Kelebeğin Çığlığı 19 Eylül’de vizyonda
09:00, 05/03/2026, Perşembe

Kelebeklerin çığlığını kimse duymaz: Cengis Asıltürk, Fatma Bal.
19 Eylül’de vizyona girecek Kelebeğin Çığlığı, adı kadar anlatım biçimiyle de dikkat çeken bir film. Yönetmen Cengis Asıltürk ile edebiyat ve sinema ilişkisini, “romanesk sinema” adını verdiği üslubunu, hüznün ve romantizmin hikâye anlatımındaki yerini konuştuk. Röportajın sonunda ise yapımcı Fatma Bal, projeye yalnızca maddi değil ruhsal bir ortaklıkla da dâhil oluşunun sebeplerini ve filmi kendisi için bir vicdan çağrısına dönüştüren yönlerini anlattı.
Kelebeklerin Çığlığı metaforik isim. Bu ismi seçmenizin özel bir anlamı var mı? Kelebek metaforu filmde nasıl bir rol oynuyor?
Filmin çekimleri başlarken ismi “Tutunamayanlar”dı. Filmde 4 ayrı epizot bulunuyor ve her bölümdeki ana karakter aslında çok yetenekli, gerçek hayatın da içinde olan, dâhiyane ama aynı zamanda bağlantılar kuramadıkları için yerinde sayan, hiçbir şekilde gün yüzüne çıkmamış insanlar. O yüzden “Tutunamayanlar” ismi benim çok hoşuma gidiyordu. Fakat çok şöhretli bir isim, Oğuz Atay’dan dolayı. Görüştüğüm oyunculardan bazıları “Oğuz Atay mı çekiyoruz?” dedi. Ben de frene bastım. Aslında en doğru isim “Tutunamayanlar”dı ama Oğuz Atay’a haksızlık etmeyelim diye Kelebeklerin Çığlığı’nı bulduk. Kelebeklerin çığlığı var ama insanlar onu duyamıyor. Filmdeki insanların duyuramadıkları sesleri kelebeklerin çığlığına benzeterek bu ismi kullandık. Bizim için anlamlıydı.

Kelebeklerin çığlığı var ama insanlar onu duyamıyor. Filmdeki insanların duyuramadıkları sesleri kelebeklerin çığlığına benzeterek bu ismi kullandık.
Kelebeklerin Çığlığı’nın baskın duygusunun hüzün olduğunu söyleyebiliriz değil mi?
Filmlerde hüznü önemsiyorum. Artık hüznü hastalıkla bağdaştırıyorlar ama Ahmet Haşim “Melâli anlamayan nesle aşina değiliz” diyor. Bence insanda hüzün çok önemli. Günümüzde iyice yok oldu. O yüzden Kelebeklerin Çığlığı’na da bir hüzün ve romantizm hâkim ki bence romantik olmak insanın ulaşabileceği en yüksek nokta. Ama o da arabesk bir duygusallıkla değil, insani bir duygusallıkla. Romantik bir film bu anlamda.
Film izleme ritüelimiz değişti
Filminizde “romanesk sinema” diye tanımlanan bir üslup kullandınız. Bu tarzı tercih etmenizin sebepleri nelerdir?
Bu kavramı ortaya atan kişi benim. Film izleme ritüelimiz değişti. Pandemi de bunu tetikledi. Eskiden film nasıl izlenirdi? Sinema salonuna gidersiniz, bir ritüel hâlinde insanlarla beraber karanlık bir odada filmi izlersiniz, bir ara verilir tekrar devamını izlersiniz. Pandemiyle ve tekniğin gelişmesiyle beraber artık filmi bu şekilde izlemiyoruz. Daha çok evde 20 dakika izliyorsunuz, bir şey çıkıyor ara veriyorsunuz ve yarım saat sonra devamını izliyorsunuz. Romanı böyle okumuyor muyuz? Ortasına bir şey koyup kaldığımız yerden devam ediyoruz. Biraz geriye gidebiliyoruz, unuttuğumuz yerlere bakıyoruz ya da sonunu merak edip ileriye bakıyoruz. Bugün filmler roman okur gibi izleniyor. Bunun dışında roman okurken sözcüklerden yola çıkarak görüntüyü biz yaratmak zorundayız. Bu anlamında romanın, klasik ana akım sinemaya göre üstünlüğü olduğunu düşünüyorum. Filmi yaparken de seyirciyi atıl bir duruma, edilgen bir konuma koymak yerine kafası işlesin, yaratım sürecine katkıda bulunsun, soru işaretleri oluşsun istiyorum. Örneğin Zeki Demirkuz’un, Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerini anlamayacak insan yoktur. Sıkılabilirsiniz, planlar uzundur. Ama her şeyi anlatır size. Benim romanesk sinemadan beklentim bu değil. Seyirci filmi kendisi yaratsın kafasında. O yüzden romanesk sinema biraz -olumlu anlamda- kusurludur. Kusursuz olan televizyon dizileridir. Orada her şeyi anlatırsın. Çünkü seyirci orada edilgendir, her şeye maruz kalır. Biraz Ömer Kavurvari, biraz Tarkovskivari, biraz Angelopoulosvari bir sinemadan bahsediyorum. Her şeyin seyirciye sunulmadığı ama seyircinin de düşündükçe çabaladıkça katkıda bulunduğu bir sinema.

