Bugün dikkatimizi kimlerin yönlendirdiğini ve neden zor odaklandığımızı anlamalıyız

Kübra Kuruali, Aleyna Ayan
16:09, 03/08/2024, CumartesiG: Güncelleme: 11:30, 24/11/2025, Pazartesi
CategoryNihayet
Nihayet Dergi
Bugün dikkatimizi kimlerin yönlendirdiğini ve neden zor odaklandığımızı anlamalıyız
Dr. Tolga Yıldız.

Son yıllarda bir şeylere odaklanmakta zorlandığınızı fark etmişsinizdir. Bir işin başından defalarca kalkmış, elinizdeki kitabı birkaç sayfa okuyup bırakmış ama sosyal medyada hiç sıkılmadan saatler geçirmiş olabilirsiniz. Sadece siz değil, etrafınızdaki pek çok kişi ve elbette biz de aynı dertten mustaribiz. İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Dr. Tolga Yıldız ile hepimizin hayatını işgal eden bu dikkat eksikliğinin, hastalık olan Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğundan farkını; dikkatimizin kimler tarafından çalındığını; bireysel ve örgütsel olarak neler yapabileceğimizi konuştuk.

Son yıllarda daha sık duymaya başladığımız Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ile neredeyse hepimizin mustarip olduğu dikkat eksikliği arasındaki fark nedir?

DEHB, kişinin kendine ve etrafına eziyet veren, ilişkilerini bozan, onu çalışamayacak hale getiren patolojik bir durumdur. İnsanlar bundan mustarip ve buna çözüm bulmak istiyor. Uzmanlar ile bu yakınan kitle buluştuğunda tedavi ile ilgili süreçler ortaya çıkıyor. Bir insanda DEHB varsa ve bu “doğru bir tanı” olarak ortaya konulmuşsa bu bir rahatsızlıktır deriz.

Doğru tanı olduğunu nasıl anlayacağız?

Bu tanıyı koyacak kişilerin iyi eğitim almış, deneyimli, bu konuda uzmanlaşmış olmaları gerekiyor. Diploma şart muhakkak ama yeterli değil. Uzmanın süpervizyon sürecinden geçmiş, uygulamalı eğitim almış olması gerekiyor. Ölçümlerin sağlıklı ortamlarda yapılması gerekiyor. Bunun için uzmanlar bazen komisyonlar olarak hareket ediyor. Muhtemelen bu tanıyı alması gereken ama almamış insanlar olduğu gibi, almaması gerekirken almış insanlar da vardır.

Gabor Mate DEHB’ten kişinin zihniyle baş başa kalamaması ve sürekli işten işe atlamasından bahsediyor. Aynı şekilde Çalınan Dikkat kitabının yazarı Johann Hari’nin paylaştığı araştırmacılardan Dan Gilbert ve Matthew Killingsworth insanların kendi halinde düşünürken mutsuz hissettikleri sonucuna varmış. Zihnimizle baş başa kalmak bizi neden korkutuyor?

Dikkat eksikliği ile ilgili Amerikan Psikologlar Derneği’nin tanı koyan uzmanlarla bu tanıları alan kişilerin özelliklerinin istatistiksel olarak özetlendiği bir semptomlar kitabı var. Örneğin bir tanıyı almak için bu semptomlardan 6-7’si bulunmalı diyorsunuz. Buna karar vermek için ölçümler, gözlemler yapabilirsiniz. Burada bir standart oluşturulmaya çalışılıyor. Kategorize olarak bir hastalık ve bu hastalığın semptomlarını tanımlıyor. Dolayısıyla hem uygulamada ve tedavide bir standart sağlıyor hem de farmakolojik süreçler varsa ilaç şirketlerine bir harita sağlanıyor. Fakat diyelim terapötik ortamda bir psikoterapistsiniz ve böyle bir durumdan mustarip bir insan karşınıza geldi. O insanla siz psikolojik tedavi sürecine başladığınızda karşınızda artık DEHB yok. Karşınızda bir danışan var. Biliyorsunuz ki bu özgün bir sistem. Kişinin bu semptomu yaşamasının arkasında başka neler var? Şu anki hayatında nasıl bir süreçten geçiyor? Doğuştan gelen bir mizaç özelliği mi? Bu bakış açısı aslında bütün tıbbi süreçler için geçerlidir. Bunlara bakmanız gerekiyor. Bir de tabii ki bu bir ekonomi yaratıyor. Hastane, ilaç dediğimizde işin içine büyü yatırımlar yani para giriyor. Bunlar da bu standartlar üzerine kontrol edilmeye çalışılıyor.

Genel olarak hepimizin dikkatimizin çok çabuk bozulması, dağılması durumunun dinamiklerinden bahseder misiniz?

İnsanların tükettikleri şeylerle ilişkileri, bir şeye uzun süre dikkat verip vermemekle ilgili baskı hissetmeleri veya bunun popülerleşmesi durumuna gelelim.

  • Dikkat eksikliği “Evet hepimizde var. Ben de bir şeye uzun süre dikkat edemiyorum.” diye dile getiriliyor. Tamam ama “uzun süre” derken ne kastediyorsun? Monoton bir şeyden iki saat kafanı kaldırmamak mı? Bu imkânsız!

O zaman herkesin dikkati eksik olur. Bizim dikkatimizin doğası böyle değil. Bizim dikkatimiz aslında parçalıdır. Biz o parçalılıkta kopup, geri gelerek bir işi tamamlayabiliriz, büyük resmi görebiliriz. DEHB olan kişiler ise geri gelmiyor. Kopuyor, sonra iş orada kalıyor. Bir görevi tamamlamıyor. Başka bir konudan örnek vereyim. Uyku kalitesi çok tartışılır malum. Annem çok sık uyanır, çok yüzeyde uyur. Devamlı “Ben internetten bakıyorum, uykum kalitesizmiş, uyuyamıyorum.” demeye başladı. Uyuyamıyorum dedikçe uykuya dalmakla ilgili kaygı ve sıkıntı yaşadı. Anneme “Bu çok bireysel bir şey, yaştan yaşa, dönemden döneme değişir. Bunun tek bir kriteri var: Şikâyetin var mı? Sabah kalktığın zaman kendini dinlenmemiş hissediyor musun?” Mesela “Evet dinlenmemiş hissediyorum.” diyebilir. Ama bunun da uykuyla alakası olmayabilir. Beslenme ile alakası olup, uykuyu etkiliyor olabilir. Hakikaten ne kadar az ışıklı, az gürültülü bir ortamda uyuyorsun? Çünkü artık apartmanlarda sesler çok çabuk geçiyor ve ışık basılmış şehirlerde yaşıyoruz. Birey sanıyor ki böyle şeyler çevresi ile ilgili bir mesele değil. Halbuki uyku problemi, dikkatle ilgili olduğu gibi, başka pek çok şeyle de bağlantılı olabilir.

