Edebiyat tarihimizde, zaman zaman bizi çok şaşırtan metinlerle karşılaşmamız mümkün. Öyle ki, kütüphanelerin, kimsenin uğramadığı eski harfli metinleri, muhtevi tozlu raflarında ya ismiyle ya da size farklı/cazip gelen herhangi bir özelliğiyle dikkatinizi çeken bir romanı elinize alıp okumaya başladığınızda, daha keşfedilmemiş onca metin varken edebiyat tarihinin sürekli aynı metinleri evirip çevirip tekrar tekrar yorumlamaktan niçin bıkmadığını sorgulamaktan kendinizi alamazsınız. Benim şimdi bu yazıyı yazmak için elimde tuttuğum da, bende böyle meraklar uyandıracak kadar dikkat çekici bir metin.
Romanın adındaki tekke kelimesini gördüğünüzde, kavramın geniş tedailerini düşünerek ister istemez canvermezler kelimesine de birtakım derin tasavvufî mânâlar atfediyorsunuz. Oysa, romanı okumaya başladığınızda aksine kelimenin literal anlamda, ölümsüzlük kast edilerek kullanılmış olduğunu görüyorsunuz. Dolayısıyla roman sizi bulunduğunuz gerçeklikten kopararak ölümsüzlüğün mümkün olduğu fantastik bir dünyaya çekiveriyor. Olaylar 1913
senesinde Kilyos
civarında bir evde geçiyor. Romandaki vak’
a, yolu bu eve düşen Ali Nâil Bey’
in, ev sahibi baba, oğul ve torun, üç yaşlı canvermezin sırlarına ortak oluşuyla gelişiyor. Baba
Hasan Bâki,
oğul Ali Vasfi Efendi
ve torun Mehmet Şerif Efendi’
nin ölümsüzlük sırrı, aslında basit bir bilimsel veriye dayanıyor: Mademki yaşlanan metabolizmanın ölen hücrelerini yenileyememesi yaşlanmaya sebep oluyor, o halde genç ve dinç vücutlardan yapılacak hücre takviyesi yaşlanmayı ve ölümü sürekli erteleyebilir: Biz eğer ihtiyar oluyor, ölüyorsak, bunun sebebi anasır-ı hayatiyemizin kendilerini istihlaf edecek yeni unsurlar tevlid etmek kudretinden mahrum kalmasıdır. Zira eğer bu unsurları tevlid etmekte devam etmiş olsalardı, hayatımızı temdid etmiş olurduk. Demek ki, ihtiyarlayan vücudumuz, genç bir vücudun oyun oynar gibi kemâl-i suhuletle ifa edeceği bir hizmeti icra edebilmek kudretini zayi’ etmiş… Pek ala!.. Efendim… Öyle ise bizim fersudeleşmiş vücutlarımıza ibkası güç gelen vazifeyi ne için,
genç, dinç, yeni bir vücuda havale etmeyelim?... Bu vücut bulunduğu çağın iktizası, iki kişi için, bunun farkında bile olmadan, kemâl-i suhuletle çalışabilir!...”
(Canvermezler Tekkesi, 86-87).
Şeyhleri Hasan Baki Efendi
olan üç canvermez, bu fikirden hareketle hipnotize ederek evlerine getirdikleri insanların manyetizma ile gençliklerini çalmak suretiyle hayatlarını idame ettirmektedir. Fakat bu sırrın ifşası, Ali Nail Bey’
e biraz pahalıya mâl olur; vak’a
bundan sonra daha çetrefil bir hâl alır. Sırrın, o evden dışarı çıkmaması için, yine manyetizma yoluyla Ali Nail Bey’
in bir kopyası imal edilerek civardaki bir uçurumdan aşağı yuvarlanması sağlanır. Böylece, Ali Nail Bey’
i aramaya gelecek olanlar, onun cesedini bulup öldüğünü düşüneceklerdir. Ali Nail Bey
ise, hayatının geri kalanında büsbütün farklı bir kimlikle yaşamak zorunda kalacaktır.Vak’a
sı, en temel hatlarıyla bu şekilde özetlenebilecek olan Canvermezler Tekkesi’
ni okumanın, özetlemekten çok daha keyifli olduğu rahatlıkla söylenebilir. Okurun merak ve ilgisini muhafaza eden gizem unsurlarının, romanın başından sonuna kadar oldukça iyi hesaplanmış olduğu söylenebilir. Öte yandan, biz çağdaş okurlar, yazılışından neredeyse bir asır sonra bu romanı okurken, elbette bambaşka dikkatlerle yaklaşıyoruz ve metnin yorumlanması ve alımlanması esnasında, roman yazılırken amaçlanmayan pek çok şey devreye girebiliyor. Örneğin, romanı okurken aynı zamanda romanın anlatıcı figürü olan Ali Nail’
