İnsanla hayvan arasındaki fark: Modern çağın ürettiği boşluk açıklanıyor

Ümit Aksoy
10:00, 07/01/2024, PazarG: Güncelleme: 16:25, 19/11/2025, Çarşamba
CategoryNihayet
Nihayet Dergi
İnsanla hayvan arasındaki fark: Modern çağın ürettiği boşluk açıklanıyor
Arşiv

Hayvan meselesine nasıl dahil olmak gerekiyor? Son zamanlardaki artan “köpek terörü” bunun bir ipucunu verebilir mi acaba bize? Öyle ya, sokaklar “sahipsiz”, “başıboş” köpeklerden geçilmiyor ve neredeyse kutsal bir kâseden bade içmişlercesine muazzam bir dokunulmazlıkları var: Onlara dair insanı takatsiz bırakan bu vurdumduymazlık, mezkûr meseleye giriş için bir tutamak sağlayabilir mi acaba? Yoksa “köpek terörü”ne dur diyememenin daha derinlerde yatan, ilk bakışta görülmeyen başka nedenleri mi var?

Diğer bir ifadeyle pratik bir mesele olarak mı alımlamak gerekiyor sokaklardaki vahşeti yoksa meseleyi daha derinlerde mi kavramak gerekiyor? Bu, bir bakıma şu demek aslında: Ortada bir köpek meselesi olmasaydı ya da şu “arkadaşlar”a bir tedbir alınabilseydi “hayvan meselesi” ortadan kalkacak mıydı sahiden? Dolayısıyla, “Hayvan meselesine nasıl dahil olmak gerekiyor?” şu soruyu yankılıyor esasında: Bir hayvan tartışması yapmamızın nedenini nasıl anlamak gerekiyor?

Bir kapı önünde…

Yazın boğucu sıcağının gecede devam ettiği vakitler. Yeni taşındığım Çekmeköy kırsalında saat gece 03:00 suları. Arabamı park ediyor ve korka korka iniyorum bir kez daha şu az ilerideki evime varmak için. Evime yaklaşık 300 metre uzaklıktayım; 50 km yol yapıp buraya kadar geldim, az kaldı, dayanmalıyım. Denizi geçip derede boğulamam canım, bunu bilmeyecek ne var… O yüzden çok ama çok dikkatli olmam gerekiyor: Arabadan inmeden sağı solu kontrol ediyorum, bir karşıdan karşıya geçiş töreni bu, çocukluktan miras kalan: Önce sağa, sonra sola, hop yallah… İnip hızlıca -evet, sadece 300 metre- eve doğru gitmem gerekiyor. Sesleri geliyor dünün taşrası, bugünün gözdesi; depreme karşı son derece mukim, üç tarafı ormanlarla, bir tarafı otobanla çevrili Çekmeköy kırsalında sokakların gizli efendilerinin. Bu, bir ritüel; bir sırat köprüsü provası sayın siz bunu, bir imtihan. İşte, şimdi başladık: Alabildiğine hızlı, dört bir yanı kolaçan ederek, nemli bir yaz günü, Çekmeköy’de eve ulaşma yarışmasına hepiniz hoş geldiniz efendim: Kırsalda Yaşamın İpuçları: Çekmeköy Örneği. Boğalara karşı arenadaki bir gladyatör gibi olmasam da ben de kendi çapımda büyük bir yaşam-yarışı, ne yarışı yahu yaşam mücadelesi veriyorum. Zor durumdayım, duaya her zamankinden daha fazla muhtacım. Bir yandan sesler giderek çoğalıyor -Sanki yaklaşıyor da mu ne?- çizgi filmlerdeki gibi yol böyle yukarıya doğru bir kavis halini alıp, uzadıkça uzuyor, bir türlü bitmiyor, terliyorum, dardayım; duaya her zamankinden daha fazla… Sokağa vardım, az kaldı, sadece 50 metre ve işte, evin kapısına vardım. Artık sağa sola bakmayı bıraktım, biliyorum hemen arkamda(lar) ve bana bakıyor(lar); hızlıca şu kapıyı açıp kurtulabilirim bir kez daha onlardan; bir kez daha bu sırat köprüsü provasından lütf u keremle kurtulmam işten bile değil: Bekle beni evim, az kaldı, geliyorum.

