Gökçeada rehberi: Doğa, köyler ve gezi durakları

Hazır cemre yavaştan toprağa inme lütfunu göstermişken, içimizde uyanan o bitmek bilmez yolculuk arzusuyla bu yaz “Nereye gitsem?” diye düşünenler için güzeller güzeli Gökçeada’mızı tüm ruhuyla anlatmak isterim. Gökçeada ve Bozcaada, aslında Ege’nin bağrında, sinesinde hâlâ kaybettiğimiz on iki adanın derin hüznünü ve hatırasını taşıyanlara tarihin sunduğu eşsiz birer ikramdır. Ancak bu iki kardeş ada, mizaç olarak birbirinden oldukça farklıdır. Gece hayatını, kalabalığı ve hareketli sokakları sevenler için kuşkusuz doğru bir durak olacaktır ama ben bugün sizi esas, o vakur ve sessiz duruşuyla büyüleyen Gökçe kızımızla, yani Gökçeada ile tanıştırmaya geldim.
Zirao, kendisi o kadar güzel ve uhdesinde o kadar kıymetli hazineler saklıyor ki, popüler kültürün sunduğu o geçici gece hayatına ve bitmek bilmeyen eğlence çılgınlığına merak salıp tüketim kültürünü beslemeye tenezzül bile etmiyor. Gökçeada kendi köşesinde, kendi ritmiyle yaşayan bir asilzade gibi. Her evin kendine has bir kokusu ve rengi olur ya; sanırım bu, şehirler ve ilçeler için de fazlasıyla geçerli bir kural. Gökçeada’nın hafızalara kazınan kokusu kekik, baskın rengi ise güneşin her zerresini emmiş olan sarıdır. Denizin doğrudan görülmediği bir yerin, kıyıdan uzak bir iç bölgenin, hatta neredeyse denizi olmayan bir bozkır kasabası gibi duran bir adanın neden sarı rengiyle özdeşleştiğini düşünebilirsiniz. Çünkü güneş, Gökçeada’da nev-i şahsına münhasır bir şekilde arzı endam ediyor. O, en kavurucu sıcaklarını ağustosa saklar fakat o zamanlarda bile adanın müziği, sapsarı bir rüzgârdır. Bu rüzgâr, altın sarısı otların arasından süzülüp size adanın hikâyesini fısıldar.

İçindeki Rum yerlilerin ve onlara benzemekte, onlarla aynı sofraya oturup aynı havayı solumakta neredeyse hiçbir beis görmeyen Türklerin, kadim adıyla “İmroz” dediği bu adada, her biri birer mücevher değerinde on güzel köyümüz var. Bu köyler, her ne kadar ilk bakışta birbirine benzer taş yapılar gibi görünse de, derinlerine indiğinizde sahip oldukları hikâyeleriyle ve damakta bıraktıkları unutulmaz tatlarıyla müstakil şahsiyetlerini yanınıza kâr bırakmazlar. Söz gelimi Bademli... Tarihine hiç bakmasanız, tozlu sayfalarını karıştırmasanız bile köye adım attığınız anda o elit rüzgârını hemen şakaklarınızda hisseder, çehrenize yayılan o vakur havayı solursunuz. Adanın bir tepesine bir kartal yuvası gibi kurulmuş bu sakin köy, son zamanlarda bilhassa İstanbulluların büyük bir özenle yaptırdığı taş evlerle eski, o zengin ve görkemli siluetine yeniden kavuşuyor. Küçük hediyelik dükkanları ve her sokağının nihayetinde köy meydanına çıktığı o nizamlı yapısı, insanda derin bir sükûnet ve huzur intibası bırakıyor. Köy, adını bir zamanlar çevresini bir kuşak gibi saran o meşhur badem ağaçlarından alıyor. Bademli, her bahar bembeyaz çiçeklerle bir gelin gibi süsleniyor.