Cengis Asıltürk
Film izleyerek yönetmen olamazsınız ama roman okuyarak yönetmen olabilirsiniz
Kelebeklerin Çığlığı’nın konusuna bakarken gözümüze hemen Saatleri Ayarlama Ensititüsü’nden tanıdığımız Hayri İrdal takılıyor. Ve bunun gibi pek çok roman göndermeleri bulunuyor. Roman okumak yönetmenlik anlayışınızı nasıl şekillendiriyor?
Ben Beykent Üniversitesinde sinema dersleri veriyorum. Öğrencilere ilk söylediğim, film izleyerek yönetmen olamazsınız ama roman okuyarak yönetmen olabilirsiniz. Çünkü sinema 129 yıllık bir sanat. Hareketli fotoğraflar devrini elersek son 120 yıldır bize hikâye anlatıyor filmler. Ve bu hikâyeleri anlatırken kullandığı dili -zorunluluktan da olsa- romandan aldı. Kendi dili yoktu. Pudovkin, işin en başındaki insanlardan biri, Sovyet döneminde yaşamış Rus bir yönetmen. Ondan biraz daha önce David Wark Griffith, Amerikalı. Hepsinin romanla ilişkisi sıkı. Sinema dilini kurarken romandan aldıkları dili adapte etmişler. Ama bugün romancılar kurmacanın yapısını oluştururken sinema dilinden yararlanıyorlar. O yüzden orada zaten doğası gereği bir işteşlik, bir birliktelik var. İkisi birbirini besliyorlar. Alain Robbe-Grillet’in hem Fransız Yeni Dalga sinemasının kurucularından olması hem aynı zamanda Yeni Roman akımının kurucularından olması, Margaret Dura’yla beraber, bunlar tesadüf değil diye düşünüyorum.

Şiirselliğin ve büyülü gerçekçiliğin filmlerini yapıyorsunuz. Bu alanda film üreten takip/takdir ettiğiniz isimler var mı?
Artık benim için film yapmak sadece bütçeyle ilgili bir süreç. Ben istediğim her şeyi yapabilirim çünkü hayatımın ve bilimsel çalışmalarımın tamamı sinema diliyle ilgili ki Türkiye’de sinema dili çalışan tek akademisyenim. Kimileri senaryo üzerine, kimileri görüntü ya da sinema tarihi üzerine, kimleriyse film çözümlemesi üzerine çalışmıştır. Benim eğitimimin tamamı sinema dili üzerine kurulu. Bu dil de dünyanın her yerinden ve herkes tarafından öğretilen, öğrenilebilen bir dil. Doğal dil dediğimiz insan dili toplumsaldır. Ancak onun için bir söz üretebiliriz. Ama sinema dili evrenseldir. Dünyanın her yerinde aynı dille sinema yapılır. O yüzden de bir Hint filminin sesini kapatıp izlediğiniz zaman %60’ını anlarsınız. Demek ki ortada bir dil var. İşte o dili zorlamak istiyorum ben. Oradan bir üslup çıkartabiliyorsanız bir şey yapıyorsunuz sayılır. Zira ana akım sinemanın tamamı, herkes tarafından öğrenilebilir ve öğretilebilir. Ama o dilin içerisinden bir üslup çıkartmak gerekiyor. Mehmet Akif Ersoy da İsmet Özel de Necip Fazıl da Orhan Pamuk da aynı dili kullandı ama ortaya farklı şeyler çıktı çünkü kendilerine ait üslupları vardı. Önemli olan sinemada da bir üslup oluşturabilmek. Bu anlamda da ben üslup oluşturan yönetmenlerin dışındakileri önemsemiyorum. Onlar sadece insanları eğlendirir. Ömer Kavur benim için çok özeldir, üç filminde yönetmen yardımcılığı yaptım. O da Fransız Yeni Dalga sinemasından Alain Robbe-Grillet’nin asistanlığıyla başlamış. Bence Türkiye'ye gelmiş geçmiş en önemli yönetmendir Ömer Kavur. Niye önemli çünkü bir üslubu var. Ötekilerden çok farklı olan bir hikâye anlatma biçimine sahip. Gizli Yüz, Anayurt Oteli, Gece Yolculuğu, Akrebin Yolculuğu, Yusuf ile Kenan gibi filmlerine baktığınız zaman zaten farkı apaçık ortaya çıkacak bir yönetmen. Dünyada da Angelopoluos çok önemserim. Onun Arıcı filmi, 36 Günleri, Zamanın Tozu, özellikle Ulis’in Bakışı filmleri… Güzel film çok var ama Tarkovski’yi, Angelopoluos’u, Ömer Kavur’u ve Japon büyük dedemiz Akira Kurosawa’yı çok önemserim. Çünkü onların kendilerine ait bir üslupları var. Farklı bir sinema yapıyorlar diye düşünüyorum. Ama bahsettiğim isimler beni doğrudan etkiledi mi bilmiyorum. Beğeniyorum ama onların izinden gitmektense farklı bir üslupla kendi sinemamı yaratmaya çalışıyorum.