o da ne: Tam kapıyı açacakken bir ses duyuyorum evimin önüne benden önce gelip park etmiş şu siyah arabadan: Bir köpek sesi duymaya o kadar hazırlamışım ki kendimi bi’ an ayırt edemiyorum: Konuşan bir köpek olabilir mi acaba? Öyle ya, bu kadar kutsallık yüklenen şu canlıların sonunda yapacakları bu olabilir miydi acaba: konuşmak, konuşmak, konuşmak. Yok, Darwin de çok beklemişti, bu köpek tapıcıları da çok bekleyecek; konuşan biraz ileride oturan, komşum olduğunu o vakit öğrendiğim Gülşen Abla. Arabasının camını korka korka indiren, daha doğrusu her şeyi yaklaşık 45 dakikadır korka korka yapan Gülşen Abla. Sendeyiz ablacım buyur: “Şey, afedersiniz, benim evim biraz ileride, ama köpekler var sokakta, buraya park ettim ben de, ama işte gidemiyorum eve de, çocuklarım var benim, iki tane, kapının önünde; onlar orada ben burada, köpekler tam ortamızda: Yardım eder misiniz acaba?” Bir taraftan Gülşen Abla’ya bakıyorum, bir yandan ileride kapının önünde duran 12-13 yaşındaki çocuklarına; bir yandan orada bir yerde olduklarından emin olsam da tam olarak görmediğim iki köpeğe bakıyorum bir yandan da Çekmeköy Belediyesi’nin duvarındaki dev Erdoğan ve belediye başkanımızın birbirlerini olan muhabbet dolu bakışlarına: Şahane bir yaz gecesi rapsodisi…

O halde sokakların yeni külhan beylerinin bizi teşvik ettiği bu meseleye dair soruyu bir kez daha tekrar etmekte bir beis yok Çekmeköy kırsalında, bir yaz gecesinde; Gülşen Abla ağlamaklı, çocuklar kapıda: Sahi, hayvan meselesine nasıl dahil olmak gerekiyor?

  • Hayvanları dokunulmaz kılan, onlarla aramızdaki farkı silen, giderek onlara insandan daha yüksek bir paye veren bir bakış var ve söz konusu bu bakışı mümkün kılan zeminin kökleri her zamanki gibi “Aydınlanma” fikrine gelip dayanıyor.

Güzel günlerdi…

Her pratik durumun “teorik” bir zemini, bir kökü vardır elbette. Başka bir ifadeyle hayvanları dokunulmaz kılan, onlarla aramızdaki farkı silen, giderek onlara insandan daha yüksek bir paye veren bir bakış var ve söz konusu bu bakışı mümkün kılan zeminin kökleri her zamanki gibi “Aydınlanma” fikrine gelip dayanıyor. Değişik bir ifadeyle söyleyecek olursak, söz konusu hayvan meselesinin zemininde aslında bir “insan” tartışması var. Hayvan meselesi, insan meselesinin bir cüzüdür bu anlamda. Sosyal medyadaki anonim bir cümleyi yardıma çağırarak söyleyecek olursak, “hayvanların konudan ‘gerçekten’ haberi yok”tur esasında.

İçinde, konudan habersiz hayvanların bulunduğu hayvan meselesi klasik dünyanın kafası -heteredoks varyantları da dahil- insanla hayvan arasındaki ilişkiyle ilgili olarak fazlasıyla berraktır: İnsan, “nutk” sahibi, akleden canlıdır; devamında hayvanlar hareket kabiliyeti olan ama akledemiyenlerdir, devamında ise bitkiler. Buradaki temel nokta, insanla diğerleri arasında oldukça net farkla işaretlenen bir düzeneğin olmasıdır. Tabiat, insanın emrine verilmiştir ve eskiler, -yine farkları bir tarafı bırakarak ifade edildiğinde- bunu verili bir durum olarak alıyorlardı. Bu standart durumun temel vurgu yaptığı meleke ise hiç şüphesiz “akıl”dı; ya da bir fiil olarak, akletme. Öte yandan söz konusu akletme, tek başına bir değer olarak alımlanmıyor, bunun hemen yanında “verililik” de zikrediliyordu. Dolayısıyla burada verililik, akelden insanın da içinde yer aldığı genel yaratılış zeminiydi ve aklı dengeleyen temel fark, hiç şüphesiz Tanrı’nın varlığıydı. Yaratılmış olmak, hangi varyasyonuyla alınırsa alınsın, insanın kendisinden çıktığı ve yetkinlik düzeyinin sizden daha büyük bir güçle sınırlandırılmış olduğu; dahası hem gaye hem süreç metafiziğinin baştan sona çalışıyor olduğu bir düzeneği anlatıyordu. Tam da bu yüzden emanet, bütün her yeri kuşatan bir anlama geliyordu. Burada emanetle sahiplik arasında an be an yaşanan büyük gerilim, bir bakıma, “sahip olunan şeylerin doğal bir borç”a işaret ettiği durumu anlatıyordu. Şimdilerde içi çoktan boşaltılmış olan borçlu olmak, sanılanın aksine sadece “psikolojik” bir sapmadan çok, bir bütün olarak kavranan Varlık fikrinin neredeyse kaçınılmaz bir sonucuydu. Borçluluk, Tanrı söz konusu olduğunda, hiçbir zaman ödenemeyecek ve kapanmayacak bakiyeye ama dahası kendi sınırlı zemininize atıf yapıyordu. Dolayısıyla akletmek, sizin dışınızdaki canlılara karşı sorumlu olduğunuzun da bir işaretiydi. Borçlu olmanın miktarı, sahip olunanlarla paralel büyüdüğü kadar, (herhangi bir şeye) sizden daha az sahip olanları da her daim gözetmeniz gerektiğini gösteriyordu: Bir fakir, bir gariban ya da bir hayvan…