Peki, geçmişe göre bu tip rahatsızlıkların tanılanmasının artışı ile ilgili neler söylersiniz?

Aynı derecede dünya nüfusu da arttı derim. Oranına bakmak lazım. Diyelim ki oran da artıyor. Geçmişte insanlar bu tip hizmetlere ulaşırken zorlanıyorlardı, bugün daha kolay gidiyorlar diyebiliriz. Dolayısıyla uygun kişiye uygun tanı daha rahat konulabiliyor. Bu şu anlama gelir: “Aslında bir pandemi yok ortada!”

İnsanların belli bir oranı zaten bu handikaplardan mustarip olup hastalık tanıları alır ya da kronik olarak bu tip sıkıntılar yaşayabilir. Bunlar git gide yangın ve doğru bir şekilde tanımlandığı için sayıların arttığını düşünebiliriz. Bir de tabii ki kimi uzmanlar ajite ediyor olabilir. Instagram, YouTube gibi platformlarda devamlı olarak bunların söylenmesi, açıklanması, insanların daha çok kuşkulanıp “Bende acaba var mı?” diye düşünmesi, o tanı kitaplarının maddelerinin etrafta dolaşması, bunları okudukça “Acaba bende bu da var mı?” deyip bir tür psikolojik hastalık hastası olup hekimlere dadanması…

Kitaplar ya da sosyal medyadaki genel geçer teşhisler hepimizi biraz hastaymışız gibi hissettiriyor.

  • Hiçbir psikolojik teşhis internet ortamındaki testler ya da kitaplarda yazanları kendinize uygulayarak kendi kendinize verilmez.

Bir de teşhisi bol uzmanlar var, onları da iyi uzman olarak görme eğilimindeyiz. Özellikle sağlıkta da özel sektör büyüdükçe istiyoruz ki gidince elimiz boş dönmeyelim. Hekimlerin üzerinde de ciddi bir baskı var.

California Üniversitesi Prof. Gloria Mark, ofiste çalışan yetişkinlerin tek bir işle ortalama ne kadar süre meşgul olabildiklerini gözlemlemiş. Sonuç: Sadece 3 dakika. Oregon Üniversitesi’nde Prof. Michael Posner bir işe odaklanmışken dikkatiniz dağıldığında aynı odaklanma durumuna geri dönmeniz ortalama 23 dakika sürüyor diyor. Bu bilgiler de bizi sanki toplu olarak hasta olduğumuz bir yere götürüyor. Biz insanlar neden böyle olduk?

Bütün organizmalar çevrelerinden sinyal alır. Tabii bu sinyalin çeşitleri var. Hayvanların birçoğunda sinir sistemi vardır ama her sinir sistemi olanın beyni yoktur. Yine de çoğunluğun beyni var. Hayvanlarda genel olarak gördüğümüz anatomik, morfolojik, fizyolojik özellikler var. Dolayısıyla hayvan bedeninin bir yönü var. Bir yerden gelen duyusal veriye daha hassas. Bu hassas olan yerleri topladığınızda dokunma, tat, koku, görme, duyma; hepsi yüzümde... Direkt beynime en yakın bölgede organize olmuştur. Kafa. Çok zengin bir duyusal veri almanın bir bedeli de bunu sadece bir yönden yapabilmeye ustalaşmaktır. Dikkat dediğimiz şeyin temeli budur. Dikkat dediğimiz bir şey var ve bu dikkat hayvanlarda yaygın olarak görülen bir şey. Nereden daha zengin etkileneceğine ustalaşmayla ilgili bir şey. Dikkatin doğası, yani bedenin ne tarafa yöneleceği, o duyusal verilerin şiddeti ile ilgili bir şey ama. Bir patlama olunca kafanızı kaldırır bakarsınız, “Ben dikkatli bir şekilde işime devam edeceğim.” demezsiniz. Bedeninizi çevirip oradan daha fazla etki almakla ilgili bir duruma geçersiniz. Şu ana kadar söylediğim şeyler içinde henüz bir bilinçten, farkındalıktan, niyetten bahsetmedim. Dikkat ederseniz; ilk önce söylediğimiz temel şey çevresel, fiziksel, kimyasal değişimlerin bedenimizi etkilemesi ile ilgili… Ve bedenimizin doğuştan getirdiği temel bir yapı, bir eğilim, bir motivasyon olarak bunlara yönelmesi ile ilgili… Mesela fareler ışığa yönelirler, dikkat ederler. Dikkat dediğimiz şey davranışsal olarak çok basittir. Belli bir yöne doğru hareket etmeye, ustalaşmaya başladım. Dikkat bununla ilgili bir süreç. Sinir sistemimizle, bedenimizle ilgili bir yapı…

İnsan dikkatini hayvan dikkatinden ayıran şey nedir?

Sadece insan söz konusu olduğunda biyolojik bir eğilimimiz olan “ortak dikkat” diye bir şeyden bahsediyoruz. Yani etrafımızdaki diğer insanların bize gösterdiği yere bakmak... Bunu da bebekler 9 aydan itibaren yapabilir.

  • 1 yaşındaki bebeğe bir şeyi işaret edin, dönüp bakar. Kedinize bir şeyi işaret edin işaret ettiğiniz yere dönüp bakmaz, parmağınıza dönüp bakar.

