Toni Morrison’ın “Jazz” romanında şehir ve müzik

Kitap tutkunları arasında sıkça sorulan, biraz klişeleşmiş olsa da sormaktan asla vazgeçilmeyen bir soru vardır: “En sevdiğiniz yazarlar kim?” Bu konuda konuşmayı ve yazmayı çok severiz ama cevaplarımız genellikle değişkendir. Benim yanıtlarım sadece eserleriyle değil yaşamlarından ve fikirlerinden de ilham aldığım yazarlar olur. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarını sevdiğim kadar denemelerini, şiirlerini, hikâyelerini de severim. Tanpınarsız bir İstanbul tasavvuru kısır ve kurak kalır. Huzur romanını yahut Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okuduğum zaman, evden çıkıp kendimi sokaklara atmayı, artık kaybolan bir zamanların şehrini Tanpınar’ın kelimelerinde bulmayı severim. Tıpkı Türk müziği eşliğinde şehri adımlayan Mümtaz gibi. Bir şehre ölümsüzlük iksirini içiren şey tarihi ya da binaları değil, o sokaklardan doğan edebiyatı ve musikisidir.
Amerikan edebiyatında, siyahi dilin gelişimi de sadece tarihi olaylarla açıklanamaz. Afro-Amerikan dilin gelişmesi, kökleşmesi ve dünyaya yayılması her ne kadar kölelerin kaleme aldığı otobiyografik kitaplar yoluyla olsa da bir müddet sonra bu otobiyografik form, yazarların dilini kısıtlar hale gelmiştir. Aslında kölelerin kendilerini en iyi ifade ettiği acılarını, hüzünlerini, coşku ve mutluluklarını kimseyi umursamadan yansıttıkları yer, her zaman müzik olmuştur. Yıllar önce Karabatak Dergisi’nde Mehmet Sabri Genç Hoca’nın müthiş bir yazısını okumuştum: “Dil, İktidar, Sanat Bağlamında Jazz, Blues ve Cihat.” Müslüman kölelerin asimile edilmesi, siyahilerin direnişlerini müzik yoluyla başlatmaları, Genç Hoca’nın makalesinde adım adım işlenmişti. Oradaki yazıda Martin Luther King Jr.’nin blues ve jazz müzik üzerine yaptığı harikulade bir konuşmaya yer verilmiş: “Tanrı birçok inceliği zulümlerden süzerek işlemiştir. O, bulunduğumuz çevredeki zor ve farklı koşullarla mücadele edebilmemiz için bizlere doğuştan sahip olduğumuz yetenekler aracılığıyla bir izin vermiştir. Blues, yaşamın zorluklarına dair hikâyeler anlatır. Dinlediğinizde yaşamın zorluklarını zafere ulaştırma isteğini ve yeni umutlarla göğüslediklerini, bunu müziğe yansıttıklarını görürsünüz. Bu, galiplerin müziğidir. Jazz müzik bu gelenek çerçevesinde daha karmaşık olan kentsel yaşam sürecinde doğmuştur. (…) Cesaretimizin kırıldığı anlarda tatlı ritimleriyle bizi birbirimize kenetler.”
Edebiyatın usta ve dâhi kalemleri kelimelerini müziğin ritimleriyle, şehrin kalp atışlarıyla fevkalade bir şekilde harmanlar. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanı bunun en güzel örneklerinden biridir. Itrî’nin, Dede Efendi’nin besteleri, Mümtaz ve Nuran’ın aşkına karışarak ilerler. Siyahi edebiyatın da belli bir noktaya geldikten sonra bu harmoniye ihtiyacı vardı. Direnişlerinin bile beyazlar tarafından kontrol edildiği, kelimelerinin editörlerin müdahaleleriyle şekillendiği yerde, yeni bir direniş başladı. Bu direnişin öncülüğünü de Toni Morrison yaptı. Onun başkaldırısı, Jazz müziğin acı yüklü umursamazlığından besleniyordu ve açık yüreklilikle “Ben kitaplarımı sadece siyahlar okusun diye yazıyorum.” diyordu.