Borçlu olmanın bütün her tarafı çoktan kuşattığı bu klasik dünya tasarımı, Aydınlanma’nın ileri karakolu Kant’ta, insanı kendi sınırlarına çekme gayretiyle sonun başlangıcını ilan eder bir şekilde yarılmaya, parçalanmaya başladı. İnsanı (sözde) “mütevazi” bir pozisyona çekmenin diğer adıydı Tanrı’yı kapı dışarı etme fikri. Ortadan kalkan öyle bir büyük zemindi ki (bunun adına insanın kendi dışına çıkma becerisi, yani aşkınlık deneyimi diyelim) daha sonra meydana gelen her türlü eleştirinin de temel hareket noktası biraz da bu tepetaklak oluşta saklıydı. Başka bir ifadeyle, Kant’la birlikte başlayan süreç bugün geriye dönüp baktığımızda, konumuza atıfla söyleyecek olursak, ilk elden hayvanla aramızdaki farkı bir kalemde silip atmıyordu elbette. Ama ortaya çıkardığı karmaşa, yerinden oynattığı zemin öyle büyüktü ki insanın kendisi dışındaki referans aldığı her türlü aşkınlığın boşalttığı o yere, tek geçer akçe olarak insanın kendisi, hatta daha da kristalize ve rafine bir ifadeyle aklı koyulunca, insani kapasitelerden sadece birisi olan bu “fakülte”, varlığın bu muazzam yükünü kaldırmaya güç yetiremeyecekti elbette.

İlk nihilist ya da son metafizik bükücü

Romantiklerle birlikte başlayan, Heidegger’in tabiriyle son metafizikçi/nihilist Nietzsche’yle devam eden 19. yüzyılın yoğun eleştiri pratiği, ortaya çıkan bu yeni “mutsuz tanrı”yı, yani insanı büyük bir öfkeyle diri diri gömerken aslında “değerleme” düzeneğinin kendisini de ortadan kaldırmaya çalışıyordu: Sadece değerleri ters yüz etme değil; bir şeye iyi ya da kötü demeyi mümkün kılan “metafiziği”, zemini ortadan kaldırmak istiyordu. Bu anlamıyla Nietzsche’nin gerçekten insana dair nefretinin “sahici” olduğunu söylemekte bir beis olmasa gerek. Hatta bir adım öteye giderek vurgulamak gerekiyor ki metinlerinde yer alan “hayvanlar” ın (Zerdüşt’ün hayvanlarını düşünelim burada mesela) sanılanın aksine sadece sembolik bir değerleri yoktur aslında (Örneğin Heidegger, bu hayvanların ısrarla bir “temsil” olduğunu söyler). Tam tersine Nietzsche’de ortaya çıkan bir “tür nefreti”dir ve o, tam da bu yüzden, her türlü değerleme iptal edildiğinde ortaya çıkacak yegâne durumun, hayvanların “vahşi”likten uzak, doğal hâlleri olduğunu düşünür; yapmacık burjuva ahlakının yanında hayvanların “doğal vahşiliği”nin esamesi okunmaz.

