Acının içinden yükselen sorular dünyaya ve ümmete nasıl ayna tutuyor?

Müslüman, hüzün hepheybesinde olsa da düşse de kalkan, ağlasa da teselli olan bir iç ağrısıydı.Dünya var olduğundan beri peşinden musibeti, kalbinden acısı, burnundan sızısıgitmeyendi. Müslümanın peygamberi hüznü en çok bilendi, gözü yaşaran, kalbihüzünlenen...
“Kara kaygının yerini yüreklilikle, kuşkunun yerini inançla, umutsuzluğun yerini umutla, kötülüğün yerini iyilikle, sızlanmanın yerini görevle, kuşkuculuğun yerini imanla, safsataların yerini soğukkanlılığın aldırmazlığıyla ve gururun yerini alçak gönüllükle dolduruyorum.“ Comte de Lautréamont – Maldoror’un Şarkıları (1869)
Her gün daha büyük bir acıya uyandığımız dünya. Vahyin “tutkulu bir oyalanma” dediği dünya, Neşet Ertaş’ın yalan dünyası, ehli dünyaların canım dünyası. Rabbinden azıcık korkana dar olan dünya. Müslüman’a gitgide zindan olan dünya. Bizden öncekilerin çektiklerini gitgide çekmeye başladığımız, mesajı alamadığımız dünya.
Bundan birkaç sene önce hiç yalpalamadan, durmadan, sanki bir hecede dile gelmiş bir söz ile sarsılmıştım. Doktorun yanından bildiren büyük ağabeyim “annemin yakın bir zamanda öleceğini” ifade ettiğinde kalbimin büyük ağrısıyla gökyüzüne baktığımı hatırlıyorum. Hz. Ali’nin içindeki hüznü kuyuya haykırması gibi bir acı, bir sancı, bir düğüm boşlukta kaybolsun, gitsin. Gitsin geri gelmesin. Kaybolsun sonsuzlukta. Öyle dakikalarca bakmak uzaklara…
Bir süre sonra annem geri gelmemek üzere evden çıktı… Uzun bir zaman tüm acıların ortasına kendimi oturttum. En büyük yokluğun merkezinde bağdaş kurmuştum... Gelenlere gidenlere Maldoror’un insanlığa duyduğu öfke gibi bir öfke duyuyordum elimde olmadan, belki bilerek, henüz kestiremedim. Yüzüme baktıklarında, konuştuklarında annelerinin yaşıyor olduğunun şükrünü okuyordum, acım başkalarının tesellisiydi. Ölüm hep tefekkür nesnesi olmuştur nitekim çabucak unutulan… Ben ise orada tufanımın son baş sağlığı dileyenin evden çıkması, 7’ler 40’ların bitmesi ile başlayacağını öngörmüştüm, hazırlıklıydım.
İlk şoku atlatmıştım, bir süre sonra acıtan gidenin yokluğu değil, bıraktığı yerin boşluğu olmaya başlamıştı. Çektiğim ve sürekli göğüs kafesimde buharlaşan acı şurada dursun, önce susan telefonlar, o sene turşusuz, tarhanasız, eriştesiz geçen bir kışla yüzleşmem, patiklerimi bir hayır kermesinden almam, bir hastane dönüşü ahiret sualine tutulmamam gibi içerikte rutin, pahada derin örneklerle başlamış bu yoksunluk, elime hep ahizeyi almam- “ama artık yok ki” dememle birlikte kanıksamaya bürünüyordu. Bu varlık-yokluk, varmışlık-yokmuşluk arası geliş gidişte harap, perişan bir halde acı çekmemeye değil; acı çekmeye alışmaya başlamıştım.
Beşiktaş taraftarı olduğumdan hüzün bana revaydı. 28 Şubat mağduru olduğumdan hüzün bana revaydı. Beyaz Türklerin Türkiye’sinde yaşanılmış muhafazakâr bir ilk gençlik ile hüzün bana revaydı. Yani doğumumuz dört başı mamur bir hayata ait olsa da devamı, yeryüzündeki ekser Müslümanlar gibi burun sızısı, karın tokluğu, şükretme üçgeninde, dik açıya dayanmakla geçtiğinden, alışkındık böyle tekmelere. Ama bu sefer sarsıcıydı. Lise yıllarında acılarımızı anlatarak birbirimizi ağlattığımız bir arkadaşım vardı, “düşünsene lan, annen ölmüş” dediğinde komadaydık.