Kedinin de bir dikkati var ama yine biyolojik olarak uyaranların etkisi altında ya da deneyimleri sonucunda öğrenmiştir. İnsanlarda da aynı süreçler var tabii. Biz şu an dikkatten konuşuyoruz, sürekli olarak dikkati bir yerde tutmaktan konuşmuyoruz. Demek ki bizim dikkatimiz uyaranlar tarafından, çevredeki fiziksel, kimyasal değişimler tarafından yönetiliyor. Bir de etraftaki diğer insanların birey üzerindeki özel etkisi var. Etrafımdaki diğer bir insan parmağını bir tarafa uzattığında, ben parmağına değil uzattığı yöne doğru bakıyorum. İşte bu “ortak dikkat”tir. “İkimiz de aynı yöne, aynı şeye bakıyoruz” anlamına geliyor. Bu da insanın doğal olarak yaptığı bir şey… Dolayısıyla bizim dikkatimiz ilk önce çevre ve ayrıca bir başka insan tarafından yönlendirilebiliyor. Tabii ki bu ortak dikkat, temel iletişimin, dil ve kültür öğrenmenin biyolojik olarak en temel sürecidir. İlk önce bir ortak dikkat gerekir. İkimiz de şimdi şu telefona bakıyoruz. Beraber etkileşime, iş birliğine, paylaşıma girdikçe artık iletişimsel bir anlamı olacak bu eş bakışımızın. Bu durum bir tek insan yavrusunda var. Şempanzelerde hiç yok, genetik olarak insanlara en yakın şempanzeler deniliyor ya… Şempanzeler bir şey işaret ettiğiniz zaman işaret ettiğiniz şeyden anlamazlar. İnsan, ortak dikkat sonucunda başka insanların onun dikkatini bir noktaya çekmesini içselleştirdiği için “seçici dikkat” diye bir şey öğrenir. Seçici dikkat doğuştan gelmez.

Nedir seçici dikkat? Nasıl öğreniyoruz?

Ortak dikkatin içselleştirilmiş formudur. Annemin parmağını kendi zihnimdeki hale getirdiğimde, kendi kendimin dikkatini yönetmeyi öğreniyorum. Bunu yapmadan dikkatim başkaları tarafından, evvela bana bakım verenler tarafından yönetiliyordu. Şunu anlatmaya çalışıyorum; dağınık dediğimiz dikkat doğal dikkatimizdir. Avcı toplayıcı olduğunuzu düşünün. Oturup saatlerce roman okumaya fırsatınız yok. En ufak çıtırtıya kafanızı kaldırmak zorundasınız. Yoksa ölürsünüz. Tabii ki dikkatiniz öyle olacak. Ama tabii ki bir görevi de sonuna kadar sürdürmekle ilgili derdiniz olacak. Bunu zaten sosyal olarak yapıyoruz. Sen avlanırken zaten ekip arkadaşınla hareket ediyorsun. Herkes birbirinin üzerine baskı kuruyor. Bunlar cepte.

Ekiple birlikte hareket etmeyi içselleştirdiğin için birey olarak kendi kendini yönetmeyi öğreniyorsun. Kontrollü dikkati ve davranışı öğreniyorsun. Başkaları seni kontrol ederken bunu içselleştirdin çünkü...

Dikkatimizi bir şeye kontrollü olarak verdik diyelim, onu uzun süre bir işin üzerinde nasıl tutarı
z?

Sanayi devriminden önce bu kadar baskı yaşamamış insanlar. Uzun uzun bir şeylere dikkat etmek modern hayatın getirdiği bir şey. Şöyle bir şey söylemeye çalışıyorum aslında: Tüketirken dikkatsiz olmamız, üretirken aşırı dikkatli olmamız isteniyor. Mesela market reyonlarında “insanın dikkatini biz yönetici sınıf istediğimiz gibi yönlendirelim” ama bir insan üretirken görevinin başından kafasını hiç kaldırmasın, makine gibi çalışsın isteniyor. Ben de buna uyamıyorum. Bende bir problem var herhalde diyorum. Halbuki ben dünyaya gelirken bedenim, bundan 100 bin sene önce dünyaya gelen insanların bedenleri gibi… Böyle bir şeyin içine doğacağımla, yaşayacağımla ilgili bir fikrim yok. Tarım Devrimi insanlarda bir yabancılaşma yarattı, Endüstri Devrimi ciddi bir yük bindirdi. Şimdi “Bütün çocukların elinde telefon var.” deniyor. Ama yetiştirenin de elinde telefon var. Ayrıca yetişkin olarak da o çocuğa artık sabrın yok. Zaten günde kaç saat çalışıyorsun! Bu sistemi, sosyolojik yapıyı, hiç konuşmadan yine dönüp dolaşıp bireylerin performansına odaklanıyoruz. Normalde bu çocuk Moğol olsa ve haftada bir geyik avlayan bir ailenin içinde yaşasa, üç yaşından itibaren ava da katılacak. Yetişkinlerle beraber hayat zorluklarını öğrenmeye başlayacak. Sen şirkette ne yaptığına bile yabancısın. Çocuğuna Excel mi öğreteceksin? Bir usta çırak ilişkisine de giremiyorsun onunla. Çocuğun ihtiyacı var ama buna, sen olmasan kontrollü bir varlık haline gelemeyecek. Sonra “Bu çocuklarda dikkat eksikliği var, çok yaramaz.” Çocuk hiçbir zaman kendisinden daha becerikli bir insanın yanında çıraklık etmemiş ki! Ailelere söylediğim şey şu: “Sizin için bile zor bir yapboz buluyor ve ailecek oturup o yapbozu çözüyorsunuz.” Sen çocuğu yönlendireceksin ki çocuğunun dikkati başkası tarafından yönetilirken, dikkatini kendisi yönetebilmeyi öğrensin!

Yapı gereği sistematik bir çelişkiler yumağından bahsediyorsunuz. Bu yumağın içinde kalmak zorunda olduğumuza göre kendimizi nasıl korumalıyı
z?

İnsanın kendi doğal süreçleri sanki kendi ayağına dolanıyormuş, bir anormallikmiş gibi. Kapitalist sistemde “insan” olmak anormalliktir. Normal insan olarak duruyorsun, anormal olarak görülüyorsun. Saat olarak bir verimlilikten bahsediliyor. Fakat bu sistemin farkına varan, bu sitemle bir şekilde mücadele eden gruplarla karşılaşanlar çalışma sürelerini kısaltılıyor. Bazı dünyaca ünlü firmalarda buna örnek çalışma sistemleri var. Uzun çalışmalar yapacak bir dikkati yok insanın. Peki bir romanı nasıl okuyoruz. Evrimsel, biyolojik olarak ben de bir karşılığı yok bunun. Entelektüel olarak kimliğimi organize ederken ise bana çok ciddi bir kaynak oluyor. Dikkatimiz esnek olmasa roman okuyamazdık.

Dikkatin esnek olmasını açabilir misiniz?

Otizmli bir birey roman okuyamıyor, kitabın ilk kelimesine takılıyor ve hep aynı kelimeyi tekrar etmeye devam ediyor. Çünkü otizmli bireyin dikkati sabit, “dikkatini bozmaz,” takıldığı yerde kalır. Tam sistemin istediği gibi aslında. Ama otizmli birey bir şey öğrenemiyor, sosyal kaynaklara kapalı. Başkalarının sosyal sinyallerini okumakta zorlanıyor. Başkalarıyla etkileşime girmek, onların duygularını okumak konusunda zayıflar.