in hafızasından, akli melekelerinin yerinde olup olmadığından, psikotik bir rahatsızlığından, rüya görüp görmediğinden şüphelenir dururuz. Romanın sonunda, bütün olan bitenin bunlardan biriyle açıklanmasını bekleriz, ancak hiçbiri olmaz. Romanda, anlatılanların hayal ürünü olabileceğine dair bir işaret bulamayız. Son sayfaya geldiğimizde yaşadığımız şüphe ve gerginlik hissiyle başbaşa kalır, ama tatmin edici bir açıklamaya rastlayamayız. Aksine, roman boyunca okurunu anlattıklarının gerçekliğine inandırmaya çalışan Ali Nail’
e güvenmekten başka bir çaremiz kalmamıştır. Her şeye rağmen, bu netliğin ve gerçeklik ısrarının da, temelde daha büyük bir belirsizliğin işaretleri olabileceğine dair yapılacak yorumlar da hayli makuldür. Metnin yazarı Ahmet Kâmil,
basım tarihi ise 1922’
dir. Bu isim ilk bakışta hiç de tanıdık gelmez. Biraz araştırıp hakkında bilgi edinemeyince aslında bu isimde bir yazarın hiç yaşamadığı, Ahmet Kâmil’
in bir müstear isim olduğu ihtimalini düşünürüz. Peki, kimin müstearı? Birkaç kitap, ansiklopedi ve web sayfası karıştırdıktan sonra bunu da öğreniriz. Meğer Ahmet Kâmil,
bizim bütün kitaplarını bayıla bayıla okuduğumuz Abdülhak Şinasi Hisar’
ın kardeşi, tiyatro ve matbaa üzerine incelemeleriyle bildiğimiz Selim Nüzhet Gerçek’
miş! Peki, Selim Nüzhet
neden böyle bir roman yazmış olabilir? Edebiyat tarihimizde bir, iki roman denemesi olan pek çok araştırmacı, yazarla karşılaşabiliriz. Oysa, Canvermezler Tekkesi,
böyle bir tecrübe için oldukça yetkin ve konusu itibariyle dikkat çekici görünüyor. O hâlde, geriye bir ihtimal daha kaldı: Elimizdeki roman bir adaptasyon olabilir mi? Sabırlı olursak bu sorunun da cevabını bulabileceğimizi bildiğimiz için hiç telaşlanmadan araştırmaya devam edelim ve karşımıza Claude Farrére
ismi çıktığında bir es daha verelim. Demek ki, Canvermezler Tekkesi,
adını İstanbul’
daki bir caddeye de veren Claude Farrére’
in, 1911
tarihli La Maison des Hommes Vivants
adlı romanının bir adaptasyonuymuş. Geriye okuduğumuz romanın hangi tür edebiyata dâhil edilebileceği sorusu kaldı. Sanırım, cevaplaması en zor soru da bu. Edebî türleri tanımlarken yaşadığımız zorluğun benzerini, yahut daha büyüğünü herhangi bir metni bir edebî türe dâhil ederken de sıklıkla yaşıyoruz. Elimizdeki eser de pek çok edebî türün özelliğini aynı anda taşıyor; hem gotik, hem fantastik hem de bilim-kurgu. Edebiyat teorisinin de henuz bu üç kavramı keskin hatlarla birbirinden ayıramadığı ve aynı zamanda pek çok eserin de benzer şekilde her üç türe ait unsurları bünyesinde taşıyabildiği göz önünde bulundurulursa, istisnai bir durumla karşı karşıya olmadığımızı düşünüp rahatlayabiliriz.
Canvermezler Tekkesi,
olayların geçtiği mekânlar ve atmosfer düşünüldüğünde gotik unsurlar ihtiva eder. Ölüm ve yaşlanmayı sürekli erteleyerek asırlarca hayatta kalabilmek gibi olağanüstü bir vakıa üzerine kurgulandığı ve Ali Nail
ile Canvermezler
arasındaki gerilim, okurda korku ve endişe uyandırdığı için fantastik; olağanüstü bir durumu açıklamak için bilimsel veriler kullanıldığı için ise bilim-kurgu özellikleri taşıdığı söylenebilir.Canvermezler Tekkesi’
ni okuma serüvenimi siz değerli okurlarla paylaşmak benim için büyük bir zevkti. Şüphesiz, roman üzerine söylenebilecek çok daha fazla şey var. Örneğin, 20.
asrın başında çeviri, adaptasyon yahut telif başka benzer metinlerin olup olmadığı ve/veya bu metnin Türk
edebiyatı tarihi içinde nasıl konumlandırılabileceği sorgulanabilir. Ancak, bu kısa tanıtımda amacım, daha çok edebiyat tarihlerinde adı geçmeyen, yahut sadece adı geçen bu metnin varlığını haber vermek ve içeriğine dikkat çekmekti. Özellikle Türk
edebiyatında gotik, fantastik ve bilim-kurgu edebiyatın izini süren ilgililere beyanımdır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.