Başka bir ifadeyle söyleyecek olursak Nietzsche, kendisinden sonraki her türlü düşünme faaliyetini aşan bir noktadan konuşmaktadır: Eğer Tanrı’yı öldürdüysek, geriye neden muteber bir şey kalsın ki? Son metafizikçi ilk (ve belki de tek nihilist) Nietzsche’nin pozisyonu, hayvanlarla insanlar arasındaki ilişkiye gözlerini çevirir bütün bu düşünme faaliyeti sırasında: Yukarıdan gelmeyen haber, onun bakışlarını hemen yanındakilere çevirmesine sebep olur; burada karşına çıkan ise bütün doğallığıyla hayvanın ta kendisidir; hem de bütün vahşeti, duruluğu ve güzelliğiyle. Denebilirse, Tanrı’nın olmadığı bir anda değerlemenin imkansızlığını gördüğündeki dehşet Nietzsche’yi hayvanların dünyasını atıvermiştir.

Nietzsche’nin bu yıkıcı tonu sonraki düşünme geleneği içinde sahiplenilse de günün sonunda ister felsefe ister sanat ister siyaset isterse etik söz konusu olsun, her defasında belirli bir oranda “yumuşatılarak” düşünme pratiğine entegre edilmiştir. Nietzsche’nin yorumlanışındaki anti-hümanist ton belirli bir oranda sahiplenilse de bu, her defasında “gelenek içinde sahiplenilen insan”ın kötü huyları olarak formülüze edilmiş ve kah Varlığın unutulması kah iktidar analizi kah etik yoksunluk ya da anlamın ötelenişiyle birlikte yorumlanarak her defasında, nihilizmin sınırlarından sarfı nazar edilmiştir. Felsefi spekülasyon alanı içinde fenomonolojinin açtığı derinliğin uzunca bir zaman taşıdığı nihilizmi yumuşatma pratiği, iki dünya savaşanın ardından, insanın yıkıcı doğasını gördüğü oranda, her defasında “küçük” hikâyelerle ilgilenmiş, modern finans kapitalizminin değirmenine su taşırcasına her defasında, savaş metafiziğinin içinde kalarak, var olan durumu tahkim etmeye çalışmıştır: Modern finansın kendi ekonomik seyyalitesine dokunmayan, egemenlik tartışmasının içinde kalarak “devlet”in içini boşaltan, mikro-iktidar vurgularının dört bir yanı sardığı, anlamın hiçbir şekilde yakalanamadığı, her şeyin hızla yükselip ardından sonunun ilan edildiği tuhaf bir düzenek. Başka bir ifadeyle, Nietzscheci yıkıcı nihilist ton, sisteme entegre edilirken, yeni felsefe yapma pratikleri ve imkânlarının da yardımıyla hep “naif” yordamlara yönelmiştir.

İşte, giderek artan hayvan duyarlılığı tam da böylesi bir çerçevenin içinden mümkün olmaktadır. Hayvan meselesi, bir yandan, yaygın “sistem” eleştirisinin perdelendiği bir zemini anlatırken bir yandan da Nietzscheci felsefi tonun yaygın kamuya mal olmuş (vasatiyetin tahakkümü) vulgar bir ifadesidir. Cari nihilist tutum alışlar Nietzscheci felsefi spekülasyon içinde (Nietzsche ne olur bizi bir an için bağılsın) “ontolojik” bir anlam alanı içinde dile gelirken, gelinen noktada mezkûr nihilist tutum buradan sarf-ı nazar etmiş ve vülgarize bir tonla dolaşıma sokulmuştur. Evet, çağımız nihilist bir çağdır ama tıkır tıkır işleyen finans kapitalizmi, artan refah toplumunu, herkesin her yerde olduğu sosyal medya sendromunu düşündüğümüzde bu, kelimenin gerçek anlamıyla can yakmayan, pop ve şiddet düzeyi oldukça düşük bir nihilist tonajdır.

Nihilist bir vulgarizasyon larak hayvansevicilik

Denebilirse Nietzsche’nin kanla yazdığı nihilist anti-değerleme rejimi büyük bir kısmı kırpılarak, çoktan ölmüş olan toplumsala zerk edilmektedir. Bu sözde anti-hümanist, ama daha önemlisi anti-kapitalist düzenekte hangi tartışmalar mı yürüyor? Her türlü ahlaki tartışmayı kapı dışarı eden, ahlaki bir önermenin mümkün olmadığı ve içi çoktan boşaltılmış etik tartışmalar: Yalnızca biçimsel bir tonda ilerleyen ve hiçbir zaman gerçek anlamda ne yapmanız gerektiğine dair bir şey söylemeyen etik tartışmalar, heterodoks bütün varyantların çoktan ilan edildiği etik tartışmalar. İnsanın inanç düzeyini klasik “dinler” söz konusu olduğunda tu kaka ilan eden ama her türlü görünmezin içeriye kabul edildiği dinden sonra dinsellikler (bkz. yeni dinsel hareketler, artan pop inanç figürleri, Yunan tanrılarını mumla aratan yeni-kutsallar). Ve elbette çıkarın, bütün dünyayı kat eden durdurulamaz egemenliği:

