Adderall ve başarı kültürü: Performans baskısının hikâyesi

Bu ilginç yapım, basit bir ilaç kullanma tavsiyesinden çok daha büyük bir resimden bahsediyor aslında. 2018 yapımı belgesel filmi izlerken henüz ilk dakikalarda şu soruları aklıma düşürdü: “Ne zaman bu kadar yorulduk? Ne zaman bu kadar aceleci, bu kadar panik halde yaşamaya başladık?”
Dünya geneline yayılmış olsa da özellikle Amerika’daki başarı hırsının, çocuk yaşlardan beri insanların peşine takılan o bitmeyen mükemmelliyetçiliğin; daha hızlı, daha zeki, daha üretken olma baskısının hikâyesini izliyoruz bu filmde.
İlaçların (özellikle psikolojik destek olarak kullanılanların), Amerika’da ne kadar yaygınlaştığından bahsediliyor filmin başlarında. Bir uzman, bu ilaçların (uyuşturucu olarak da bahsediliyor film boyunca) önceden sadece denendiğini, şimdilerde normal hayatın bir rutini olarak kullanıldığını söylüyor. Bunun, karamsarlığını artırdığını söyleyen sunucuya verdiği cevap ise gerçekten düşündürücü: “Merak etmeyin. Bunun için de ilaçlarımız var.”
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, aslında psikolojik bir rahatsızlık ve bu rahatsızlığı yaşayanların oranı gün geçtikçe artıyor. Bu artışta, modern dünyada çok fazla seçeneğimizin olması da en önemli etkenlerden birisi olarak bahsediliyor. Filmde adı geçen Aderall ise dikkat eksikliği bozukluğundan muzdarip hastaların tedavisinde kullanılan bir ilaç. “Her ilaç; aynı zamanda bir zehirdir, önemli olan dozudur,” derler ya... İşte bu ilaç için çok daha fazla geçerli bir cümle bu. Rahatsızlıkların tedavisi için bu ilacı kullanan hastalar, artık bu ilaca bağımlı olmaya başlıyor. İçeriğindeki amfetamin, odaklanmayı öyle artırıyor ki geçici bir uyuşturucu etkisi veriyor kullanan kişiye. Bu ilaca sahip olanlar, onu sınavlar gibi yoğun dikkat gerektiren durumlardan önce kullanmaya başlıyor. Bu da onun, sadece hastalık tedavisinde değil; normal hayatta da kullanımını yaygınlaştırıyor.
Reklam
1900’lerin başında bulunan ve psikolojik hastalıkların tedavisinde kullanılan bu ilacın, günlük hayatta farklı amaçlarla kullanımına bir örnek de İkinci Dünya Savaşı'nda veriliyor. Adolf Hitler, bu gizli mutluluk silahını Alman askerlere dağıtmıştı. Bu ilacı kullanan askerler; çok daha korkusuz, heyecanlı ve motivasyonlu şekilde savaşıyorlardı. Sonraları ABD askerlerinin de Vietnam’da bu ilaçları kullandığı ortaya çıktı. Savaşın yıkıcı etkilerini bu ilacı kullanarak görmezden geliyorlardı. Lakin bu hap, alkol ya da uyuşturucu gibiydi. Kısa vadede bilincini manipüle ederek insanı sıkıntıdan uzaklaştırıyordu ama uzun vadede insana ve çevreye verdiği sıkıntılar, hep göz ardı ediliyordu. Bu sorunlar sebebiyle ülkeler, Aderall'i “kontrollü ilaçlar” listesine almaya başladı.
Biz, gerçekten neyin peşindeyiz?
Film, amfetamin içerikli bu ilaçların dışarıdan bakınca bir dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu ilacı gibi göründüğünü ama toplumun bunu nasıl bir çeşit performans dopingi gibi algıladığını, hatta belli çevrelerde artık “normal” kabul edildiğini tüm yönleriyle anlatıyor.
Film boyunca en rahatsız edici şey, ilacın günlük yaşama nasıl sinsice yerleştiğini görmekti. Üniversite öğrencilerinin final haftasında bu ilaçları ciklet gibi çiğnemesi, şirket çalışanlarının gece 03.00’te mail atabilmek için bunları kullanması… Bir öğrenci şöyle diyor mesela, “Herkes kullanıyorsa ben neden kullanmayayım? Ben geri kalınca kimse benim bahanelerimi dinlemiyor.” Bu cümleyi duyunca insan ister istemez şunu düşünüyor: Biz, gerçekten neyin peşindeyiz?
Bu belgesel filmde en çarpıcı bulduğum sahnelerden biri, ilaçla büyüyen gençlerden birinin anlattıklarıydı. Bu ferdin çocukken, saatlerce Lego yaparken hissettiği o “aşırı odaklanmış” hâlinin aslında gerçek benliği olmadığını fark etmesiyle yaşadığı acı. Yetişkinlikte ise kendisini bomboş hissetmesi... O sahnede şöyle diyordu mesela: “İlacı bırakınca kendimle baş başa kaldım. Meğer yıllardır kendi dikkatimi değil, ilaçlı bir versiyonumu seviyormuşum.”
Reklam
Bu, filmin en önemli anlarından biriydi bence. İlacın, insanı kendi insani vasıflarından uzaklaştırdığının en önemli göstergelerinden biri. İlacı alan kişi, bir performans sanatçısına dönüşüyordu ama sadece kısa bir süreliğine. İlacı kullanan kişiler, etkisi geçtikten sonra eski hâlinden daha kötü bir duruma geliyordu. Bu sebeple de bağımlı oluyorlardı.
Film, Adderall’in tarihine hızlıca bir bakış atarken bir doktorun söylediği şu cümle de önemli bir eleştiri sunuyor: “Başarı kültürü, bu ilaçları bir çözümmüş gibi gösteriyor. Ama kimse şunu sormuyor: Sorun ilaca ihtiyaç duyan kişi mu yoksa onu yorup tüketen sistem mi?”
Belgeselin ele aldığı bir diğer konu ise ailelerin yaklaşımı. Bazı ebeveynlerin çocuklarının akademik performansının biraz olsun düşmesini istemedikleri için onların bu ilaçları kullanmasına itiraz etmemeleri. Bir anne şöyle savunuyor bu durumu, “Diğer çocuklar kullanırken benim oğlum kullanmazsa adil olmuyor. Sistem herkesi buna zorluyor.”
Filmin genelinde mevcut duruma bir çözüm sunulmuyor. Çünkü belki de çözüm tek bir yerde değil. Ama finalde söylenen şu cümle bence tüm belgeseli özetliyor: “Hayat bir verimlilik yarışması değil. Ama biz öyleymiş gibi davranınca kaybettiğimiz ilk şey, kendilik algımız oluyor.”
Modern dünyanın hızını ilahlaştırdıkça kendimizi o hızda tükettiğimizi gösteriyor film. Asıl mesele, hayat şeklimizi kendi ritmimize göre ayarlamakta. Hedeflerimizi kendi potansiyelimize göre belirlemekte ve olabildiğince çevreden gelen baskılara kulak tıkamakta. Yoksa psikolojimizin bozulmasına kendimiz izin veriyoruz ve sonra o durumu toparlamak için kimyasallar kullanarak onu daha çok bozuyoruz. Sonunda da kendimizden uzaklaşmaya başlıyoruz.
Reklam
Sonuç olarak kendimize sürekli şu soruyu soralım: “Bu kadar hızlı yaşamak, bana gerçekten ne kazandırdı ve benden neleri götürdü?”
İyi seyirler.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.