  • Biz sıradan insanlar bir romanı okurken bile anlık olarak devamlı “dikkat et-bırak” ile hareket ediyoruz. Yanlış yazılan kelimeleri mesela çok umursamıyoruz, fotoğraf olarak okuyoruz çünkü. Sadece beklentimize uyumsuz olan şeyler dikkatimizi çekiyor.

“Bu kelime bu değilmiş, yanlış anladım.” gibi oluyor. Bütün bir romanın akışını ya da uzun bir konuşmayı dinlerken, aslında her şeye dikkat etmiyoruz. Arada bir düşünüyor, onu anlamlı bir yere koyuyor, çözmeye çalışıyoruz. Kendimizi uyarana teslim etmiyoruz. Bir tarafımız bu dünyadaki değişimlerle ilişkili, bir tarafımız onu sürekli ve anlamlı hale getirmeye çalışıyor ki hatırlayabilsin. Hatırlarken de %100 olanı hatırlamıyoruz. Artık ona nasıl bir hikâye uydurursak o… Halbuki yanınızdaki kişi aynı olayı bambaşka raporlayabilir. Siz o olayı öyle hatırlıyorsunuz, öyle yaşamışsınız. Bu sizin dikkatinizin zayıf olduğu ya da güçlü olduğu anlamına gelmiyor. Mesele sadece dikkatle ilgili bir şey değil.

Derslerine odaklanıp çalışmayan bir öğrenci bir bilgisayar oyununda saatlerce oyun oynayabiliyor. Çok zor görevleri halledip çözebiliyor. Nasıl oluyor?

Tanılar konusunda uzmanların fikirleri değişti. “Belli spesifik bir görevi yapamayabilir ama eğlenceli bir şeyse yapılabilir” deniyor artık. O zaman işler niçin eğlencesiz? Bunu çok konuşmuyoruz. Bireyi buna uyum sağlaması ile ilgili bir yere devamlı zorluyoruz. Bu çalışma sistemi verimsiz. İnsan doğasına uygun değil ve yaşamayacak.

Avcı toplayıcı insanların bir haftada aşağı yukarı 24 saat çalıştıkları biliniyor ve bütün yaşamsal faaliyetlerini böyle karşılıyorlar. Parça parça gerektiği kadar çalışarak kendi hayatlarındaki problemleri çözüyorlar. Geri kalan sürelerde de sosyalleşiyorlar. Devamlı birbirileriyle ilgileniyorlar. Birbirlerine hikayeler anlatıyorlar. Grup hayatını dinamik tutacak şeyler yapıyorlar. Bugün “Avcı toplayıcı olmadık, ne güzel, modern dünyada yaşıyoruz.” diyoruz. Ortalama bir batı ülkesinde bir insanın kaç saat çalışmak zorunda olduğunu ve kendisi için ne kadar anlamsız bir iş yaptığını düşünün. Ben bugün bilgisayarımı kullanıyorum. İşim için çok önemli ama bir arıza olsa içinde ne olduğuna dair hiçbir fikrim yok. Yabancıyım buna. Yani bir anda benim olmaktan çıkıyor. Başka bir uzmana vereceğim, onu düzeltecek. Aynı şey bizim benliğimiz için de geçerli. Bir şey bende arızalandığı zaman hiçbir fikrim yok. Uzmana gitmek zorundayım. Bedenime uygun olmayan bir beslenme düzeni, bir uyku düzeni içindeyim. Dikkatimi bir dijital film platformuna verip sabahlara kadar dizi izliyorum. Onlar kazanıyor ama benim uykum var. Uyumam gerekiyor çünkü güneşin ilk ışıklarıyla işe gideceğim. Üretmeye geldiğimiz zaman dikkatimiz bozuk ama bir akşamda yedi bölüm izliyoruz.

Siz şu an modern hayat sisteminin karmaşasından bahsediyorsunuz. Peki telefonlar, sosyal medya bu hikâyenin içinde nasıl bir yerde?

Modern hayattan önce insanlar aynı türküyü tekrar tekrar çalıyordu ve bu sırada her bir performansı birbirinden farklı oluyordu. İlk defa Edison tarafından ses kaydı yapıldı ve insanlar aynı sesi istedikleri kadar tekrar aynı şekilde dinleme fırsatına sahip oldular. Lumiére kardeşlerin
Bir Trenin La Ciotat Garı’na Girişi
kısa filminde aynı tren tekrar tekrar aynı gara girdi. Yazı çok daha eski. Zaten matbaa makinesi romanları hayatımıza soktu. Bugün biz evet makinelerle çalışıyoruz, yaşıyoruz. Hayatımız daha karmaşık. Özellikle elektrik enerjisi ile birlikte elektronik devreler taşıyan enformasyon cihazlarıyla bütünleştik. Ve bunlar da hem gönüllü olarak veri üretmemiz, karşılığında da enformasyon ya da iletişim ile ilgili hizmet aldığımız cihazlara dönüştürüldü. Aslında başlangıçta iş amacı da vardı. Eğlence amacı da işin içine katıldı. Zaten o şekilde internet, internet oldu. İnternetin ilk kitleselleşmesinin arkasında pornografi var ve daha sonra chat siteleri. Bugün bizim ulaşabildiğimiz internetin küçük bir yüzdesi. Geri kalan Deep Web olarak karmaşık ilişkilerin olduğu bir iletişim alanı… İnterneti de internet yapan hakikaten chat, anında mesajlaşma… İnternet bandı üzerinden haberleşiyoruz, ses kayıtları gönderiyoruz. Şu anda piyasanın en ünlü şirketleri dijital iletişim şirketleri…

Sosyal medya uygulamaları da bunun bir yansıması mı
?

