Kentleşme ve ekonomi yeni suç tiplerini nasıl doğurdu

Eren Safi ile “Türk Şiiri” konuşmadık bu sefer. “Bir Türk Felsefesi yoktur, bir Türk Edebiyatı vardır” cümlesi söyleşinin hiçbir yerinde ortaya atılmadı. “Bu taskafalılar neden hayatımızda?” diye sorduk. Günler ve aylar ilerledikçe hepimizin daha da fazla dile getireceği bu soru üzerinden bir söyleşi gerçekleştirdik.
Çoğaldı mı azaldı mı, bilmiyorum. Çoğaldı veya çoğalmadı diyebilmem için elimde veri olması gerekir. Mesela 90’larda veya 80’lerde kişi başına düşen suç oranı neydi, bunu bilmek lazım. Kişi başına düşen derken de o yıllarda 100 bin kişiye düşen suçlu oranı veya genel suç oranı neydi; bugün ne durumdayız, bunları mukayese etmeliyiz. Öte yandan yaşanılan dehşet, görünürlük, yaygınlık açısından bir şeylerin değiştiği açık ve ortada. Bu yüzden önceki yıllarda çalıştığım nüfusla ilgili notlarıma baktım.

Tabii ki, okurlara bir şey tavsiye edeyim: Bu tür çalışmalarda kendilerine 3-4 tane kilometre taşı belirlesinler. Mesela ilk nüfus sayımı ne zaman yapılmış? 1927 mi? Hatırladığım kadarıyla Cumhuriyet döneminde nüfus 1910’larda da bir kez ölçülmüş. Bu bir kilometre taşı olsun, sonra: 1940, 1960, 1980, 1990, 2000. Bu yıllardaki Türkiye nüfusunu alt alta not etsinler. Bir de üstüne İstanbul’un rakamlarını çıkarsınlar. Ardından da Doğu’dan ve Batı’dan İstanbul gibi 4-5 tane büyük şehri karşılaştırsınlar; Kahire, Londra, Roma, Tokyo gibi. Bu aşamaların üzerine ülke nüfuslarını da karşılaştırsınlar; “Almanya’nın 1940’ta nüfus kaçmış, bugün kaç?” veya “Tokyo’nun 1930’larda nüfus kaçmış, bugün kaç?” Üzerine; Türkiye’de kentleşme oranı yani kır ile kent nüfusu bu ne oranda değiştiğini hem yatay hem dikey okusunlar. Bu okumanın sonunda, özellikle kentleşme oranında, ne kadar sapık bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu görecekler ve ne kadar acayip bir ülkede yaşadığımızı anlayacaklar.
Sadece iktisadi değil elbette ama evleviyetle iktisadi. Geçmişten de alıp bugünle mukayese edebileceğimiz yüzlerce örnek var. Ekonomi çöktüğünde gayrimeşru artıyor ve bu iş, dünyanın her yerinde böyle. Dolayısıyla bizim ülkemizde de böyle olması anlaşılabilir bir durum. Fakat, tek sebep ekonomi değil tabii, gayrimeşrunun artmasında sayısız sebep var. Yeni illegallerin veya yeni kötülerin sahneye çıkmasının ekonomiyle bir alakası yok tabii. O başka bir şey. O zamanın değişmesiyle alakalı.
Reklam
“80’lerden günümüze değişen şey ne?” veya “Özallı yıllardan günümüze değişen şey ne?” Bu sorulara sadece gayrimeşruya bakarak cevap veremeyiz. Çünkü son 40 yılda, meşru hayatta da karakterler çok hızlı değişti. Teknolojiyle, ulaştırma vasıtalarıyla, ağ bağlantılarının sayısal olarak çoğalmasıyla hızlanan hayat; gayrimeşruyu da hızlandırdı.
