Rasim Özdenören’in edebiyatındaki özgün ses

Onu okurken hep uzaklardan gelen ama bir o kadar da yüklü ve mesafeli bu sesin ritmine uyuşumuza ne demeli? Neden ve nerelerden uzak, neye ve niçin yakın? Sesi neden bu kadar derin, neden bu kadar yüklü?
Bizimle aynı mahallede, belki aynı sokakta ya iki duvar ötemizdeki mesela 18 numaralı müstakil evde ya da oturduğumuz apartmanda bir iki kat aşağıda ya da yukarıdaki kimi doğalgaz tesisatı döşenmiş kimi döşenmemiş sözgelimi 3 yada 7 numaralı dairelerden birinde oturan, yani çokça bize benzeyen ama bir biçimde de dolaplarını, vitrinlerini bizim süslediğimiz şeylerden başka şeylerle süsleyen, ayaklarının altına serili halının üstünde bizden farklı adımlarla yürüyen, bizim gezip dolaştığımız mahallede bizim gibi gezip dolaşmayan, evine çıkan merdivenleri bizim gibi inip çıkmayan, her ne kadar bizim de geçip gittiğimiz, gezip dolaştığımız, durup uğradığımız yere yöreye bir lüzumca durup uğrasa da geçip gitse de bizim geçip gittiğimiz, durup uğradığımız gibi durup uğramayan; biraz soğuk, biraz zorlu ve birazda uzak derinliklerden akıp gelen su gibi bir adam: Rasim Özdenören.
Yine de bir bayram sabahı mesela, gecikmişliğimizden son cemaat yerinde kaldığımızdan, namaz kıldığımız yerde, derme çatma seccademizi katlayıp koltuğumuza koymuşken ve yanımızda sözgelimi; biri beş biri yedi yaşında iki oğlumuzla cemaatten ilk gördüğümüz kardeşlerimizle bayramlaşmayı beklerken yani, bizi tıpkı öz kardeşimizmiş gibi hatta ondan da öte sanki kendimizmiş gibi kucaklayan ve kucakladığı yerlerimizde ılık ılık akarak kanımızın akışıyla alışıp tanıştığımız, çok daha derinlerimizde duran bizdenliğimizi bizden çıkarıp kollarının arasına alan ve sırf bu haliyle bile bütün zorluğunu, bütün soğukluğunu ve uzaklığını içimizi ısıtan bir kolaylıkla yakın, sıcak belleyip hoş, hoşnut olduğumuz bir adam.
Kabuğu bizden, özü bizden ama yerleşip kalırken ve olurken, hem özde hem de kabuktaki ayniliğimizle aynı pütürlere, aynı girinti ve çıkıntılara bile aynı biçimde sahipken yani, öylece yerleşip kaldığı yerden koparak ilkin kendi pütürlerine, kendi girinti ve çıkıntılarına baka baka bize onları gösteren ve bütün bu pütürlerini, girinti ve çıkıntılarını göstere göstere büyürken bir yandan da bizim yerleşip kaldığımız yerden koparak kendi girinti ve çıkıntılarımıza bakmamızı işaret eden ve nihayet varlığımızı kuşatarak parıldayıp ışımamızı engelleyen kumdan, tozdan, yosundan ve pastan da bizden önce kurtulup düzgünce ışımaya başlayan, bütün bu haşarı, alışılmadık, uzak ve cesaret isteyen cevvaliyetiyle sanki de “haydi ışıyalım” diye diye ışıldayan girintisiz, çıkıntısız, pütürsüz ve pürüzsüz incilerden bir inci.
Onu okurken hep uzaklardan gelen ama bir o kadar da yüklü ve mesafeli bu sesin ritmine uyuşumuza ne demeli? Neden ve nerelerden uzak, neye ve niçin yakın? Sesi neden bu kadar derin, neden bu kadar yüklü?