Zeytinliköy ise adanın en eski ve en görkemli kilisesi olan Agios Georgios Kilisesi’ne ev sahipliği yapıyor. Yüzyıllık zeytin ağaçlarının gümüşi gölgesinde büyümüş, denizden belki de en az nasibini alan köy olmaklığıyla meşhur olan Zeytinliköy, aslında bu “yoksunluğu” bir avantaja çevirmiş. Sosyal hayatı canlandırmak ve gelen misafirleri ağırlamak için en fazla zahmete giren, en çok emek veren yerleşkelerimizden biridir burası. Bilirsiniz, bir yerden denizi tüm maviliğiyle seyredebiliyorsanız, gastronomiye ve kültüre yatırım yapmaya pek tenezzül etmezsiniz çünkü manzara zaten her şeyi örter. Ancak bundan mahrum olan Zeytinliköy, bu açığı çok sayıda nitelikli kafe ve özgün hediyelik dükkânıyla kapatmış durumda. Meşhur dibek kahvesinin o köz kokulu rayihası ve adanın imza tatlılarından biri olan, hafifliğiyle büyüleyen Panakota’nın gerçek evidir burası.


Adanın muhakkak görülmesi gereken en parlak incilerinden biri de kuşkusuz Kaleköy’dür. Liman ve kale olmak üzere iki farklı zemine ve iki farklı ruha kurulan Kaleköy, adada en rafine etkinliklerin yapılacağı yegâne yer olabilir. Kaleköy limanı, akşamları dondurma ve waffle yemeye çıkılan ufak çaplı bir Bozcaada girişimidir diyebiliriz. Son yıllarda bazı mekânlar, yüksek sesli müzikleriyle gecenin o kutsal sessizliğine şirk koşmaya epey hevesli olsalar da limanın büyüsü hâlâ yerindedir. Envaiçeşit standın kurulduğu liman, el emeği hediyelik alışverişi için de biçilmez kaftandır. Üstelik adanın yerli esnafının neredeyse tamamını burada bulabilir; onlarla sohbet ederek o tepeden inme turistik hikâyelerinden çok, adanın gerçek mizacına dair samimi detayları dinleyebilir ve bu topraklara aşina olabilirsiniz. Bunlar, açıkçası sadece yer üstündeki güzellikler için kerhen söylenmesi gerektiği için yazıldı. Çünkü Kaleköy’ün asıl esbabı mucizesi, kalesinden seyredilen o eşsiz gün batımıdır. Kale döküntüleri, kadim taşlarının arasından seyirlik bir deniz şöleni sunmakla kalmıyor; aynı zamanda turistlerin bir numaralı gün batımı lokasyonu oluyor. Eğer adada hiçbir şey yapmayacaksanız bile bir gün, sandalyenizi ve masanızı alıp o dik yokuşu tırmanarak Kaleköy’e mutlaka çıkmalısınız. Eşsiz bir gün batımı karşısında içeceğinizi yudumlayacak, belki de ömrünüz boyunca göreceğiniz en uzun, en kızıl ve en huzurlu gün batımını seyretmekle müşerref olacaksınız.
Kalenin eteklerine indiğinizde ise Mustafa’nın Kayfesi, Poseidon ve Sabun Atölyesi gibi adanın kimlik mekânları sizi karşılar. Mustafa’nın Kayfesi’nde ağaçların altında yapacağınız serin bir kahvaltının ardından, mis gibi kokuların yükseldiği Sabun Atölyesi’ne uğrayıp dükkân kapanmadan alışverişinizi yapabilirsiniz. Merkeze yakınlığı ve ada köylerinin o bozulmamış ruhunu aynen yansıtması hasebiyle Kaleköy, konaklama için de en ideal tercihlerden biridir.

Son olarak, “Millî Su Altı Parkı” unvanını haiz Yıldızkoyumuzdan bahsetmeden geçmek olmaz. Yıldızkoy, Kaleköy’ün denize açılan o masmavi mührüdür. Burada doğayla iç içe çadır konaklaması yapabilir, sabahın ilk ışıklarıyla denize uyanabilirsiniz. Dalış ekipmanlarınızla suyun altına daldığınızda ise Kızıldeniz’den bir kuple tadabilir, Ege’nin altındaki o zengin yaşamı keşfedebilirsiniz. Tıpkı Kaleköy gibi adanın kuzey kıyılarında yer alan bu koy, Gökçeada'nın size sunduğu o vahşi ve dingin doğanın en somut özetidir. Bu yaz, rotanızı kalabalıklardan uzağa, sapsarı rüzgârların estiği bu kadim adaya çevirin; Gökçe kızın size anlatacak çok hikâyesi var.
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.