Morrison’ın bu başına buyruk direnişi çok geçmeden yankısını bulup Amerika’nın sınırlarını aştı. Ama ben bu yazıda özellikle onun 1992’de kaleme aldığı Jazz romanından bahsetmek istiyorum. Afro-Amerikan tarihini, kalıplaşmış otobiyografik anlatının zincirlerinden kurtararak anlatmayı tercih eden Morrison, Dantevari bir üçleme yazdı: Sevilen, Jazz ve Cennet. Üçlemenin ikinci romanı, büyük göçten sonra 1920’lerde New York’un Harlem semtine yerleşen insanların günlük hayatını anlatıyordu. “Ah, o kadını tanıyorum.” diye başlayan roman, Tanpınar gibi okuyucuyu şehrin sokaklarına çıkarıp baş döndürücü bir melodiyle hikâyeler arasında gezdiriyor. Bu hikâyeler tıpkı Jazz müziği gibi acılar ve hüzünlerle yoğrulsa da hayatı yaşanılır kılan esrik bir tat bırakıyor. Çalan bir plağın dönüşü gibi, aynı hikâye üzerinde dönüp dursa da hiçbir zaman tekrara düşmüyor. Farklı bakış açıları, herkesin bildiği olayları yeni bir pencereden, karanlık kısımları da aydınlatarak dile getiriyor.
Müziğe tutkulu bir annenin kızı olan Morrison, her sabah gözlerini annesinin söylediği şarkılarla açıyordu. Bu şarkıların ritmi annesinin ruh halini anlamasına da yardım ediyordu. Okula gidemeyen dedesi, okuma yazmayı kız kardeşinden öğrenmişti. Okumanın önemi Morrison için henüz çok küçük yaşlarda aşikâr olmuştu. Ama aile geleneğinde sözlü anlatım her şeyin yerine geçiyordu. Aile büyükleri durmaksızın hikâyeler anlatırken, kimi zaman çocukların da kendi hikâyelerini oluşturmalarına fırsat veriliyordu. Akademik eğitimleri olmasa da nota okumayı bilmeseler de ailedeki herkes müzisyendi. Küçük yaşlarda dilin önemini kavrayan Morrison, annesinden ve halkından dinlediği şarkıları; hakir görülen, yok sayılan, cahil denilerek aşağılanan siyahilerin günlük konuşmalarını, hayata bakışlarını işleyerek kendi üslubunu oluşturdu. Morrison’ın üslubundaki güç, doğallığında yatıyordu. Zorlanmadan, nehirler gibi akan bir dili vardı Morrison’ın.
Yaşanmış bir olaydan esinlenerek kaleme aldığı Jazz romanı, bu müziksel üslubun zirvesini oluşturuyordu. Harlem fotoğraflarına bakarken karşısına çıkan öldürülmüş bir kızın fotoğrafı romana ilham oldu. Eski sevgilisi tarafından öldürülen Dorcas, onu kimin vurduğu sorulunca, “Yarın söylerim.” diyerek gözlerini kapatır. Violet’in öfkesi ve hüznü, Joe’nun suçluluğu ve melankolisi roman boyunca sürüp gider. Kalemine “Beyaz bakışın” sinmesini istemeyen Morrison; Harlem’de yaşayan siyahilerin hayatını, büyük göçten öncesini ve kahramanlarının bilinmeyen yaşamlarını şehrin dilinden anlatır. Öyle ki sonunda bütün bu hikâyeler şehrin telaşına, gürültüsüne karışarak kaybolur. Toni Morrison’ın romanlarında iyi ya da kötü yoktur, sadece günahı ve sevabıyla insan vardır. Kahramanlarını yargılamaktan kaçınır.
Onun kalemini, beyaz bakıştan koruyabilmesi neredeyse mucize sayılır. Hayatı boyunca, “Neden beyazları anlatmıyorsun?” sorusuna maruz kalmış, ama tıpkı hiç susmayan bir jazz şarkısı gibi bu sorulara kulak asmadan kendi kültürünü, siyahi halkı, kendi bildiğince anlatmaya devam etmiştir. Toni Morrison, siyahi edebiyatın bir azınlık dili olmadığını, Amerikan’ın köklerini oluşturan vazgeçilmez bir damar olduğunu sadece beyaz halka değil, bütün dünyaya kanıtlamıştır. Biz şanslı okurların payınaysa, şehrin melodisini edebiyatla harmanlayan ustaların izinden gitmek, kâh Itrî eşliğinde, kâh Jazz eşliğinde şehirlerin sokaklarını adımlamak düşüyor.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.