Otantik sosyal ilişkiler yıkıldığı zaman sosyallik ihtiyacını karşıladığımız başka bir hizmet olarak önümüze geldiler. İnsanlar çağlar boyunca birbirlerine söz verdi, evlendi, aileler kurdu, birbirlerini her koşuda desteklemeye çalıştı. Bugün bir sosyal medya platformunda birisi ile eşleşiyor, çıkıyor, anlık ilişkiler yaşıyorsunuz. Böyle bir dünyada insanlara bir de dikkat et diyorsunuz. Bir insanı tanımak için bile gayret yok ki artık. Hiç umurunda da değil. Hem iletişimdeyim insanlarla temas halindeyim hem de kimseyle derin ilişkiye girmiyorum. Çocukluktan itibaren de böyleydi. Çünkü annem-babam da evde değildi. Birisi hizmetli olarak bana baktı. Sonra o bıraktı, öbürü baktı. Yani derin ilişkiye girmedim. Bağlanma konusunun mucidi olan Bowlby, bir İngiliz aristokrat. Aristokratların bir özelliğidir, bebekleri anneleri büyütmez. Dadılara verilir, onlar büyütür. Bowlby’yi de dadısı büyütmüş. Tabii dadısı onun için anne demek. Çünkü birincil bakım vereni. Bowlby 7 yaşındayken dadısı emekli olmuş, onu da özel okula yatırmışlar. Şöyle bir ifadesi var: “7 yaşında bir köpeği bile özel okula vermemelisiniz. İnsanın ihtiyacı düzenli ve istikrarlı ilişkidir.”

İniş çıkışları olan güvensiz bir alana savrulduğunuz zaman bunu artık romantik ilişkilerinizde de işinizde de yaşıyorsunuz. Bir bakıyorsun biri bir işe girmiş, 6 ay sonra oradan atılmış, 5 ay sonra istifa edip başka ülkeye gitmek istiyor. Hiçbir yere kök salamıyor. Siz de kök salamayan insanlara diyorsunuz ki “İşe kök sal. Göreve kök sal.” Bu köksüzlüğün adı da bugün özgürlük oldu. “Bu özgürlük değil mi?” diyorlar. Değil. Özgürlük, sizin aslında tercih etmeniz, bir yere yerleşmeniz, kendi çevrenizi kurmanız, o çevrede aktif olduğunuz bir şeydir. Siz diyorsunuz ki “Ben bir ilişki inşa etmeyeyim, doğru ilişki denk gelene kadar arayayım. Denk gelirse ne âlâ.” Gelmiyor ama gelmez. Çünkü sizin onu inşa etmeniz gerekiyor. İşte de aynı şekilde. Mesela bir işten sıkılıyor, öbürüne gidiyor. Bundan sıkılıyor, bir diğerine gidiyor. Daldan dala…

Bağlanma ile dikkat eksikliği arasında bir bağlantı olduğunu mu söylüyorsunuz?

İnsanların güvenmediği, kök salamadığı bir gelişim sürecinin sonucunda o insanlardan herhangi bir konuda anlamlı bütünler yaratmalarını, bir işe, bir ofise, bir çalışma ortamına kendilerini ait hissetmelerini bekleyemezsiniz. “Burası benim ekmek teknem.” diye bakmıyor. İş yeri zaten nefret ettiği bir yer. Her sabah “Kalktım yine, işe gidiyorum, zaten bıktım.” diye yazıyor sosyal medya hesaplarından… Ondan sonra “İş yerinde dikkat eksikliğim, evde depresyonum var.” Tek probleminiz var: Yaşama şeklimiz!

Biz yaygın olarak aynı hatanın içinde debelenip duruyoruz büyük ihtimalle. Özellikle 2008 krizinden sonra… Çünkü o çok önemli ve sebebinin ekonomik olarak açıklanamadığı bir kriz. Neden bu krizin yaşandığını Richard Sennett
Beraber
kitabında anlatıyor: “En temel insan özellikleriyle ilgili bir kriz yaşadığımızı anladık. Güvensiz ilişkiler kuruyoruz.” Devletle ilişkimiz güvensiz, en yakın romantik ilişkimiz güvensiz, işlerimiz güvensiz… Devamlı olarak bir yalnızlık hissi…

Ve bu yalnızlık hissi için de ancak ve ancak güvende olduğunuz zaman yapabileceğiniz roman okumayı yapamıyorsunuz. Sen romanı açıyorsun 3-5 sayfa geçmiş, diyorsun ki “Ne okuyordum?” Kafandan ne geçiyor o anda? İş yeri problemleri, senden beklenenler, performans, bir şeylere uyman gerekliliği, aile meseleleri… “Şu anda burada huzurluyum, sakin bir durumdayım, güven doluyum, düşersem beni tutup kaldıracak insanlar var.” gibi bir durumumuz yok.

Akıllı telefonlar, sosyal medya, teknoloji suçlanıyor ya… Anladığım kadarıyla tam olarak öyle değil… Kendini güvende hissetme haline geldik şu anda. Durum daha da zorlaştı bizim için.

Cep telefonu ya da teknolojiyi nasıl kullandığımız bizim yaşamamız ile ilgili. Çalınan dikkat dediğimiz şey bu. Uygulamada kalma sürenizi artırmaya çalışıp reklam verenlere bu istatistikleri sunuyor ve “Benim şu kadar aktif kullanıcım var. Onların önüne senin reklamın düşecek.” diyorlar. Senin o içerikleri tüketmen için sana anlık akış, beğeni tuşu, sonsuz kaydırma gibi belli teknikler sunuyorlar. Sen de bunları yapmaya başlıyorsun. Instagram'a devamlı baktığımızda küçük küçük yine tek tek insanların anlık olarak ürettikleri sosyal içerikler görüyor, sosyallik tüketiyoruz. Sosyalliğe ihtiyacımız olduğundan ilgimizi çekiyor. O parmak gibi düşününün, çocuğun nesneler dışında dikkatini yöneten şey. Birileri seni devamlı anlık olarak “Buraya bak, şuraya bak!” diye yönetiyor, sen de bakıyorsun. Sistemin kendisi senin doğanı alıp sana karşı kullanıyor. Bu anlık akış bizim zaten teşne olduğumuz bir şey. Sosyallikle de birleştiği zaman çok rahat yapabildiğimiz bir şeye dönüşüyor. Bunlar bizim doğamızda var. Kimse bizi bu hale getirmiyor. Sadece bunu çok anlamsız bir şeyle harcıyoruz. Bir başımıza eğleniyoruz aslında. Arka taraflarda kaygı var, dikkati dağıtan temel şey de o. O kaygıyı bir an olsun susturacak, dindirecek bir şey arıyoruz. Bağımlılıkların da sebebi bu. Sizin devamlı sempatik sinir sisteminiz uyarı halinde. Bedeniniz rahatlamaya ihtiyacım var diye alarm veriyor.

Neye ihtiyacımız var?

