Gündelik Hayatın Sahnesi’nde hafıza ve tanıklık

Fatma Barbarosoğlu gündeliğin sıradan anlarını bir “sahne” olarak kuran yeni kitabı Gündelik Hayatın Sahnesi modern insanın bakış, hafıza ve anlam krizini görünür kılıyor. Metinlerde sevmek, kabullenmek ve rıza gibi tasavvufi kavramlar, hayatın en küçük anlarına sızarak yeni bir anlam dili inşa ediyor. Barbarosoğlu, gündelik hayatın içindeki görünmez kırılmaları kelimelerle kayda geçirirken bir tür hafıza direnişi kuruyor. Bu röportajda, yazarla modern çağda anlamın, bakışın ve kalbin nasıl değiştiğini konuştuk.
Modern zamanların hafıza kaybı hız ve dikkat eksikliğinin tüketici beraberliğinden büyüyor. Anı, kayıt altında tutmaya çalışmak zamanı yavaşlatmak, zamanı zamanın içinde dinlendirme temrini benim için. Demans ve demansın daha korkutucu şekli olan alzaymır biyolojik bir rahatsızlık olarak XI. yüzyılda kişilerin hayatını silip yok ederken aynı zamanda toplumsal hafızayı imha eden bir hastalık olarak da ilerliyor. “Hatıra biriktirmek” adı altında cep telefonları aracılığıyla sosyal medyada veri biriktirilirken esasında insanların kelimeleri ve kelimelerle ifade edecekleri hatıraları hiç yaşanmadan yok oluyor. Fark edilmeden, idrak edilmeden geçilmiş anları kelimelere emanet etmeye çalışıyorum. Gündelik hayatın ritmini kelimelerle yakalamaya çalışarak ibnülvakt, vaktin evladı olmaya gayret ediyorum. Diğer taraftan edebî olmayan hiçbir şey ebedî olamaz. Geçmişin nasihat kitaplarını günümüze getiren, özün söze emanet edilirken gözetilen üsluptur.

Bir şey değişti her şey değişti çağındayız artık. O değişen şeye bağlı olarak eriyen, tozlaşan durumlara yenileri ekleniyor. İnsan kendisi olamıyor, kendisi olarak kalamıyor, kendisinin farkına varamıyor hâl böyle olunca hazır kalıplardan birini alarak kendisini o kalıba sığdırmaya uğraşıyor. Kişi kendini bu kalıpların dışında tutmaya çalışsa da performatif hayatı hiç çekincesiz kabul etmiş olanlar herkesi o kalıbın içinde hazır bulmak istiyor. Kalıpların dışında kalanların görülmeme, adam yerine konmama ihtimali her geçen gün artıyor. Bahsettiğiniz metin benim için oyuncuyu oynayan oyuncu olarak zihnimde yer etmiş bir sahnedir.
Bu sorunun cevabını yazdıklarımı değerlendiren okuyucular, akademisyenler ve eleştirmenler vermeli. Bana temas edeni, gönlüme gireni, dert olarak içime işleyeni mesuliyetim olarak gözüme çarpanı yok saymıyorum, kelimelerden yansıyan ışık ile tekrar tekrar görmeye, gördüğümü anlamaya kavramaya çalışıyorum. Belki de bütün bu telaş bendeki “ben” e varma coşkusu ile alakalı. Bilmiyorum.
Dünya giderek karşılaşma zamanlarını, karşılaşma mekânlarını yitiriyor. Sanal âlemdeki karşılaşmaları gerçek karşılaşma olarak görmüyorum Ru be ru görüşmeyince kim kimdir bahsi eksik kalıyor. Hâl böyle olunca bir görüntüye dahil olmak tanıklık anlamına gelmiyor. Çağdaş edebiyat başkalarının hayatına uzak bir seyir üzerinden devşirilenlerle, yazarın kendi iç âleminden çıkardığı hafriyat arasında salınıyor. Uzaktan seyir, antropolojik, etnografik, sosyolojik malzeme üretirken benlikten çıkarılan hafriyat nadiren hakikatin yoluna düşüyor. Oysa ikisi bir arada olmalı. Kişi içinde yaşadığı toplumsal zamanın iziyle tozuyla benliğini yoğurmaya çalışıyor nihayetinde. Çağlar değişiyor ama kadim gerçek değişmiyor aslında kendini bilen hem rabbini biliyor hem de berikini. İnsan olma yolculuğunda öteki diye bir şey olmamalı. Ben ve beriki var. Gözün göze değdiği, özün öze kaynadığı yerde ötekilik kalmaz. Tanıklık kişinin kendi gerçeğini idrakle başlayarak topluma yayılabilecek bir duruş. Oysa dijital çağ daima uzaktakini hayatımızın merkezine taşıyarak bizi hapsediyor.

İncinmişlik tonunun size geçmiş olmasına sevindim. Özellikle pandemiden sonra insanların kendilerini çok incinmiş gördükleri ve bu incinmişlikle, kişisel gelişim kitaplarının mihmandarlığında hoyratça ilerleyen, kimseyi dikkate almama, kimseyi ciddiye almama gibi bir davranış şekli geliştirdiklerine şahidiz. En çok incinenlerin en çok incitme hakkını elde ettiği bir yarış var sanki. Elbette toplumun tamamı böyle değil. Kabaca ikiye ayırmak gerekirse bir tarafta yaralarını saklayan acısını tebessümle gizleyenler var bir tarafta bedeninin en görünür yerine kocaman bir yara dövmesi yaptıranlar. Bunlar aynı zaman diliminde, aynı sokaklarda, aynı toplu taşıma araçlarında bir arada. Dikkat ve rikkat faslı burada başlıyor. Ben dikkat ve rikkat diyorum siz enerji diyorsunuz belki.
Değişimin en önemli göstergelerinden biri bu, sevilmek bahsi. Eskiden insanlar sevme kapasiteleri ile övünürdü Fuzûlî’nin dilinden hatırlayalım “Mende Mecnun’dan füzun aşıklık istidadı var/Âşık-ı sadık menem Mecnun’un ancak adı var.” Nice evlilik olmadık bahanelerle yıkılıyor. Geride şu cümle kalıyor: “Beni çok sevmişti. Hep sevecek sandım.” Halbuki biten evlilikler 40 yıl önce şu minvalde dile getirilirdi: “Çok sevmiştim sevgi tek başına yeterli olmuyormuş anladım.” Sevmiştim. Sevmişti değil. Bu iki söyleyiş arasında, mesuliyet bahsinin kimin omzuna yıkıldığının açık bir göstergesi var.
Sosyal medyada sergilenen, mahremiyeti imha ederek kurgulanan hayatların sahipleri sadece kendi hayatlarının anlamını imha etmiyor kendilerini seyredenlerin hayatlarının manasını da çalıyorlar. İşin acı tarafı “bu hesap sahipleri”, kendi kurgusal hayatlarının şatafatı içinde topluma ahlak dersi veriyor insanlara sözüm ona rehberlik yapıyorlar. Takipçi sayısına göre değer alıp değer satıyorlar.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.