Portland’da ırkçılıkla mücadele: Samira’nın hikâyesi

Birkaç ay önce Trump şöyle bir ifade kullandı: “Portland bir savaş bölgesi.” Bunu duyan Portlandlılar şaşkınlıkla birbirine baktı, zira ortalıkta ne bir protesto vardı ne bir ayaklanma. Trump’ın durduk yere yaptığı bu çıkışın sebebi pek anlaşılamasa da hafif bir gerginlik uyandırdı. Hemen ardından bu ifade de diğerleri gibi unutulup gitti. Beyaz nüfusun yoğun olduğu Portland, her görüşten insana açık olmasıyla meşhur olsa da, biraz derinlere inince Gül Şehri’nin aslında pek de güllük gülistanlık olmadığını fark ediyoruz. Amerika’daki siyahi başkaldırı ve bu direnişin yansımaları edebiyattaki yerini bulmuş olmasına rağmen okuduklarımızı kimi zaman gerçek hayatta olup bitenlerle de karşılaştırmak gerekiyor. Bazen okumak yetmiyor, yaşananlar metni tamamlıyor.
Pandemi döneminde tanıştığım Samira, Amerika’daki -özellikle de Portland’da yaşayan- siyahilerin durumunu anlamlandırmamda gayet yardımcı oldu. Onunla tanıştığım günü çok iyi hatırlıyorum. 2020 yılının bahar ayıydı, uzun yıllardır tanıdığım Aysha, evde çok sıkılmış olacak ki, beni Gabriel Park’ta buluşmaya davet etti. Covid, herkes gibi beni de bunaltmıştı. Çocuklarla hemen parka gittim. Aysha yalnız değildi; birçok arkadaşını daha çağırmıştı. O zamanlar sosyal mesafeye dikkat ediyor, mutlaka maskelerimizi takıyorduk ama açık alanda olduğumuz için maskelerimizi çıkarıp rahat bir nefes aldık. Herkes kendini tanıtmaya başladı, sıra bana gelince Türk olduğumu söyledim. Samira neşeyle, “Ah, Türkleri çok severim.” diyerek uzun bir muhabbete kapı araladı. Eşinin Faslı olduğundan, “Diriliş”i çok sevdiğinden, kızlarından birinin Türkçe öğrenmeye başladığından bahsetti. Böylece dostluğumuzun ilk filizleri yeşermeye başladı. Her ne kadar ailesini, siyahi bir Amerikalı olduğunu, sonradan Müslümanlığı seçtiğini öğrensem de gençliğinde neler yaşadığından henüz haberim yoktu.
Parkta her hafta buluşup hadisler okumaya başladık. Laf lafı açıyor, bu vesileyle birbirimizi daha çok tanıma fırsatı yakalıyorduk. Toplantılar, aylar geçtikçe daha az yapılır oldu. Bir sene içinde de parkta buluşmayı bıraktık. Ama Samira’yla dostluğumuz devam etti. Ona sorarsanız, biz parkta buluşmadan çok önce tanışmışız. Ama ben bunu hiç hatırlamıyorum. Samira deyince aklıma ister istemez hemen Gabriel Park geliyor.
Tanışmamızdan birkaç yıl sonra “Muslimah United” isimli bir dernek kurdu, amacı Müslüman kadınlara maddi, manevi destek olmaktı. Bazen ormanda, sahil bölgelerinde yürüyüşlere gidiyorduk, bazen buluşup sohbet ediyorduk. Hatta benden de yazarlıkla ilgili birkaç ders vermemi istedi. 2024’te birkaç kez yazı atölyesi ayarladık. Bu görüşmelerden birinde kendi hayatından bahsetti. Annesinin beyaz, babasının Nation of Islam’a bağlı bir siyahi olduğunu ve babasıyla hiç görüşmediğini söyledi. Babasının yokluğunda, sadece beyazlar arasında büyüyen bir siyahi olmak çocukluk yıllarını zorlaştırmış. Annesi, Mao Zedong’u takip ettiği için kızına “China” ismini vermiş. Pek varlıklı değillermiş ve Portland gibi beyazlar şehrinde, beyaz bir annenin siyahi evladı olarak yaşamak China’da derin izler bırakmış. “Müslümanım demiyordum ama derinlerde bir yerlerde Müslüman olduğumu biliyordum.” dedi bana. Babasını tanıyamamış ama onun yokluğunda İslam’ı araştırıp, İslam’a bağlanmış.
Başka bir görüşmemizde bana bir kitap uzattı: It Did Happen Here (Her Şey Burada Yaşandı). 1980’lerde Portland’daki faşizmin tırmanışı, buna karşı çıkan protestoların anlatıldığı tarihsel bir kitap. Samira da henüz on dört yaşındayken Punk Rock Sahnesi’nde yer edinmiş. O dönemde şehirdeki beyaz nüfus yüzde seksen beşleri buluyormuş. Okuldaki öğrencilerin beyazlardan oluşması Samira’yı sürekli baskılıyormuş ve maddi sıkıntılar sebebiyle de kendini ait hissedeceği bir yer bulamıyormuş. Bu ruh hali içinde Punk Rock gruplarına ilgisinin artması doğal bir süreç olarak ilerlerken onların müziklerini dinlemeye, onlar gibi giyinmeye başlamış. Fakat bu grup içinde de ayrımcılığa, ırkçılığa maruz kalıyormuş. 13 Kasım 1988’de genç bir üniversite öğrencisi olan Mulugeta Seraw adlı göçmenin, faşist gençler tarafından öldürülmesinden bir hafta önce Samira, (namı diğer China), beyazların saldırısına uğramış. Neyse ki çevresindekiler onu korumuş ve yaralanmadan olayı atlatmış. Nazi benzeri gruplaşmanın hem tanığı hem de ona karşı çıkanların öncülerinden biri olmuş Samira. Henüz sadece yirmi sekiz yaşında olan Seraw’ın ırkçılık yüzünden zalimce öldürülmesinin ardından bu faşist harekete karşı protestolar başlamış, bir müddet sonra da olaylar yatışmış. Samira bu eylemlere en ön saftan katılmış.
Küçük yaşlardan beri maruz kaldığı ayrımcılıkların Samira’da inanılmaz bir refleks oluşturduğunu zamanla daha net gördüm. Sadece kendi hakkına sahip çıkan biri değil o; kadınların, mağdurların, yardıma ihtiyacı olanların da yanına koşan biri. Hayatı mücadelelerle geçen Samira’a bana da hiç bilmediğim protesto kültürünü öğretti. Bir protestoya gitmeden önce mutlaka onu arayıp, “Samira bu protestoya gidilir mi?” diye soruyorum. Bazen cevabı “Evet.” oluyor, bazense “Hayır.” Onunla konuşurken olayları bir siyahinin gözünden anlayabilme fırsatı yakalıyorum.
Son buluşmamızda sohbet ederken Portland’daki ırkçılıkla mücadelenin anlatıldığı Her Şey Burada Yaşandı kitabının belgesel olarak hazırlandığını söyledi. Bir dahakine bu belgeseli seyretmek için sözleşerek vedalaştık. Samira gibi insanları seviyorum; kitapların öğretemeyeceğini onlardan öğrenmek beni heyecanlandırıyor.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.