Eskinin yerel kabadayıları ve mahalli ölçekteki gayrimeşru yapılar, yerlerini çok hızlı hareket eden; sermaye, kamu ve uluslararası ağlarla güçlü bağları olan, çok boyutlu, çok katmanlı ve yüksek derecede ağ-bağlantılı bir yapıya bıraktı. Bu, bütün dünyada da böyle oldu. Dolayısıyla, mahalle kabadayıları ve yerelde güçlü figürlerin yerini; daha mobil, günün araçlarını iyi kullanan ve finansla sıkı bağları bulunan, bütünüyle gayrimeşru bir yapı aldı. İşte bu yeni karakterler daha da ön plana çıkar oldu.
Bir de şu var: Bugün görünen mafyöz figürlerin arkasında, bizim bilmediğimiz katmanlarda, çok daha az tanınan ama çok daha güçlü ve daha zararlı bir illegal yapı bulunuyor. Bu bambaşka bir konu, senin sorduğun sorularla alakası yok tabii. Oraya girdik mi çıkamayız zaten. Yani uzar anlamında çıkamayız diyorum. “Yoksa bizim Allah’tan başka kimseden korkumuz yok!” şakasıyla cevap vermiş olayım bu bahse de. Çünkü bu illegal dünyada Allah’tan başkasından korkana rastlamadım bugüne kadar.
Senin sorduğun tarafıyla evet. Romantik anlamda “racon” artık mahallede kalan bir şey; mahalle ne kadar hayattaysa racon da o kadar hayatta. Anadolu’da kısmen sürse de, İstanbul ve Ankara gibi yerlerde çocukluğumuzun mahallesi can çekişiyor; dolayısıyla o romantik racon da can çekişiyor.
Reklam
“Her şeyin bir raconu olmalı mı?” Çok dar çevrelerde; bir okulun, bir meslek grubunun ya da küçük bir topluluğun içinde hâlâ “racon”a benzeyen şeylerden söz edilebilir; ama bu daha çok temenni ya da nostalji gibi kalıyor, hayatın küçük bir ayrıntısı. Namus, onur gibi tüm hayata yayılan bir racon ise artık yok.
“İllegal olanın ahlakı var mıydı?” ya da İllegal olanın ahlakı var mıdır?” Şimdi bu soruya cevap verebilmek için illegalin ne demek olduğunu tespit etmek lazım. “Ne demek illegal?” Bizdeki “yasa dışı” ibaresinin Batı dillerindeki tercümesi bu kelime. İllegal yani legal olmayan, yasal olmayan, yasalara aykırı olan. Bunun Arapçası ne mesela? Bizim Türkçede de kullandığımız bir terkip: Gayrimeşru. Peki bu üç ifade (gayrimeşru, yasadışı, illegal) tam olarak birbirini karşılıyor mu? Sözlük anlamı olarak evet ama kavrayışımızda uyandırdığı anlamlar itibariyle veyahut da hayatımızdaki yansımalarıyla karşılamıyor. Yani bir şey hem yasadışı olup hem meşru sayılabilir veya bir şey illegal olur ama gayrimeşru da sayılmayabilir.
Neden bahsediyorum? Diyelim ki yayıncısın ve bazı yayınların yasaklanıyor; sonra kaçak yayınla uğraşıyorsun (korsan anlamında değil) ya da “örgütçüsün”; PKK, FETÖ gibi yapılardan söz etmiyorum, daha çok 80’ler’de, 90’larda kalan, yasa dışı sayılan İslamcı toplulukları kastediyorum. O dönem bu insanların neredeyse tamamı illegaldi. Ama kendi zihin dünyalarında hiçbiri “gayrimeşru” değildi. Ayrıca silah kaçakçısını, kadın satanı, kumar oynatanı veya bir torbacıyı çevreleyen ahlaki sınırlar aynı mıdır, emin değilim. Bu yüzden illegalin ahlaki boyutu muğlak. Bugünün suç dünyasına baktığımda da, öyle ahlaki sınırlar, racon ya da “delikanlılık” varmış gibi gelmiyor.
