Türk edebiyatında parçalanmış ve kıyıya sürüklenen özne hangi dönemde öne çıktı

Hiçbir edebi eserin gücü, acıyı layıkıyla ifade etmeye yetmez. Sanatçı retorik oyunlarına, belagatin gücüne sığınmaya çalıştıkça anlatmaya çalıştığı acıdan o denli uzaklaşır. Parantez içi açıklamalarla, süslü terkiplerle cümleler uzar ve duygu, uzayan cümlelerin, süsün altında sönümlenir.
Yoğun duyguların layıkıyla anlatılamayacağını bilen sanatçı en azından anlatıcı yardımıyla duyguyla arasına nesnel bir mesafe koyarak duyguyu soğutmaya çalışır. Yaptığı, yoğun duygular içinde kahramanını uzun uzun tasvir etmek değil, belki ona dair vurucu birkaç görüntü, imge kurmaktır.
Aksi halde aşırı edebileşmiş bir dille edebiyat parçalanmış olur.
*
Türk edebiyatında öne çıkan iki tür ‘tutunamayan’dan söz edilebilir: i) İki dünya savaşı sonrasında modernitenin tüm vaatlerinin yıkımıyla birlikte yaşanan öznenin parçalanması sonucu ortaya çıkan; ii) inandığı değerlerin, yeni yaşam karşısında erozyona uğramasıyla yaşamın kıyısında kalan.
Birincisine değerlerin, vaatlerin ve kültürel değerlerin taşıyıcısı mekanın bombaların altında yerle yeksan olmasıyla yaşanan anlam krizi diyebiliriz. Özneyi özüne bağlayıp ona, içinde ve dışında tutarlı bir bütünlük yaratan anlamın kaybıyla birlikte özne de parçalanmış, bölünmüş, tutarsızlaşmış ve merkezsizleşmiştir. Yersiz yurtsuzlaşan, köksüzleşen özne, bir zamanların konturları net kahramanın aksine, giderek muğlak ve ‘niteliksiz’ birine dönüşmeye başlamıştır.
Reklam
Parçalanmış bir zaman ve mekanda yaşayan parçalanmış özne, edebiyatımızda 1950’lerin ortasında görünmeye başlamış ve Oğuz Atay’la zirveye ulaşmıştır. Postmodern zamanlardaysa metinler arasına saçılan bu öznenin gerçeklikle bağları enikonu zayıflamıştır.
İkincisine de kültürel kimlik kaybının yaşamın her alanına hızla yayılmasıyla birlikte öznenin bir bakiye olarak kıyıya sürüklenişi diyebiliriz. Modernitenin sert bir şekilde tepeden inmesi sonucu, özneyi tanımlayan değerlerin referans niteliğini yitirmesiyle birlikte yaşamın kıyısında kalan, yaşama tutunamayan özne, giderek yalnızlaşıp bağlandığı değerleri aktaracak bir başkasını bulamaz hale gelmiştir. O artık yaşamın kıyısında, kendi içine gömülü bir halde yaşamaya başlar ve sadece kendine tutunabilir. Birincisinden farkı, kendine tutunabilmesidir.
Parçalanmış öznenin aksine, kendine tutunabilmesiyle yaşanan kültürel kimlik kaybına karşı direnebilir ve bir anlam bunalımı da yaşamaz; ama bu direnç onu yaşamın kıyısına iter. Bir bakiye gibi yaşamın kıyısında yapayalnız kalan özne, edebiyatımızda 1980’lerden sonra görünmeye başlamıştır. Özellikle Ramazan Dikmen ve Hüseyin Su’da zirveye ulaşmıştır. Sonrasındaysa kendine tutunarak var kalmaya çalışan ‘Afife Abla’ ya da ‘Halakız’ daha çok nostaljik bir figüre dönüşmeye başlayarak buharlaşmıştır.
*
Edebi eserlerde kahramanların içinde cevelan ettiği bir manzara vardır. Bu manzara bazen oldukça geri planda ve hatta silik de olsa kahramanlara hareket imkanı sağlar ve olaylarla, olgularla bağın kurulmasını mümkün hale getirir.
Reklam
Aslında bu manzara, eser için anlamın kaynağıdır. Eserdeki şahıs kadrosunun düşünce ve eylemlerinin nedenselliği için bir zemin oluşturur. Neden, niçin, sorularının cevabını bu genel manzara sayesinde bulabiliriz.
Şahıs kadrosunun altından bu zemini çektiğinizde hepsi birer budalaya, şaşkına dönüverirler.
*
Eserler de yaratılmış her şey gibi ölür, ölmektedir, ölecektir.
Eserin kıyamete kadar yaşayacağına inanmak, aslında insanın ölümsüzlük arayışının bir tezahürüdür.
*
Yüzeyin karşısında derinliğin her zaman cazibesi vardır. Herkes, yüzeyde olan-biteni derinliğine kavramak ister. Bu nedenle de yüzey genellikle ıskalanır. Çünkü yüzey, yüzeyseldir. Oysa Allah’ın fiilleri yüzeyde tezahür eder; sıfatları da yine yüzeyde tecelli eder. Olmuş, olan ve olacak da yüzeyde meydana gelir. Yüzey kazânın meydana geldiği mahaldir.
Hikmeti anlamanın, hakikatine ermenin mahali yüzeydir. Hikmetini anlamak, hakikatine ermek öncelikle yüzeyde vuku bulanın idrakiyledir.
Derinlik, doğal cazibesiyle her şeyi kendine doğru çeker, ancak yüzeyde olan kavranamadıkça derinliğe dalmak afallatıcıdır. Afallamamak için yüzeydeki oluşu duyup sonrasında bu duyuşla derinliğe dalmak gerekir. Yine de her dalışta bir inci çıkarılacağının garantisi yoktur.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.