Burada çıkar hem rasyonel hem anti-rasyonel, hem bilinçli hem bilinçdışı, hem hümanist hem de anti-hümanist bütün imkânları kullanarak, her bir enstrümanı kendisi için kullanışlı bir aparata dönüştüren amorf bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla karşımızda, evet nihilist bir katman vardır ama çoktan “amacından” uzaklaşmış, değerleme rejimini tersinden ürüten kullanılışlı bir aparata dönüşmüş bir hâlde…

İşte, yaygın hayvanseverlik, hayvansevicilik, bütün bu pop-nihilist tutumların uç verdiği bir zeminde mümkün hale gelmektedir. Başka bir ifadeyle söyleyecek olursak hayvansevicilik, Nietzsche’nin açtığı “metafizik nihilizm”den zeminden çok, bir tür küçük işler alanında kendine yol bulan bir anlamı haizdir. Hayvansevicilik, ne tam anlamıyla nihilist olabilmiş ne de tam anlamıyla büsbütün içindeki meseleyi sulha kavuşturmuş şehir insanının anomolisinin bir görünümüdür. Kendi çıkarını maksimize etmeye çalışırken her şeyi eline yüzünü bulaştıran anti-hümanist insan, etik tartışmayı hayvan üzerinden bir kez daha işletirken kendisine mutlak öteki olarak hayvanı seçmekten çekinmemiştir. Öyle ya, Auschwitz’i gören büyük insanlık için hayvanla eşleşmek ne kadar kötü olabilirdi ki gerçekten? Hayvan hakları politik- etik boyutta akla duyulan o büyük nefretin bir tezahürü olarak ilerlerken Nietzsche’ye alabildiğine yaklaşır. Ama işte o kadar; sonrasında tekrar oradan sarfı nazar ederek, sözde nihilist tavrını büyük hikâyelere yöneltmekten geri durur çünkü ona gücü yetmez, onunla nasıl savaşılacağını bilmez, bilemez. Bu da hiç şüphesiz nihilist yıkıcılığın kendi içindeki vaadsizlik paradoksunun basit bir sonucudur.

Yaygın kamunun hayvan sevgisinin derin kökleri

Yaygın kamuoyunda ise, bu politik-etik bakıştan mülhem konsantre bir anti-hümanist parodi olarak imkân bulur hayvansevicilik, Bu şu demektir: Tanrı’nın kapı dışarı edildiği, her türlü değerleme metafiziğine savaş açan (büyük harfle) nihilist varyant, her ne kadar felsefi spekülasyon alanında hayvanı “mutlak öteki” olarak görmeye çalışsa da bunu, bütünsel bir kavrayış içinde yapamadığı için (ki bunu yapabilecek teorik ve politik bir bakışa sahip değildir) finans kapitalin yedeğinde, tek gerçek metafizik olarak ilerleyen “çıkar metafiziği”nin kafası kopmuş insana sunduğu birkaç hediyeden birisidir hayvansevicilik. Daha doğru bir ifadeyle, hayvanseviciliği mümkün kılan nihilist varyanttır ama nihilist varyant, neredeyse kontrollü bir şekilde dolaşıma sokulduğu için, hayvanlara karşı oluşan ilgiyle bu nihilist tavır arasında sanki hiçbir bağ yokmuş gibi durur. Oysa biraz daha dikkatli baktığımızda, anti-hümanist yaygara, o kadar büyük bir etkiye sahiptir ki çoktan yeryüzünün en büyük düşmanı ilan edilmiştir insan. Aklı başımda bir insan teki için “dilsiz” hayvandan daha yakın birisini bulmak -felsefi spekülasyon böyle söyler- neredeyse imkansızdır. Nihilist felsefi spekülasyonla bireylerin hayatları arasındaki bağı besleyen çıkar metafiziğinin ortaklaştığı klişelerin başında gelir hayvan.