Bir eğlence bulmaya… Normal şartlarda biz bunları zaten ritüellerimizle çağlar boyunca yapıyorduk. Ateşin etrafında toplanıp güvende hissettiğimizi birbirimize ifade ediyorduk. Birbirimiz için bu dünyada olduğumuzu ifade ediyorduk. “Ben bu dünyada tek başımayım. Problemlerle yalnız başıma mücadele ediyorum.” duygusunu kaldıramıyor insan. Bu, insanın doğasına uygun değil. İnsan küçük de olsa bir grupla birlikte üretim ve tüketim yapmak üzere dünyaya geliyor. Bizim terbiye olmamızın arkasındaki temel şey bir grubun üyesi olmaktır. Ahlaki varlıklar olmamızın da arkasında yatan temel şey bu. Grubun beklentilerine aykırı davranmamak. Bütün bunlar sekteye uğratıldığında birey havada asılı, bağlantısız, aidiyetsiz, köksüz bir hale getirilmiş oluyor.

Anladığım kadarıyla bir insanın doğup büyüdüğü ev sorunluysa, kendini güvende hissetmeden büyüdüyse bu tip kaygılar ve dikkatinin dağınık olması çok normal. Peki her şeyi yerli yerinde ve güven ortamında büyümüş biri neden diğeri gibi kaygılı oluyor?

O ailesinde güvende olan, geliyor 25 yaşında mobbinge uğruyor, öncesinde hiçbir savunma bilmiyor. Biri otoriteyle sorun yaşar, kavgasını verir, küfrünü de eder, patrona istifasını da verir. Diğeri kalır fener tutulmuş tavşan gibi… Sonrasında “Niye kötülük var bu dünyada?” diye düşünür. Travmayı yaşamamak problem değil, önemli olan travmanın içinden geçebilecek sağlamlıkta olmak. Deprem gibi… Siz kentsel dönüşümünüzü yapıp sağlam binalar inşa edeceksiniz, sonrasında deprem ne zaman gelirse gelsin, ayakta kalacaksınız. “Deprem gelince ne yapalım hocam?” Bir şey yapamazsın artık. “Nefes alalım mı?” Al istediğin kadar, bir de çarpıntını artıracaksın. Nefesi sen baştan alacaksın. Nefese odaklanmak, dikkati bir şeye vermektir. Kadim öğretilerin hepsi insanı koruyacak şekilde devamlı olarak bunları dizayn eder. İslam'a, Hristiyanlık’a, Budizm’e bakarsınız ortak şeyler vardır. Aynı teknikleri gösterirler. Günde 5 vakit kalk, sabah ışığıyla kalk, hareket et, şükret, cemaat ol… Yoga da öyledir, popüler olan, içi boşalmış eğilip kalkmaları demiyorum. Bunlar anlamlarını yitirdiği zaman boş hareketlere dönüşüyor. Halbuki anlamlarıyla birlikte hareket ettiğinizi düşündüğünüz zaman insanı kendisine ve dünyaya odaklayan, güvende hissettiren şeylerdir.

Travma herkesi bir gün vuracak diyorsunuz?

Yakın zamanda 6 Şubat depremlerini yaşadık. Dünya tarihine geçti. Milyonlarca insan etkilendi. Travma bu işte! Metafizik anlamda dünyanız yıkıldı. Yarınınız belirsiz. Tabii ki olağanüstü tepki vereceksiniz. Bazıları dondu, bazıları kaçtı, bazıları savaştı… Ama ne oldu, savaş moduna geçenler mücadele etti. O ilk günlerdeki karanlıkta onlar yollar buldu. Kurtarabildiklerini kurtarmaya çalıştılar. Tabii ki insanların farklı farklı tepkileri olur. Mizaçları ile ilişkili, idmanları ile ilişkili. Savaş moduna geçip başkalarına yardım edebilecek sağlamlıkta olanlara biz uzaktan psikolojik ilkyardım öğrettik. Psikolog olmalarına, akademik formasyon almalarına gerek yok. Dikkatli bir şekilde bizi dinlediler. Çünkü o an tamamen çözüme adanmışlardı. Hep beraber hareket edersek çok şey yapabiliriz. Mesela
Çalınan Dikkat
kitabında dikkat eksikliği ile ilgili örgütlerden söz edilir.

Bu örgütler DEHB tanısı olanlar mı yoksa
“Bu sistemin hepsi benim dikkatimi dağıtmak üzerine kurulu ve ben bu sisteme karşı çıkıyorum.” ideolojisi üzerine mi kurulu?

Sanırım iki grupta da bunu yapabiliyorlar. Mesela DEHB tanısı aldığınızda iş yerleri sizle çalışmak istemiyor. Mesela içe dönük bir mizaç bugün bir hastalık olarak tanımlanmıyor. Bu bir kişilik özelliğidir. Fakat bugünün dünyasında ufacık çocuklar için bile aileleri gelip çocuğunun çok utangaç olduğunu söylüyor. Tamam bu kötü bir şey değil, mizacı böyle. Belki de dünyanın en güzel yazarı ya da ressamı olacak. Yok “İlla şunu yapsın, bunu yapsın.” Bizim kültürümüzde “Senin çok güzel puanın var. Tıp oku.” denir. Dünyanın en sosyal mesleği en içe dönüklere okutulur. Olağanüstü bir durumda hasta yakını ile konuşacaksın, devamlı nabza göre şerbet vermen lazım. Ama senin bunlar ilgini çekmiyor. Belki de temel bilimlere girse, kendi kendine uzun uzun formüllerle matematikle uğraşacak. Uzun uzun sanatla uğraşacak. Bu işi yapmalısın diye bir yere itiyoruz çocukları. Zaten ufacık, anlamıyor. Elindeki puanı o şekilde değerlendirmesi gerektiğini düşünüyor. İnsanlar başkalarının hayal ettikleri meslekleri yaparken kendilerini hiç o meslekte hissetmeyebiliyor. O mesleğe uygun olmadıklarını biliyor, mutsuz oluyor, mutsuz ediyorlar. Hepimiz ait olmama durumuyla ilgili bir kriz yaşıyoruz.

Eski Google çalışanı Tristan Harris dikkat becerisinin yok edilmesinin küresel ısınmayla mücadeleye engel olacağından endişelendiğini söylüyor. Bu perspektiften bakacak olursak odaklanma süremizin gün geçtikçe kısalıyor ve derinleşme yetimizi kaybediyor oluşumuz dünyada olup bitenlere karşı tutumumuzu nasıl etkiler?

