Osmanlı’da Endülüs’e ilginin artmasının nedeni

Osmanlılarda Endülüs’e ilginin artmasının nedeni Avrupa’da olduğu gibi anti-semitizmin yükselmesiydi. Zaten Osmanlı dünyasında böyle bir akım hiç olmamıştır. Hatta, tarihimizde II. Abdülhamid’e tahttan indirildiğini bildiren heyetin mensubu Selanik Milletvekili Emanuel Karasu gibi şahısların Yahudiliği bile o devirde pek tartışma konusu yapılmayıp ancak 1950’lerden sonra popüler yazında dile dolanmıştır. İlginçtir ki bu popüler yazarların dayandıkları kaynaklar da hep Yahudi takıntılı Batı yazını ve gazeteleri oluyordu. Osmanlılar Fransız yazar Louis Viardot’nun Essai sur I’histoire des arabes et des Mores d’Espagne (1833) adlı iki ciltlik eserinin 1863/64’te Türkçeye çevrilmesi sayesinde Endülüs’ü keşfettiler. Bu eser de Romantik akımın takipçisi hüviyetindeydi ve Endülüs tarihini zikrettiğimiz yönleriyle övüyordu. Eseri Endülüs Tarihi başlığıyla çeviren Ziya Paşa eklemeler yaptığı için eser hâlâ ona mal edilse bile Türklerin Endülüs’ü keşfi modernleşme sürecinin sonucuydu ve Batı kaynaklıydı. Abdülhak Hamid (1852-1937) Tarık (1876) adlı piyesini bu eserin etkisiyle yazmıştı. Mevcut siyasî-toplumsal sorunlara örtük tenkitler içeren piyes yasaklandı. Edebiyatçı ayrıca Nazife (1876), Tezer (Melik Abdurrahman-ı Salis, 1879), İbn-i Musa (Zatü’l-Cemal, 1881) gibi konusunu Endülüs’ten alan başka eserler de vermiştir. Muallim Naci de (1850-1893) Hamiyet şiiriyle 1492’de Gırnata’nın başına gelenleri anlatmıştı.

Yahya Kemal’in Endülüs’ü

Tabii ki her edibimiz yitik Endülüs uygarlığını aynı şekilde hatırlamamıştır. Yahya Kemal İspanya’da sefirken (1929-31) sıkıcı bulduğu Madrid’i “Madrid’de kahvehaneyi gördüm ki havradır, bir yerdeyiz ki söz denilen şey palavradır” diye anlatıp Emirgan’da Çınaraltı Kahvehanesi’ni özlerken Arap müziğinden esinlenmiş nağmelere kıvrak figürlerle eşlik eden bir İspanyol rakkasesinden etkilenerek Endülüs’te Raks şiirini yazmıştı:

Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...

Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı...


Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.

İspanya neş'esiyle bu akşam bu zildedir.


Yelpaze çevrilir gibi birden dönüşleri,

İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri...


Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;

İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.


Alnında halka halkadır aşüfte kâkülü,

Göğsünde yosma Gırnata'nın en güzel gülü...


Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir

İspanya varlığıyla bu akşam bu güldedir.


Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi;

Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi...


Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli...

Şeytan diyor ki, sarmalı, yüz kerre öpmeli...


Gözler kamaştıran şala, meftun eden güle,

Her kalbi dolduran zile, her sineden: “Ole!”

Yahya Kemal
Yahya Kemal

Oryantalist bakışa tepki

Dizelere yansıyan Oryantalist bakış açısına tepki duyanlar da vardı. Aslında Pierre Loti’yi eleştirmek için yazdığı şiirde Nazım Hikmet sanki anası Ayşe Celile Hanım’a âşık olan eski hocası Yahya Kemal’e de laf dokunduruyor gibidir:

Tevekkül! kısmet! kafes, han, kervan, şadırvan!

Gümüş tepsilerde rakseten sultan!

Mihrace, padişah, bin bir yaşında bir şah.

Minarelerde sallanıyor sedef nalınlar,

Burunları kınalı kadınlar ayaklarıyla gergef dokuyor.

Rüzgarlarda yeşil sarıklı imamlar ezan okuyor!"

İşte Frenk şairinin gördüğü şark! İşte

dakikada 1.000.000 basılan kitapların şark'ı!

Lakin ne dün, ne bugün, ne yarın

böyle bir şark yoktu, olmayacak!

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026