Bize yeni projenizden bahsedebilir misiniz?
Ölü Yaprak Vuruşu benim 2014’te yayınlanan bir romanım. Senaryosuna roman yayınlanmadan önce başlamıştık, film de oradan uyarlama. 20 yıllık bir proje. Biraz pahalı olduğu için bekledi. Diğerlerini çektik, onlara gücümüz yetiyordu. Ama artık daha cesur davranabiliyoruz. Ölü Yaprak Vuruşu bir aile hikâyesi. Edward Dmytryk benim hocalarımdan biriydi Amerika’da. “Hikâyenizi herkese anlatabilirseniz herkes anlar. Anlaşılmıyorsa biraz yönetmende, hikâye anlatıcısında sorun var demektir.” demişti. Ölü Yaprak Vuruşu da herkesin anlayabileceği, keyif alacağı, gülümseyeceği, hüzünleneceği, yer yer ağlayacağı ilginç bir hikâye. Dağılan, parçalanan bir aile. Uzun yıllar sonunda bir araya geliniyor ama bir akşam yemeğinde görüyoruz ki aslında herkes birbirine yabancı, büyü çoktan bozulmuş.
Yapımcı olarak bu projeye sadece maddi değil ruhsal bir ortaklıkla dâhil oldum
Kelebeklerin Çığlığı’nı desteklemenizde size motive eden şey neydi?
Öncelikle Cengiz Hoca’nın iyi bir yönetmen ve senarist olması beni ikna etti. Senaryolarını okuduğum zaman çok beğendim. Sonrasında Kelebeklerin Çığlığı, bana çok enteresan bir isim geldi. Üzerine düşündüm. Kelebekler, narin görünümlerinin ardında şaşırtıcı bir direnç taşır. Gecenin karanlığında sinsice yaklaşan yarasalardan korunmak için Allah’ın onlara bahşettiği derin sezgilere sığınırlar. Hayatta kalmak için sessiz ama kararlı bir mücadele verirler. Tıpkı bizim filmimizdeki karakterler gibi… Görünmeyen düşmanlara karşı içten bir dirençle, umutla savaşırlar. Kelebeklerin Çığlığı projesinde yer almamın en derin nedeni, bu görünmeyen acılara sinemanın diliyle ses verebilme arzusu oldu. Bu film yalnızca bir hikâye anlatmıyor aynı zamanda bir toplumsal hafıza, bir vicdan çağrısı taşıyor. Her gün yanı başımızda sessizce yaşanan ama görmezden gelinen gerçekleri görünür kılmak, benim için bir sorumluluktu.

Fatma Bal
Yapımcı olarak bu projeye sadece maddi değil ruhsal bir ortaklıkla dâhil oldum. Çünkü sinemanın gözlere olduğu kadar kalplere de dokunan bir dönüştürücü gücü olduğuna inanıyorum. Kelebeklerin Çığlığı, estetikle vicdanı, sanatla sorumluluğu buluşturan bir yapım. Bu filmle bir yapımcı olmanın ötesinde bir tanık, bir anlatıcı ve değişim için umut taşıyan biri olmak istedim.
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.