Müslüman, hüzün hep heybesinde olsa da düşse de kalkan, ağlasa da teselli olan bir iç ağrısıydı. Dünya var olduğundan beri peşinden musibeti, kalbinden acısı, burnundan sızısı gitmeyendi. Müslümanın peygamberi hüznü en çok bilendi, gözü yaşaran, kalbi hüzünlenen… Bir İslam devletinin reisi, Allah’ın peygamberi, müminlerin emiriyken kuşu ölen çocuğun kalbine neler sığdırdığını bilip hürmet verendi. Madem “onda sizin için güzel bir örnek vardır” ayeti bizim şiarımızdı, dibine kadar acımızı yaşardık, yaşayacaktık. Acı çekeni bilip, sızısına dokunacaktık.
Ve sonra... Bir zaman geçip de kendisine çektikçe çeken, alışmayla kanıksama arasındaki farkı (nihayet) içselleştirmeme neden olan bu duygudan utanç duyacağım, “üzülmeye hâyâ ediyorum” diyebileceğim bir âna evrileceğimi kim bilebilirdi. İşte zamanlardan böyle bir zamandı, Tuğrul Çakar’ın Saklı Mektuplar’ındaki, kendisini ateşe bırakan Leylek misali bile isteye ölmeye giden, öldürülen, alevlerin içinde bırakılan bir kavmi izliyorduk her yerde. Ben acımdan utanmaya başlamıştım.
- Arap Baharı diye hayalini kurduğumuz Rönesans’ın, aslında beher bir sanrı, yanına da ataçlanmış bir kâbus olduğunu anlayacağımız bir zaman dilimine doğru yapılan bir göç olduğunu anlayacaktık.
Varlıktan yokluğa, yokluktan yokluğa, yokluktan yok oluşa... Birer ikişer başlayan ölüm haberlerinin, Mısır’da Suriye’de insanların birer satranç piyonu gibi vurularak kenara atılışının şokunu her uyandığımız sabah yeniden yaşamaya başlamıştık oysa. Yıl 2011. Ve şimdi… Aradan geçen 5 sene. Sürekli ölen, can çekişen, göç eden, üşüyen, titreyen, korkan bir ümmet parçası yanı başımızda. En kısa haliyle anlattığım bu bildiğimiz, bildiğiniz kahır işte, çektiğimiz sair acıymış gibi gözüken acılar adına, şükretmeye, günahlarımıza topyekûn tövbe etmeye vesile, lakin bu işin çok pembe yanı. Nedamet duyun, “Acı çekiyorum, başımıza neler geldi?” demekten hemen vazgeçin diye anlatıyor olabilirim, sızınızı küçümseyin, kendinizi artık önemsemeyin diye belki. Aslında bu kavim için kılını kıpırdatmamış insanları, insanlığı düşündükçe “utanç duyun” diyorum en net haliyle, “Rabbimizin yüzüne nasıl bakacağız..? Diye de bir istifham ekliyorum. Buyurun her şeyi düşünmeye, akletmeye elverişli beyin hücrelerimiz nelere kadir? Sınırlarını zorlayalım acılara tutunmak tahayyülünün…

Dört çocuğunu aynı bombardımanda kaybeden anneden tutun da annesi ve babasının ölüsü ile saatlerce enkaz altında yaşayan 5 yaşındaki kız çocuğunu bilin. Lübnan sınırında soğuktan sistit olmuş 8 yaşındaki spastik kızın çorabı olmayan, titreyen ayaklarını hatırlayın. Korkudan elindeki kanı ambulansın koltuğuna silen Ümran’ın annesi var mıydı topunu vermeyen arkadaşını şikâyet edeceği, bir düşünün? Geri dönecek evi olmayan Aylan’ın kıta sahanlığı kadar değeri olmayan yolculuğuna empati yapın, dalgaları aşamamaktır. Sarsılmaz(!) Avrupa’nın sınırlarında sıkışmış duvarları tel örgü, yarı açık mülteci kamplarını, kanalizasyonun çocukların oynadığı yollardan aktığı Ürdün’deki kampları, organ mafyasının yaylası olmuş bu başıboşluğu, bir nevi intihara kalkışır gibi gidilen çoluk çocuk uçsuz bucaksız yolculukları kafanızda imleyin. Kafileden geri kalmamak için günlerce yürüyen annenin yürürken çocuğunu emzirdiğini ve havanın soğuğunu... Bu insanlar değil samimiyetin, can yeleğinin bile sahtesiyle sınanmışlar.
Ne diyordu Maldoror 6. Şarkıda “Susun! Bir cenaze alayı geçiyor yanımızdan. Diz kapaklarınızı toprağa getirin ve mezar ötesi şarkısı söyleyin.”
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.