“Psiklojik” alt yapısını çıkar metafiziğinin mümkün kıldığı yalnızlık ve depresif bir uzamda ilerleyen insan halet-i ruhiyesi ise, ortaya çıkan nihilist boşluğu (Tanrı’nın ve insanın olmadığı bir varyantta) hayvanla doldurmaktadır işte. Hayvan dokunulmazdır çünkü o (felsefi spekülasyonunun bize fısıldadığı gibi) her türlü insani metafizik şiddetin dışında duran yegâne entitedir. Temel metafizik üretici dile sahip olmaması, yani dilsizliği onu kendi doğası içinde kalmaya mecbur bırakırken, bu insanların diğer insanlardan gördükleri düşmanlık noktasında onlardan “emin” olmaları gerektiğini işaret etmektedir. İnsan, bir bakama -çoktandır hak ettiği üzere- tür olarak cezalandırılmaktadır; hayvana biçilen bu paye, insana biçilen payenin mütemmim bir cüzüdür. Hayvan meselesinin, insan tartışmasının ayrılmaz bir parçası olmasını yankılayan bir şekilde, çıkar metafiziğinin her yeri hınca hınç sarmaladığı günlerde hayvanlar; şiddetsiz, sessiz ve çıkarsızlığıyla büyük nihilizmin sinik bir versiyonunu dile getirirler ve hayvanları seven, onlardan medet uman, onlara insanlardan daha fazla değer veren vefalı insanlar, kendilerini içerden tüketen dünyanın hegemonik yapısına dair hiçbir “eylem”i düşünmeksizin hayatlarına devam ederler. Hayvanseviciliğin buralara tercümesi tam olarak böyledir.

Yazının başında sorduğumuz, “Hayvan meselesine nasıl dahil olmak gerekiyor?” sorusun cevabı da böylece açığa çıkmış oluyor: Hayvansevicilik, bir anlamda insandan nefret etmenin, onu gözden çıkarmanın bir parçasıdır. Hayvanseviciliğin köklerini nihilizmde bulması da tam da bu yüzdendir. Her ne kadar nihilist tavır kendini tam olarak sergileyemese de hayvansevicilik, psikolojik dil ve yeni dinsel hareketlerle (dinden sonra dinsellik) birlikte dünyanın hiç şüphesiz en geçer akçeleridir. Dolayısıyla, hayvan meselesini, basit bir “dostluk” ya da merhamet dili içerisinde kavradığımız her bir durumda, yukarıda anlatmaya çalıştığımız nihilist paranteze dahil olmak kaçınılmazdır. Zira mesele hayvanlara karşı duyulan merhametten çok, insana karşı her geçen gün artan marazi tutumdur. Sakatlanmış nihilist varyantın bir tezahür olarak hayvansevicilik; çıkar metafiziğini besleyen, yaratılan büyük “duygusal boşluğun” bir tür nefretine dönüştürüldüğü, “mutlak öteki”nin sahip olduğu “dilsizliğin” şiddet ürütmeyen formunun yüceltildiği ve nihayet bütün bunların nihilizmin “değerleme metafiziği”ni iptal eden sözde hareketinin arkasına sığınılarak, finans kapitalin izin verdiği “politik dili”n heterodoksi yüceltildiği bir zeminde neşv ü nema bulmaktadır. Hayvansevicilik, sevmeden çok bir dışlama stratejisidir ve dahası dışlama edimi ne yazık ki sürekli olarak bir perde işlevi gören kullanışlı bir aparat işlevi görmektedir. Yasa önünde insanda daha fazla kıymetli “sorumsuzluk bilinci”yle meşru şiddetin sahibi ve doğal durumuyla çıkarsız ilişkinin teminatı hayvana insandan daha fazla kıymet verilmesinin bizde uyandırdığı takatsizlik, nihilist vulgarizasyonun (vurdumdaymızlık) üzerimizdeki yüküdür. Hayvansevicilik, bu haliyle, yeryüzünü insansızlaştırmanın en ikonik halidir ve bizde bıraktığı takatsizliğin büyüklüğü de (“Nasıl olurda bu olan biteni diğerleri görmez?”) itiraz edenleri, çoktan bir kampa dönüştürülmüş bu dünyada, yaygın kamuya kabul ettirdiği “saçmalık” oranında gücünü tahkim etmektedir.

Bir kapı önünde, kısık ve fazlasıyla ürkek bir şekilde ileride yatan iki köpeğe karşı yardım isteyen Gülşen Abla’nın, evine doğru korka korka ilerlerken söylediği sözlerle bitsin bu yazı o halde: “Demek köpekler kadar bile değerimiz yok artık şu hayatta…”


Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Başlıklar :Nihayet Dergi
Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026