Kar altındaki Urfa’da dengbejlik ve toplum hafızası

Urfa’da kar fırtınalı bir sabaha uyanmıştık. Hoş bir öykünün başlangıcı gibi bir gün. Haber kanalları, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin son yirmi senedir böyle bir kış görmediğini söylüyor.
Biz ise buharı üzerinde tırnaklı pidelerimizi biber reçeline batırarak son yirmi seneyi hiç ama hiç umursamıyorduk. Balıklı Göl’ün arkasında, çarşının kalabalığında, eski bir handan çevrilme otelin patlıcan kokulu yemek salonunda kah valtımızı yaparken pencereden sokaktakilerin şaşkınlıkla karışık keyfine şahit olabiliyorduk. Urfa halkı, kar yağdığında neler yapılabileceği ne dair bir arşiv bilgisine sahip olmadığı için olsa gerek, yine bildiklerini okuyor ve karların üzerin de halay çekiyordu. Omuzları müthiş bir uyumla aşağı yukarı inip çıkıyor; ayakkabılarının altında karlar, aynı ritimle eziliyordu. Bir genç, ağzından çıkan bu harla birlikte bağırdı; sesi kahvaltı masamıza kadar ulaştı: “Urfaaaaa, sen siye gel!” Halaydakiler kocaman bir kahkaha atıyor, bu topraklara kar bile daha neşeli yağıyordu.
Beni Ankara ayazından Urfa karına getiren, fakülte hocamızın “Toplum Hafızasının Taşıyıcıları” başlık lı proje çalışmasıydı. Sınıf olarak Türkiye’nin dört bir yanına dağılmış, bu topraklara ait olan ne varsa derleyip toparlamaya çalışıyorduk. Bir grup, Antalya tarafına inip Yörüklere dair araştırma yaparken başka bir grup Mardin’de manastır bekçilerini araştırıyor. Bazıları Konya’da Mevlevi dervişleriyle görüşmeye çabalarken kimisi Artvin’in bir köyündeki masal anla tıcılarıyla irtibata geçiyordu. Biz ise yani ben ve birkaç sınıf arkadaşım, Urfa’da dengbejlik geleneğinin ayak izlerini, daha doğrusu geçmişten günümüze taşı dıkları ses dalgalarını takip ediyorduk.
Halay çekenlerin arasından geçip dengbejlerle görüşeceğimiz köyün otobüsüne biniyoruz. Grup arkadaşlarım, uçaktan indiğimizden beri yap tıkları gibi çevrelerinde olan biten çoğu şeye gözlerindeki yargı perdeleriyle bakıyorlar, “modern” olanın dışında gördükleri ne varsa kendilerine has bir dille eleştiriyorlardı. Proje grubumu kendim seçecek olsaydım kimi seçerdim bilmiyordum ama kimi seçmeyeceğimi yaşayarak öğreniyorum. İnsan, zaten en çok ya şayarak öğreniyor.
Dengbej evine giriyoruz; kocaman bir halının üzerine dizilmiş minderler, üzerinde oturan köy halkı, köşede yanan soba, üzerinde kayna yan demlik, biz geldiğimizde oluşan mahcubiyet ve toparlanma isteği, dengbejlerin ellerindeki erbane (def türü bir vurmalı çalgı) ve bılur lar (anlatının aslına sadık, temiz ve açık bir dille icra edilmesi)... Hepsi bir bütünün mun tazam parçaları gibi. Birini sahneden çıkarsak oyunun kaderiyle oynanacak, her şey bir anda buharlaşacak gibi. Burada her şey, insanın dünya hayatı başladığından beri böyleymiş ve böyle olması da en güzeliymiş gibi. Tüm gibi ler, lüzumsuz gibi.
Dengbejler, erbaneler eşliğinde söze başlıyor. Burada irtibata geçtiğimiz arkadaşımız, bize kılamların (dengbejlerin söylediği uzun an latılı ezgi, sözlü destan ya da hikâye formu) olabildiğince çevirisini yapıyor. Dengbej tür külerinde, yani kılamlarda tarihsel olaylardan tutun da aşiret çatışmalarına, aşk hikâyele rinden destansı anlatılara kadar pek çok ko nunun işlendiğini söylüyor. Bugün ise kadim inançlara, Yaratıcı’nın merhametine dair bir ezgi seslendirdiğini de ekliyor. Ne dediklerini anlamasam bile çok etkileyici olacak bir şey, anlamını bildikçe katman katman derinleşiyor. Zira dengbejler, âde ta sese ruhlarını üflüyorlar.
Dönüş yoluna geçtiğimizde grup arkadaşla rımdan biri, beklediğim yerden konuyu açı yor, “Üzülüyorum bu insanlara! Tutundukları şeyler ne kadar gerçek dışı. Tüm yaşamlarını bu gerçek dışılık üzerine kurmuşlar. Ne acı!” Diğeri benzer bir tondan yanıtlıyor, “Ben üzüntüden ziyade korkuyorum açıkçası. Bu ina nışlar, bizim gelişimimizin önündeki en büyük engel. Ve asla yıkılmıyorlar.”
İkisinin de bakışı bana yöneliyor. Samimi ol masak da yolculuk esnasında namaz molası ta lep etmemden az biraz durduğum noktayı tahmin ediyorlar. Ama arkadaşlarımı ilk etapta biraz şaşırtıyorum. “Senin üzüntünü, seninse korku nu çok iyi anlayabiliyorum. Tüm samimiyetimle söylüyorum, neden üzüldüğünü ve ne için kork tuğunu ta yürekten hissediyorum.” Önce birbir lerine, sonra bana, sonra tekrar birbirlerine bakıyorlar. Karşıdan karşıya geçmek ister gibi bir hâlleri var.
“Sizin korkmanızı ve kederlenmenizi çok iyi anlıyorum ama ben kendimi kederden ve korkudan emin hissediyorum. İnandığım kitapta bir ayet var. Allah, dostlarının korkudan ve kederden uzak olacağını söyler (*). Keder, geçmişe ait tir. Korku ise geleceğe döner yüzünü. İnanç, tüm bunlardan aridir. Değiştiremeyeceğin geç mişi ya da yönetemeyeceğin geleceği esas al maz. Şimdiyle ilgilenir; ayakları yere sağlam basanların, sırtını en güvenilir yere yasla yanların işidir inanç. Hani sizin şu “carpe diem” dediğinizden. “Carpe diem” deyince ha valı oluyor, ne korku ne keder deyince gerçek dışı. Ne yaman çelişki!”
Yolculuk boyunca sürüp gidebilecek bir tar tışmayı, kulaklığımı takarak engelliyorum. Tartışmadan kaçtığımdan değil; ancak Urfa’da dengbejliğin yanında, çok derin bir gerçeği daha öğreniyorum. Kendinde olmayanları, aklı nı başına alması gerekenleri, gönlü dumanlı dağlar gibi dağılıp gidenleri, karanlığını bu laştırmak için türlü yollar arayanları kendine getirecek, neşeli ama kendinden emin, kadim bir söz: “Sen siye gel!”
(*) Yunus Suresi, 10/62.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.