Gül Yetiştiren Adam’ı, o yazmış, öylece yazmak istediği için öylece yazmış. Şimdi biri çıksa, hem de çok yetenekli biri çıksa ve bir Gül Yetiştiren Adam’ı da o yazmış olsa hem de çok iyi yazmış olsa ve getirip masamıza koysa bu eseri; Özdenören’in Gül Yetiştiren Adam’ı gibi okuyabiliriz belki. Okuyabilir ve beğenebiliriz bile… Ama onun Gül Yetiştiren Adam’ının torununa uzattığı gül demetinden ta bize kadar gelen gül kokusunu duyup koklayabilir miyiz bilmem… Hemen her büyük sanatçı için söyleyebileceğimiz bu hâl böylesine yüklü bir girişten sonra sanılacağının aksine Rasim Özdenören’e dönük bir övgü olmaktan çok ayniyle vaki bir halden yola çıkarak farkına varılmış bir özgünlüğün ifadesi şeklinde okunmalıdır.
Onun bize ikram ettiği bu gül kokusu ile birlikte gelen özgün hâl ise, bir bakıma okur kabiliyeti ve yakınlığı ile değişebilse de Gide’den Dostoyevski’ye, Kafka’dan Huxley’e, Tolstoy’dan Faulkner’a, Puşkin’den Marquez’e, Gogol’e, Tanpınar’a kadar belli başlı sanatçılara has bir özgünlüğün keşfi ile eş anlamlıdır. Öyle ki, 1982 Nobel Edebiyat ödüllü, Kolombiyalı Romancı G. G. Marquez’in Başkan Babamızın Sonbaharı”nı Bela Bartok’un “Piyano İçin Üçüncü Konçerto” eşliğinde yazışı ile İspanyol okur ve eleştirmenlerin bu romanı okurken yer yer Bartok’un konçertosunu dinliyormuş gibi oluşlarına benzeyen bir haldir.
İşte Rasim Özdenören’i okurken bir yandan hemen yanımızda, yanı başımızda hissederken öte yandan da çokça uzaklardan ve derinlerden gelen bir sesin sahibi olarak aynı anda duyup bilişimizin en katıksız belirleyicisi de böylesi bir özgünlüğün sahibi oluşundandır. Rasim Özdenören’in tek romanı olan Gül Yetiştiren Adam bir anlamda da onun yazınsal endişelerinin çıkış noktası durumundaki toplumsal gerçeklikle kişisel algılamalarından hareketle oluşturduğu bu özgün halin ipuçlarıyla doludur. Özetle yedi düvele karşı tüfeğini kavramış bir kuşağın son adamlarından bir adam, hem de Sitare’lerin yanında yöresinde yaşayan Çarli’lerin, Tansel’lerin, Yavuz’ların ve bunlar yetmezmiş gibi bir de köpeğini arkadaşının adıyla çağırmak isteyen kalabalıkların yanında duramamış, kendi gönüllü hapsine çekilmiş, “Gül”e vermiştir kendini. “Belki bunca yıl kendini hapsetmiş” dışarıyı ihmal etmiş, belki de hata etmiştir ama yine de öyle etmiştir işte.
Dışarıda otelleri ve bankalarıyla şişe şişe değişen bir kent vardır ve bu kent umarsız biçimde de olsa onun bahçesini çevreleyen çitlere kadar bile uzanamamıştır. Mesafesini öyle ya da böyle koymuştur Gül Yetiştiren Adam. Hatta öyle böylesi bir yana belki de salt bu mesafe içindir bütün bu çabası ve esas olan tek şey de realitenin orta yerinde beyhude diye görülebilse de bu mesafe koyma ve koyduğu mesafeyi koruma arzusundan başka bir şey değildir. Gül Yetiştiren Adam bu mesafe nedeniyle uzaktır her şeyden önce, uzaktır ve soğuktur ancak bir o kadar da sanki özene bezene hazırlanmış bir korunma güdüsüyle elde edilebilecek biçimde katışıksız, saf ve temizdir… Öte yandan bir de gül kokmakta, gül koklatmaktadır…
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.