Hatıralar neden benliğin merkezinde yer alır?

Hatıramızda kendimizi dışardan seyrederiz. Kendimiz için üçüncü tekil oluruz. Ve hep hatıranın merkezinde var oluruz. En çok dilediğimiz hayatın dışında kaldığımızda hatıraların merkezine doğru yürürüz bellekte. Bir sinema sahnesinin ortasına gelir otururuz.
Hepimizin hatları keskindir hatıralarda. Işık en doğru açıdan vurur. Resmin simetrisi bize göre kurulur. İnsanlar kendilerini hatırlarken bir çizgi romandaki gibi keskin çizgilerle ve net jestlerle hatırlarlar. Kendimizi hatıranın içine yerleştirirken ve oradan ayrılıp üçüncü bir gözle kendimize bakarken o kesinliği yakalarız.
Hatıralarımızda bedenimiz ve nesneler ayrılmaz bir bütün. Hatırlarken ve rüya görürken bedenimizi bu bütünlük içinde algılarız. Şüpheye geçit vermeyen ağır bir kütle olarak. Nesneler yerlerini bulmuş, dünyadaki kovuklarına yerleşmenin sakinliğiyle öylece dururlar. O sakinlik içinde, yolunu takip eden bir ırmak gibi rahat hareket eden biri vardır. Taşmayan bir ırmak. Ölümün yoğunluğuna direniyordur bedenimiz belleğimizde ve rüyalarımızda, kendi yoğunluğunu yaratarak. Belleğimiz bizi çoğaltmak ister her zaman. Gözlerimizin varlık sahnesindeki her figüranı çoğaltması gibi. Tanrı nasıl kendini her yerde görmeyi arzu ediyorsa belleğimiz de bizi her yerde görmeyi arzular.
O görülen yerlerin ilk imgeleri bir bilgiden ziyade bir iklimdir. Proust okuma üzerine kitabında, çocukluk ve ilk gençlik çağlarında yapılan okumalardan, kitabın içeriğinin değil okuma ortamındaki iklimin kaldığını söylüyor. Yani hatıra nesnesi olarak kendimizi duyumsamanın lezzeti. Bu lezzet sanatın da yegâne amaçlarından biri. Sanat bugünümüze dair yarattığımız bir hatıra iklimi. Varlığımızı olduğundan büyük duyumsamanın şehveti bir yerde. Cennette dünya sahnelerini seyredip bu seyirden lezzet almaya dair genel inanç da benzer bir arzuyu dışa vuruyor. Cennetten bakarak dünyayı bir çocukluk hatırasına dönüştüreceğimize inanıyoruz. Bu çocukluk hatırasının sanat eserine yaklaşan bir iklimi, yoğun bir var oluş katı olacağını düşünüyoruz. Belleğimiz yaşamda da yaşamın ötesinde de, her şeyi elinde tutmak istiyor. Sanatçının eserinin her anına hâkim olmayı arzulamasına benziyor bu, ya da Tanrı’nın kaderi elinde tutmasına.
Reklam

İnsanın içinde kendinin bulunmadığı bir hatırası olamayacağından hatıra benimizle en ilişkili şeydir. Öyle ki varlığımızın en çok yok sayıldığını hissettiğimiz anlar unutulduğumuz anlardır. Buna kişinin kendini unutması yani bir hatırasını yitirmesi de dahil. Sanat üretirken, yılgınlık verecek kadar kendimizden bahsederken, sürekli fotoğraf çekilirkenki telaşımız aslında bir kendimizi hatırlama telaşıdır.
Hatırlayabildiğim ilk anım, anneannemin bahçesinde bana çok yaklaşan, başımın etrafında uçuşan bir arı. Sokup sokmadığını hatırlamıyorum. Boyumun hizasında kocaman ve sapsarı vızıldıyordu sadece. Hatıralar da ömür boyu yanı başımızda, bazen acı iğnelerini batırarak uçuşuyor, vızıldıyor, döneniyor.
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.