Burada aslında sosyal bilimler açısından da temel bir bakış açısı farkı var. Siz “Tek tek insanlar ahlaklı olursa, toplum ahlaklı olur.” gibi bir iddiada bulunabilirsiniz. Ya da Marxist bir bakış açısından “İlk önce toplumun ahlaklı olması gerekiyor ki bireyler ahlaklı olsun.” diye düşünebilirsiniz. “Yanlış hayat doğru yaşanmaz.” diye Adorno’ya atfedilen bir söz vardır. Mesela benzer sorunlar yaşayan birçok arkadaşım köylere taşındı şimdi orada eziyet çekiyorlar. Çünkü yeteri kadar uyaranları yok. Bir zaman sonra çok sıkıcı hale geliyor ve bu sefer köylüyü darlayıp ona “ofis hayatı” sunmaya çalışıyor: “Bunu satalım, edelim.” Köylünün öyle bir dünyası yok.

Kendi ailemde, anne babamda şunu da görüyorum, dikkatleri çok iyi. Babam aşçı emeklisi... İnternetten, yeni yemekler öğreniyor, açıyor ve oradaki yönergeyi takip ediyor. Onun için anlamlı! İnsanlar artık yaptıkları mesleklerle ilgili saat 5’ten sonra hiçbir şey duymak istemediklerini söylüyor, alakasız hobilere gidiyorlar. Babam emekli olmadan önce 15 günde bir yarım gün tatil yapabilirdi. Millet tatildeyken çalışıyordu çünkü. Hatırlıyorum, eve geldiğinde de yemek programı izliyordu. Şimdi de internet geçmişine bakıyorum bütün aramalarda yemek var. Çünkü çok anlamlı onun için, iki tane çocuk büyüttü o işi yaparak. 12-13 yaşından beri çıraklık yaparak öğrendiği bir iş. Hayatının, kimliğinin merkezi olmuş işi. Herkes ona “Usta” diyor. Çok rahat iş kazası yapılabilecek bir ortamdır mutfak. Ve çok şükür babam hayatı boyunca büyük bir şey yaşamadı. Ama trafik kazası çok geçirdi. Hala direksiyonu emanet etmeyiz. Bir alanda çok dikkatli, çok seviyor, başka bir alanda dikkatli değil. Belli ki bu dikkat çok bağlamsal. Sizin içinde huzurlu olup olmadığınızla, güvenli hissedip hissetmemek ile alakalı, yaptığınız işe adanıp adanmama, duygusal olarak yakınlık hissedip hissetmemeyle de alakalı. “Ben bir işe yarıyor muyum bunu yaparken.” duygusuyla hareket ettiğiniz bir şey. Dolayısıyla muhtemelen toplumsal çıktısına, olayın başkaları açısından onlara dokunup dokunmadığına odaklanıyorsunuz. Ve motivasyonel bir tarafı var. İçselleştirmediğiniz, içinde bulunamadığınız, motive olamadığınız bir şeye dikkat edemezsiniz.

Dikkat eksikliği bir kriz olabilir mi sorusu da buradan kaynaklanıyor sanki. Bağ kuramadığımız bir sistem içindeyiz. O çemberin içerisinde de yaşamak zorundayız. Mesela iklim krizi için bir şey yapamıyoruz ve o enerjiyi beslemeye devam ediyoruz.

Bu alanda uzman değilim, anlamaya çalışıyorum. Benim düşüncem, insanlar kendi yaşam koşullarını mahvedecek şekilde karar alarak hareket ediyor. Şu bana fazla geliyor: Dünyanın iklimini biz değiştiriyoruz. Bence böyle bir gücümüz yok. Ne geliştirmiş olursak olalım Dünya denen gezegenin umurunda olduğumuzu düşünmüyorum. Dünyanın üzerinden silinsek, 15 sene sonra o fabrikalarda çiçekler açar.

Hatta daha da abartayım affedersiniz ama “aslında inekler gaz çıkardığından ozon deliği daha da büyüyor” deniyor. Bunlar bana fazla geliyor. Sanki biraz aptallaştırılıyormuşuz gibi hissetmeye başlıyorum. Bizim üzerimizde çok fazla bir yük var. Bu yükle ilgili bana bir görev veriyorsan ben bunu kişisel olarak değil, biz olarak halletmek istiyorum. Örgütlenmeme izin ver, onu da istemiyor Diyor ki “Biz sana çözümler sunalım. Sen 1+1 evinde bir başına uygularsın.” Koronavirüs pandemi dönemini hatırlayalım. Bugünden bakınca birçok uygulama saçma değil mi? O anda niye anlamadık?

Kriz anı tam da bu şekilde kendi içerisinde tüm karmaşasını, mantıksızlığını barındıran bir şey değil midir?

Evet. İster iklim krizi olsun ister covid krizi olsun bunları travmatik olay gibi düşünür ve olaylar bizi vurduğunda bizim “sağlam durmamız” isteniyorsa -ki sihirli kelime de bu- bu sağlamlık içinde bizim her şeyden önce örgütlü insanlar olmamız gerekiyor. Her şeyimiz kredi çekmeye, borçlanmaya ve başkalarının bu borcu ödeyip ödememesi üzerinden bir kaybetme oyununa dönüşmüşken; bütün bir sistem bizi atomize, küçük, tek tek bireyler olarak bir yerlere sıkıştırmışken; bunlar için insanlara ev ödevleri vermek de işlemeyecektir.

Her şey bizim yaşam şeklimizle ilgili… İstanbul'a bakıyorum. “Şimdi deprem olsa, yandık.” diyorum. Binaların altından insanlar çıkamayacak. Normal şartlarda sıkıştığımız sokaklardan nasıl tahliye olacağız? Büyük bir sıkıntı bekliyor bizi. Sizce İstanbul'da son 100 senenin dikkat eksikliği yok mu? Var! Uzun süreli karar yok, her şey anlık. İnsanlar merkezde hayat pahalılığından yaşayamıyor, işlerine iki saat mesafeden gidip geliyor. Bu şehirdeki insanların üstüne binen çok fazla yük var. Ve sonra ona şöyle diyorlar: “Sen huzurlu bir insanın özelliklerini göster.” Ama yok, ben huzurlu olamıyorum, kandıramıyorum kendimi.

İstanbul
’da her an olabilecek bir deprem anksiyete tetikleyici bir durum. Ben tek başıma evimi deprem güvenceli bir binaya taşısam da bu şehirde yaşamaya devam edeceğim. Bunun çözümü ile ilgili yapabileceğim bir şey de yok. Peki bu anksiyete ile nasıl baş edeceğ
im?

