Aşırı izleme alışkanlığı zihni ve hayatı etkiliyor

Bir diziyi arka arkaya izleme isteği, önce masum bir merak gibi başlıyor. “Bir bölüm daha” diyoruz. Sonra bir bakmışız, gecenin yarısı geçmiş. Zaman erimiş, biz ekrana biraz daha yaklaşmışız. Bu hâl, doğal olarak bir süre sonra alışkanlığa, daha da ötesi bağımlılığa dönüşüyor.
Hiç durmadan izlemekle beraber, izlenenlerin hep birbirine benzemesi. Aynı hikâyeler, aynı senaryolar, aynı filmler, aynı yüzler, aynı sahneler… Her şeyin birbirine benzediği bu dünyada kendimiz olmamız, her geçen gün daha da zorlaşıyor. Hayatımızda aynıların çoğalması, ruhumuzu hissizleştiriyor. Bir zaman sonra gözlerimiz görse de kalplerimiz hissetmemeye başlıyor. Tecrübe ettiklerimiz bizi besleyeceğine, yıkıcı ve sığ bir seyir hâline dönüşüyor.
DVD’lerin sıkça kullanıldığı zamanda ortaya çıkan bu fenomen, internetin ve özellikle dijital film/ dizi platformlarının gelişmesiyle daha da yaygınlaştı. Artık istediğimiz her türlü içeriğe, istediğimiz zaman ulaşabiliyoruz.
Popüler kültürün beklentisine göre seri üretilmiş görüntüler arasında yaşıyoruz. Nitelik kaygısı taşımayan, yalnızca ilgi alanlarımızı okuyan algoritmaların önümüze düşürdüğü filmleri, dizileri, kısa videoları sorgulamadan seyrediyoruz. Hiç durmadan hormonlu yem yiyen çiftlik tavukları gibi, niteliksiz bir tekrarın içinde semirmekteyiz.
Reklam
Saatlerce bir ekranın karşısında H kalmamızı sağlayan şey nedir, hiç düşündük mü? Bir hikâyenin içine tamamen gömülüp, bir süreliğine kendimizi unutmak mı? Yoksa maksadımız, herkesin konuştuğu o dizinin sahnesini bilip arkadaş sohbetlerinde mevzuya yabancı kalmamak mı? Belki de sadece günün yorgunluğunu atmak, zihnimizi dağıtmak istiyoruz.
Neticede çoğunlukla stresli bir günün ardından kaçış yolu olarak ekranlara sığındığımız bir gerçek. Ancak bu kaçış, bir süre sonra zihinsel yorgunluğa, uyku düzensizliklerine ve dikkat dağınıklığına yol açıyor. Beynimiz, izlediğimiz her yeni bölümle dopamin salgılıyor; hikâyedeki gerilim ve merak, bir sonraki bölüme geçmemizi “zorunlu” hâle getiriyor. Bu da davranışsal bir bağımlılığın temelini oluşturuyor.
Sosyolojik olarak meseleye bakarsak durum daha da çetrefilli. Sürekli ekrana bağlı kalmak ve aşırı izleme, gerçek hayattaki sosyal bağlarımızı zayıflatıyor; arkadaş buluşmalarımız ya da aile sohbetlerimiz ekranların gölgesinde kalıyor. Ekranlarda bir biri ardına seyrettiğimiz hikâyelerin içinde kayboldukça aslında kendi hikâyemizden uzaklaşıyoruz.
Araştırmaların söylediği şey basit: İnsan, hikâyeyi bölmeden izlemek istiyor; araya başka hikaye girmesin, dikkat dağılmasın. Bir diğer sebepse o meşhur korku: Spoiler yememek. Oysa insanın kendine söylediği asıl bahane, bu değil. Asıl mesele, gerçek dünyanın ağırlığını biraz olsun hafifletmek. Modern insan, sık sık kendi hayatından kaçarak kurmaca âlemlerde soluklanıyor. Dizi izlemek, bir çeşit kaçış artık. Gerçekten uzaklaşıp, sahte ama huzurlu bir dünyanın kıyısına sığınmak...
Reklam
Peş peşe bölümleri izlemek, geçici bir haz verebilir. Her bölüm bittiğinde bir diğeri başlar; sanki bir el, görünmez bir şekilde bizi tutup ekrana geri çeker. Bir süre sonra yorgunluk çöker, gözlerimiz ağırlaşır, zihnimiz bulanır. Kendimizi uykusuz, yorgun ve boşlukta hissederiz. Ekranı kapatsak da içimizdeki sersemlik hissi devam eder. Ardından tanıdık bir pişmanlık serzenişi: “Zamanımı ne için harcadım?”
Teknoloji, bu alışkanlığı hem körüklüyor hem de kolaylaştırıyor. Dijital platformlar, bizi ekranda tutmak için türlü hilelere başvuruyor. Sezonu tek seferde yayımlamak, bölüm biter bitmez otomatik olarak diğerini başlatmak… Dijital platformların “otomatik oynat” özelliği, çağımızın yeni tip insandan beklediği tam da bu değil mi? Düşünmeden devam et! Netice itibarıyla her şey, bizi o koltukta o ekranın karşısında biraz daha tutmak için.
İzleyici, artık sadece izlemiyor; sisteme teslim oluyor. İstediği diziyi istediği an bulabiliyor. Bu özgürlük hissi de onu daha derinden bağlıyor. Oysa bu özgürlük, farkında olmadan bağımlılığa dönüşüyor. Aşırı izleme, modern çağın yeni eğlence biçimi gibi görünse de gerçekte bir yorgunluk kültürüne Bir zamanlar aileler, belirli bir saatte televizyonun karşısına geçer, çay demlenir, sessiz bir heyecanla program beklenirdi. Sohbet eksik olmazdı; kâh bir yorum, kâh bir tebessüm girerdi araya. Program bitti mi, cihaz kapatılır, ev yavaşça uykuya teslim olurdu.dönüşüyor. Görüntüler akıyor, sahneler değişiyor ama içimizde hiçbir şey yerinden kıpırdamıyor. Eğleniyor sanıyoruz, oysa sadece tükeniyoruz.
Şimdi ise ekran, bizi günün her saatinde çağırıyor. Eni sonu olmayan bir davet bu. Sabah, öğle, gece fark etmiyor; ışığı hep açık ve davetkâr. “Binge-watching” diyorlar buna, yani aralıksız izlemek. Başta bir keyif gibi görünüyor: kendimizi bir hikâyeye bırakmak, dünyadan çekilmek, zihnimizi susturmak. Oysa bu gerçek bir keyif değil, yavaşça zihnimizi kuşatan sinsi bir tuzak aslında.
Aslında bütün bunlardan kurtulmak, sandığımız kadar zor değil. Her şey, o küçük “durdurma” tuşuna basmakla başlıyor. Bir bölümü bitirip derin bir nefes almak, hikâyeyi sindirmek gibi…
Bazen sadece bir kitabın sayfalarını çevirmek, dışarı çıkıp sessizce yürümek yahut bir dostla iki kelime sohbet etmek yetebilir. Bunlar nostaljik alışkanlıklar değil; aksine, zihnimizi ve kalbimizi yeniden gerçek zamana döndüren küçük samimi adımlardır.
Reklam
Aşırı izleme çağında ekranı sınırlı kullanma becerisi, kendimizi korumanın en sade biçimidir. Hayata karşı bir duruş ve irade göstermektir. Çünkü asıl mesele; diziyi, filmi ya da herhangi bir videoyu değil; hayallerimizi, duygularımızı, yani kendimizi yarıda bırakmamaktır.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.