Bugün bilginin fazlası neden bizi hakikatten uzaklaştırıyor?

“Modern öğretimden geçip başarıyla ödüllendirilenler daha iyi insanlara dönüştü mü? Yücelttiği kavramlarla kirlenen ve dünyayı kirleten modern/ist kültür bir zamanlar düşmanca yok ettiği değerlerin yokluğunu derinden hissetmiyor mu bugün? Temelde ailenin, aidiyetin, ahlakın ve maneviyatın çöküşüne karşılık gelen bu asırlık dönüşümün sonunda insanlık ilerlemişse de acaba yeterince gelişti mi?
“Bilgi toplumunda yaşıyoruz, eğitim şart” diye çıkıştı delikanlı acemice. Hatalıydı ama suçlu değildi bu sözlerinde. Yaşadığı çağın sloganı buydu zira. Kurumlar hep bir ağızdan böyle diyor, kitleler de buna inanıyordu. Onlara göre bir insanın sahip olabileceği en değerli şey açıkça gösterebileceği, üzerinde taşıyabileceği veya duvarına asabileceği şeylerden ibaretti: söz gibi, kıyafet gibi, diploma gibi.
“Oysa salih amele dayanak olmayan bilgi cehalet üretir” dercesine baktı derviş. Bu bakışta bilginin maksat ve nihayet olmadığı iması saklıydı. Ardından sordu derviş: “Kutsalları sorgulatan modern çağrılar neden bu kadar sorgusuzca kabul ediliyor?” Soru değil de ikaz gibiydi sanki bu cümle.
Delikanlı bir an duraksadı. Bildiklerinin kadime ve deneyime dayanıp dayanmadığını gözden geçirdi. Fark etti ki arama motorlarından toplanan, okullarda ezberletilen malumatlardı birçoğu. “Hiçbiri bir diğerine benzeyemeyen insanları ve zıtlıklarla dolu insanlığımızı tek kalemde bu dedikodularla tanıyor ve tanımlıyor oluşumuza şaşırmayalım mı” dedi yine derviş.
“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” ayetini hatırladı delikanlı. Aklında kalan az ayetten biri buydu. Bilginin dervişin dediği kadar önemsiz olmadığını ifade edecekti kendince. Oysa bu ayetin ilk kısmını ve devamını bilmiyordu. Ayetlerin de birer aforizma olarak görüldüğü bir çağdayız nasılsa! Fakat özünde bu ayet, inananları ibadete, sabra, şükre, teslimiyete, sadakate -yani bir bütün olarak kulluğa davet ediyordu. Dahası ilim kendini bilmekti, marifetullaha ermekti. Öte yandan salih amele dönüşmeyen bilgi yüktü; sahibi de kitap yüklü merkebe denkti.
“İçinde yaşadığımız çağı ‘enformasyon’a indirgeyen Batı uygarlığı nasıl bir yaşam biçimi üretti mesela?” diye sordu derviş ve ekledi: “modern öğretimden geçip başarıyla ödüllendirilenler daha iyi insanlara dönüştü mü? Yücelttiği kavramlarla kirlenen ve dünyayı kirleten modern/ist kültür bir zamanlar düşmanca yok ettiği değerlerin yokluğunu derinden hissetmiyor mu bugün? Temelde ailenin, aidiyetin, ahlakın ve maneviyatın çöküşüne karşılık gelen bu asırlık dönüşümün sonunda insanlık ilerlemişse de(!); acaba yeterince gelişti mi? O Batı ki, İyinin yerine Başarıyı; Güzelin yerine Faydalıyı; Doğrunun yerine Yasalı; Günahın yerine Kusuru; Sevabın yerine Hazzı koymadı mı? Ve bizler şimdi bu düşünceyle yapılandırılan bir eğitime şart mı diyoruz?”
Delikanlı, dervişi daha önce hiç böyle uzun cümleler kurarken görmemişti. Bunlar yıllar yılı hissettiği ama tarif edemediği, buna yeltense güç yetiremediği fikirlerdi. “Çok şey biliyor, nedense hiç anlamıyoruz” diye geçirdi içinden. “Batı hikmetten kopardığı dünyayı enformasyona indirgedi çünkü” dedi derviş.
Faydasız malumatlarla yüklü dataya ve sosyal paylaşım ağlarına takılı kalmış modern insan –yani sen, yani ben– hatırlayarak unutmaya, öğrenerek uyuklamaya, bilgilenerek deneyimsizleşmeye mahkûm gibiyiz. Doğrusu hepimiz bu sorunlu kapının yalnızca mağduru da değil; belki mümessili hatta eşik bekçisiyiz.