Siz böyle bir kaygının farkına vardınız. Sonra günlük hayatta kendi çözümlerinizi bulmaya çalıştınız. Sonra işinize dikkatinizi verecek, üretken olacaksınız, hayat böyle akıp gidecek. Dedim ya kaygı, huzursuzluk, arka tarafta bedende bir stresin hissedilmesidir. Öyle bir şey ki tam bir nesnesi de yok. Bakıyorum, bireysel olarak hayatımda şimdi büyük bir sorun yok. Ama bu genel durumlar, elimizde olmadığını hissettiğimiz durumlar, arka planda devamlı telefondaki açık uygulamalar gibi dikkat sürecimizden, çalışmamızdan, ilişkilerimizden yemeye başlıyor. Genel kaygıyı halletmemiz gerekiyor.

Peki bu mümkün mü
?

Diyelim ki dikkat sürecinizin yeterli olmadığını düşünüyorsunuz. Şunlara bakın: Sizden istenen şey insaflı ve doğru bir şey mi? Nasıl bir görev yapıyorsunuz? Hangi şartlarda çalışıyorsunuz? Sömürülüyor musunuz? İstenenleri yetiştiremediğiniz için “Dikkatiniz eksik” mi deniyor? İnsanlar “Türkiye'den gitmek istiyorum.” diyor. Almanya’ya gidiyor, iki sene sonra şöyle diyor: “Burası da aynı!” Günaydın. Bir fark yok aslında. Dolayısıyla “Ne yapmamız gerekir?” gibi şeylere bakmamız gerekiyor. Bizim bugün beklentimiz yeşil alan, birazcık park bahçe... Bu kadarla yetiniyoruz. Daha fazla bir şey istemekle ilgili, çalışma koşullarını düzenlenmesi, bunun hayatımıza entegre edilmesi, çalışan hakları, bir insanın bir yerden kovulup kovulmama prosedürünün kolay olup olmadığı, bir yere ait hissedip hissetmemek, orada durup durmayacağımızın garanti olup olmadığı, neye göre bu kararların alınıp alınmayacağı ile ilgili taleplerimiz olmalı…

O zaman dikkat eksikliğine, sistemin bizim üzerimizdeki arızası diyebilir miyiz?

Evet. Bizim dikkat süreçlerimizin doğası anlaşıldıkça manipüle edildi. Bunun üzerinden şimdi bir eksiklik duygusu da zerk ediliyor. Dediğim gibi buradaki en temel kriz bu ikili yapı. Bir şey tüketirken “Hocam çok da dikkatini verme. Karar alırken anlık al. En son banka ekstresi gelince anla aldığın kararlar neymiş.” diyor. Tamam da sabah işe gidince de “Böyle dağınıklık olmaz. İşe kendini ver. Düzgün üretim yap. Hiç kafanı kaldırma.” diyor.

Dikkat eksikliği dünyada olup bitenlere karşı tutumumuzu da etkileyebilir mi? Sosyal medyada her Gazze içeriği gördüğümde bazı insanlar dikkatimizi yeniden oraya çekmeye
“Unutmayın! Devam ediyor!” demeye gayret ediyor.

Mesela bir gündem patladığında onu paylaşıyor, sonra yoruluyor. İlgisini kaybediyor. Bir zaman sonra rahatsızlık duyabiliyor. Deprem bağlamında da bunu konuşmuştuk öğrencilerle. “Arkadaşlar şu anda deprem yokmuş gibi davransam rahatsız olursunuz. Üç ay sonra ise depremi her andığımda unutmak istediğinizi söyleyeceksiniz.” Sosyal medyada herkes kendini deşarj ediyor. Suçluluk hissediyor çünkü. Elinden bir şey gelecek mi gelmeyecek mi? Dikkat dağınıklığı ile aynı şey. Bir anda ürün yığılıyor. Başka bir şey eksiliyor. Planlama yok. Nasıl yapacağız? Anlık bir probleme bakıyor. Sonra başka bir probleme sekiyor. Sonra başka bir gündem. Akşam Ankara'da bu oldu, sabah İstanbul'da şu oldu. Siz bir fikr-i takip yapamıyorsunuz. Eskiden gazeteciler yapardı. Artık o tip medya çalışanları da pek kalmadı. Dosya oluşturan, uzun süre belli bir konuyu araştıran, inceleyen. Her şey anlık. Tüketici bir şeyi tüketip bırakıyor. Zaten en temelde güvensizlik ve kaygı var. Bunun maksimumda yaşandığı yerlere pek dayanamadığımızı düşünüyorum. Gazze’ye bakmak… Daha çok sanki acıyoruz. Kendimize de acıyoruz. Bunun çözümü hep beraber hareket etmek!

Hep beraber hareket etmek için de dikkat etmek gerekiyor aslında. Karşılıklı bir süreç ama bir yandan da bir kısır döngü sanki...

Dinamiği bu. Hep beraber hareket etmekle ilgili bir yetenek olarak bizim dikkatimizin doğuştan gelen sosyal bir tarafı var. Biz o sosyal taraf üzerinden bireysel dikkatimizi içselleştirip kurmaya başlıyoruz. Dolayısıyla dikkatimiz zaten sosyal olgu ve olaylardan etkileniyor. Biz abuk sabuk içerik üreten sosyal medya fenomenleri izlerken sıkılmıyoruz. Onlar arasında bile bir Gazze videosu geldiğinde hızlıca geçiyoruz. Çünkü arkada konuşan bir suçluluk, utanç duygusu hissediyoruz. Bunlar zaten benim de günlük hayatımın ciddi bir parçası. Bir yük daha satın almak istemiyorum. Avrupalılar, bu sorunların yaşandığı coğrafyaya yakın kültürel grupların ilgisizliği ile karşılaştırıldığında meseleyle çok daha ilgili.

Bizde çalışma hayatıyla ilgili 1 Mayıs’ta Taksim gündem oluyor da çalışma hayatı gündem olmuyor. Kanada'ya bakıyorsunuz misal, ciddi gösteriler yapılıyor. Hakları neyse onu istiyorlar. Bize göre de kendilerini daha güvende hissettikleri bir sistemleri var. Çok fazla arızaları da var, kabul ediyorum. Oralarda da başka sıkıntılar yaşanıyor. Ama Gazze’yi de sürekli gündemlerine, hayatlarının içine taşıyabiliyorlar.


Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026