Bu yeni nesil “illegal çocuklar” (senin deyiminle “tas kafalılar”, motorcular ya da her ne deniyorsa) tıpkı kullandıkları araçlar gibi yüksek hızla hayatımıza girdi. Benzer bir hızla çıkacaklarını düşünüyorum. Çok kök salabilecek, devamı gelebilecek, uzun yaşayabilecek bir şey gibi gelmiyor. Bunun birkaç sebebi var. Bunlardan biri; tamamen belli yöntemlere dayalı olmaları. Bunu bir tür moda gibi görüyorum. O yöntemler ve mecralar ortadan kalktığında, bu işin dikkat çekici, dehşet uyandıran tarafı kanıksandığında, nasıl devam eder, pek göremiyorum. Bana henüz ilacı bulunmamış bir hastane mikrobu gibi geliyorlar. Racon, ahlak, delikanlılık gibi şeylerle de pek ilişkileri olduğunu sanmıyorum. O poz moz tarafları da bu işin jelatini gibi; görünürlüğüyle içeriği arasında çok bir tenasüp görmüyorum.
Buraya kadar güzelce anlattım; sen sordun, ben de bir konunun uzmanıymışım gibi söyledim. Oysa anlattıklarım, çocukluğu ve ilk gençliği kenar mahallede geçmiş, sonra yatılı okumuş birinin izlenimlerinden ibaret. Şimdi sorduğun soruya da ancak izlenimsel bir cevap verebilirim. Nasıl söyleyeyim; babası ve dedesi devlet memuru olan, kendisi de 30 yıldır kamuya iş yapan bir Türk vatandaşı olarak şunu söyleyebilirim: “Devletin müdahale edebileceği yeri geçmesi” bizde biraz muhal. Dünyada birçok ülkede böyledir; Türkiye’de ise özellikle böyledir. Devletin gölgesinin değmediği bir sivil hayat fikri, ancak uçarı bir fikir ya da bir temenni olabilir. Devletin merceğinin mikroskobik seviyeye kadar ulaşamadığı, müdahale edemediği bir alan bizde pek mümkün değil.
Reklam
Dolayısıyla gidişat, devletin müdahale edebileceği yeri geçmez. “Peki niye müdahale edilmiyor, niye çözülmüyor?” dersen gözlemim şu: Sosyal medyada gündem olur, televizyonlarda haber olur; herkes teyakkuzda sanılır ve “hiçbir şey yapılmıyor” algısı oluşur. Oysa öyle değildir; rutin tedbirler alınır, yasal prosedürler işler. Ama bu bir yere kadardır. O “yer”in neresi olduğunu bilmiyorum. Devletin sabrı nerede taşar, hangi eşiğe gelince alarmlar çalar ve devlet tüm gücüyle yüklenir, kestiremiyorum. Ancak düdük çaldığında da toz duman kopmaz, çok şey yerle bir olmaz. Bu konular, öyle konular değil.
Racon dediğin şey, suç dünyasının içindeki yazılı olmayan ahlak kurallarıysa, işin o tarafını bilmiyorum. O delikanlılık, kabadayılık âlemi; eski racon bilen, küçüğünü büyüğünü tanıyan, geleneğe bağlı o romantik racon (bugün anladığımız anlamda) geçmişte gerçekten yaşandı mı, ondan bile emin değilim. Ama raconu suç/illegal/gayrimeşruyla değil de başlı başına ele alacaksak; sözünü tutmak, büyüğüne saygı göstermek, küçüğünü kollayıp sevmek, dürüst ve güvenilir olmak, sözü ağırlık taşımak, namusuna düşkün olmak gibi şeylere “racon” değil “adamlık” denir; “racon” denmez “delikanlılık” denir. Yarın başka bir ifadeyle karşılık bulabilir. Böyle şeyler bitmez yani. Bunlar geri gelecek şeyler değil. Ayrıca bir şeyin geri gelmesini beklememize de gerek yok. Cumbalı evler ya da Türk Sanat Musikisi gibi “kaybolan değerler”den değil racon. Eğer mesele adamlık, delikanlılık, güvenilirlikse bu bitmez; form değiştirir. Eski evler, eski musikiler için “keşke geri gelse” demek nasıl nafileyse, burada da olan budur: Güzel, doğru, iyi olan yeni bir formda devam eder.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.