“Kulluğun özü önce bilmek sonra bildiğini unutmaktır. Önce yapmak sonra yaptığını unutmaktır. Bildiğine ve yaptığına utanmaktır” dedi derviş. Ne kadar uzak şeylerdi bunlar bugüne dek duyduklarıma kıyasla”, diye ah etti delikanlı. Ama bu da yetmiyordu bir şey “olmaya”. “Olmak için ölmek lazım” diye ekledi derviş.
Oysa ölmek Batı dünyasının düşmanıydı, ötekisiydi. Ve modern insan da bu ölüme tümüyle yabancıydı. Varlıkla doluydu. Varsıllığa alışkındı. Yaşamakta olduğu hayatın sadece bu varsıllığı korumak ve büyütmeye çalışmaktan ibaret olduğunu düşünüp üzüldü delikanlı. Bilginin kendisiyle değil, simülatif görüntüsüyle oyalandığını hissetti. Salt yüzeyde yaşamaktı bu. Yüzey; yani sunumlar, imgeler, sloganlar, ezberler, sayılar…
“Böylesi bir sahtelik bizi kandırmakla kalmaz; masumiyetimizi de öldürür” dedi derviş. Bu nedenle enformasyon yığıntılarının ve sertifikaların arasından neyin gerçekten önemli ve gerekli olduğunu ayırmak ve bu fani ömrü bu edinim üzerine yürütmeye çalışmakla yükümlüyüz. “Bilmiyorum” demenin erdem değil, eksiklik olarak görüldüğü bir çağ bizimki. Bilginin, kendisini cehalet ötesi bir kötülük olarak kurgulaması tam da bununla ilgili.
“Az bil, az bildiğini bil, bildiğini nedenleriyle birlikte bil. Yapmak için bil. Olmak için bil. Nihayet bildiklerini unut, her şeyi bileni bil” dedi derviş. “Bu beni”, diye düşündü delikanlı, “örneğin bir bilgisayardan, sözlükten veya ansiklopediden ayırt edecek, üstün kılacak şeydi”.
Ne var ki, modern yaşam, bizi, bilmesek de biliyormuş gibi yapmaya teşvik ediyordu. Herkesi aynı yöne sürükleyen bu rüzgâra karşı direnmek, yoldan düşmeden yola düşmek, kendi güzergâhında sebat etmek ne kadar güçtü. Delikanlı, yeni bir hayata başlamak ya da hayata yeni bir pencereden bakmak için evvela bildiklerini unutmaya, tabiri caizse sıfırlanmaya ihtiyaç duyduğunu anladı.
Sonra uzun bir sessizlik oldu. Delikanlı ancak sessizliğin temin edebileceği bir murakabeyle bildiklerini gözden geçirdi. Sayısız verinin zihnine çöreklendiğini; burada bir çöplük oluşturduğunu sezinledi. Neden bu kadar çok şey bilmeye mecburuz diye hayıflandı. Artık bu çöplüğü temizlemeden; değerli ve gerekli olanı ikame edemeyeceğini biliyordu.
Peki ya yürünmüş onca yolun ve toplanmış yığınla bilginin insanın kendi benliğinden ayrıştırılması o kadar kolay mıydı? Kitapları yeniden okuyamazdı, insanları sil baş yeniden tanıyamazdı. Vakti de gücü de yoktu buna. “Sana ait olmayan, seni ve etrafındakilerini iyileştirmeyen ezber mefhumlara şüpheyle yaklaş; bildiklerinin bilinebilecek şeyler arasında çok küçük kaldığını hatırda tut; büyük iddialarınla insanları yaftalamaktan ve sınıflandırmaktan vazgeç” dedi derviş. Son cümlesi ise tüm esaslı düşünürlerin ve hikmet sahibi insanların ortak tespitiydi: “En ulvi bilgi sana acizliğini öğreten bilgidir”.
Derken birlikte yürüyüşe çıktılar. Uzun bir müddet herhangi bir şey öğrenmeye ve yorumlamaya çalışmadan sokakların arasında gezindiler. Delikanlı, dünyanın gündeminden kalben uzaklaştıkça ruhuna akseden hususi seslerin neşesini içine doldurdu. Sonra vedalaştılar.
Arkasına döndüğünde dervişi bakışları yerde sanki ipince bir ipin üzerinde sakince yürüyormuş gibi gördü. Bu bakışta kişiyi edebe çağıran dilsiz ama derin bir davet vardı. “İnsan” dedi delikanlı kendi duyacağı bir sesle aniden, “içilebilecek bilgi pınarları arasında en saf ve en leziz olanıdır”.
Derviş gözden kaybolurken delikanlı kendi içinde daha önce keşfetmediği ücralarda yürümeye devam etti.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.