Dijital çağda dikkat neden dağınık? Sanal meşguliyet neye hizmet ediyor?

Dış dünyayı hayaletleştiren ağlar, an itibarıyla en sıcak yuvaları bile sanallığın soğuk mezarlığına dönüştürüyor. Evler odalara, odalar insanlara, insanlar ekranlara, ekranlar da ağlara uygun olarak parçalanıyor.
Bugün göz ile ekran arasındaki mesafe olabildiğince kapanmış, dahası birbiri içine geçmiştir. Bu evrenin bedensiz ve suretsiz kullanıcıları, yani bizler, Le Breton’un ifadesiyle, klavyeden başka dokunma organı ve ekrandan başka gözün olmadığı bu engin dünyada kesintisiz kesişmelere yakalanıyoruz. Bu ekran-kesişmeleri dış dünyanın ve mekânsal tasarımın ayırt edici dokusunu deforme ediyor; çünkü ağın ortasında yaşananlar artık bir h/iç- mekân deneyiminden öte bir şey sunmuyor. Günther Anders uzun yıllar önce dünyanın evlere servis edildiği düzenden, evlerin dünyaya servis edildiği düzene geçildiğini yazmış ve artık bir hayalet olan dış dünyanın evlerdeki masif duvarları aştığından bahsetmişti. Bugünün ağ toplumunu görseydi, kim bilir daha neler söylerdi? Zira dış dünyayı hayaletleştiren ağlar, an itibariyle en sıcak yuvaları bile sanallığın soğuk mezarlığına dönüştürüyor. Evler odalara, odalar insanlara, insanlar ekranlara, ekranlar da ağlara uygun olarak parçalanıyor. İnternetin uzamı kendi dışında neredeyse başka bir uzam bırakmayacak şekilde sonsuzluk isteğini taşıyan bir iştahla genişliyor. Fakat internet uzamında bu sonsuz genişlemeci tavrın aksine, herhangi bir insani tekâmül yaşanmıyor, hatta buradaki zaman fragmanları birikmeyen şimdi’lerde kayboluyor.
Adorno da kitlelerin kendilerini köleleştiren ideolojilerde ısrarcı olduklarını öne sürmüş ve bu kötücül sevginin yetkili mercilerin kurnazlığını bile geride bıraktığını belirtmiştir. Bu ısrar hakkındaki tespiti yerinde olsa da Adorno’nun düşüncesine temel teşkil eden köle-iktidar diyalektiği güncel realitenin uzağındadır. Zira sosyal medya kitlesi, kendisinin köleleştirildiğini fark edemeyecek denli “kendinden geçmiş” vaziyettedir. Bu yüzden belki burada benliğine sinmiş bir iktidar; dolayısıyla da kendisine yönelmiş bir kölelik ilişkisi vardır. Buna rağmen kitlelerin genel olarak olan bitene dair bir anlam çabası da yoktur. Onlar salt gösteri(ş) peşindedirler ve içeriği de ancak gösteri formunda tanıyıp yaşarlar.
Chul-Han “dijital mahalle” olarak tanımladığı sosyal medyayı yalnızca hoşa gidecek şeylerin sunulduğu mahrem bir alan olarak görür. Ne var ki, öncelikle buradaki “mahalle” kavramı, müphem dijital kültür için hâlâ belli bir mekânsallığın varlığını ima eder, ki kanımca artık böyle bir adresten bahsedilemez. İkincisi; burada “hoşa gidecek şeylerin” değil; bize göre “şeylerin hoşa gidecek şekilde” sunulması esastır. Üçüncüsü; yine burada rahatlıktan bahsetmek de güçtür. Kullanıcılar bu ağda –yani kaygan şimdi’lerin ortasında- mutlak mahremiyetle kesin bir rahatlığa kavuşmak bir yana, sanallığın belirsizliğinde sürekli olarak daha fazla mahremiyet çözülümüne ve daha fazla bıkkınlığa kapılırlar. Zaten ağın, kullanıcılar dünyasındaki tüm albenisi, belki de hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olan bu zımni tatminsizlik duygusuna dayanır. Bunun sonucunda; her tatminsizlik yeni bir hınç ve huzursuzluk olarak sürgit kendi küllerinden doğar. Modern dünyanın deneyimi olan sanal hınç kültürü, bu anlamda yeni bir insanlık hâli değil; bu kadim içsel kısır döngünün sadece güncel bir versiyonudur.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.