Batı psikolojisi ve manevî kalp tartışması

Dokuz Yüz Katlı İnsan, Hekaton’la Son Tango, Psikolojinin Üçüncü Boyutu Nefs İlmi ve Rüyaların Dili kitapların yazarı, Psikiyatr Doktor Mustafa Merter ile sağlıklı insan kavramı, modern psikoloji ve “Nefs İlmi” üzerine konuştuk.
Somatik gelişmelerin yanı sıra, diğer yönden, yani onların tabiri ile “psikolojik” açıdan, bizim tabirimizle “nefs ilmi” açısından çok vahim bir cehalet ile karşı karşıyayız. İlahî rabıtayı, hilkat gerçeklerini hiçe sayarak birçok açıdan spekülatif, indî mülahazalar üzerine inşa edilmiş bir “modern” Batı psikolojisi var. Bu alanda, fakirin “üstel paradoks” diye tanımladığı bilim tarihinin gördüğü en büyük çelişki yaşanıyor. Biz “sözde” bildikçe, mağrur bir eda ile bildiğimizi iddia ettikçe, genel insan psikolojik sağlığı daha kötüye gidiyor. 1900’lerde %1-2 olan depresyon oranları, -özellikle hanımlarda- bugün %40’lara dayanmış durumda, kaygı hastalıklarında ise durum daha da vahim. Bu sebeple Batı âlemine insanın hakikatinin ne olduğunu, nefs ile psike arasındaki farkı, manevî hâlleri, manevî kalbi, güzel ahlak ve infak/îsar verme ahlakını anlatmak zorundayız. Çünkü esas meselemiz olan çevre kirliliği ve ekolojik dengenin çökmesinin asli sebebi insanın ifsadı. Eğer insan kendi kendisini tekrardan hatırlarsa, hakikatini idrak ederse, davranışını değiştirecek ve ümit yeniden doğacaktır.
Bu manada değerlendirsek Haşr Sûre-i Celîlesi 19. âyet-i kerîmesi; ilahî rabıta kesildiğinde, insanın kendi hakikatini de unuttuğuna işaret ediyor: وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ -Ve la tekunu kellezine nesullahe fe ensahum enfusehum, ulaike humul fasikun.- “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendi nefslerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar, yoldan çıkan kimselerin ta kendileridir.”

Kur’an’ı Azimüş-şan’ın 150’nin üstü âyet-i kerîmesinde manevî kalbimizin ehemmiyeti bize açıklanırken oranın dengesini bozmamız konusunda uyarılar alırız... Mesela; “hatemallahu alâ kulubihim / Allah kalblerini mühürledi.” (Bakara 2/7); “fî kulubihim maradun / Kalblerinde hastalık vardır.” (Bakara 2/10); “ve kalu kulubuna gulfun / Kalblerimiz kabuk tutmuştur (veya kılıflıdır) dediler.” (Bakara 2/88); “fî kulubuhum zeygun / Kalblerinde bir eğrilik olanlar” (Âl-i İmran 3/7); “hasreten fî kulubihim / Kalblerde hüsran” (Âl-i İmran 3/156); “gâlizal kalbi / Katı kalbli” (Âl-i İmran 3/159); “ve cealna kulubihim ekinneten / Kalpleri üzerine perdeler (gereriz).” (İsra 17/46); “lahiyeten kulubuhum / Kalbleri eğlencededir; la ta’mâl ebsâru ve lakin ta’mal kulubulleti fis-sudûr / Onların gözleri değil, göğüslerindeki kalbleri kördür.” (Hacc 22/46); “kulubuhum fî gamratin / Kalblerinde gaflet vardır.” (Mu’minûn 23/63); “…yatbaullâhu alâ kulubullezîne… / Kalblerini böyle mühürler” (Rum 30/59); “…ala kulubin akfaluha / Kilitlenmiş kalbler” (Muhammed 42/24); “kulubuhum şetta / Kalbleri parçalanmıştır…” (Haşr 50/14); “…rane ala kulubihim / Kalbleri pas tutmuştur.” (Mutaffifin 83/14).
Reklam
Modern spekülatif, uyduruk psikolojinin insanlığa verdiği en büyük zararlardan birisi, kalb konusunda yaşanan bu cehalettir ve bedelini artan patolojilerle öderiz.
Manevî kalb üzerinden bir nur ve ilahî enformasyon akışı vardır; ilhamat, varidat, fuyuzat, tuluat... olarak tabir edilir. Kalb geçidi açıldığında bu nûr akışını ifade etmek için insanlar, “İçim açıldı, aydınlandı, kasvet kalktı, içime gün doğdu, karanlık dünyam aydınlandı” vb. tabirleri kullanır ve ilginçtir bu durumu ifade ederken bir de bazen elleriyle kalblerine işaret ederler. Ve biz psikiyatr ve psikologlar çoğu zaman aval aval yüzlerine bakarız, çünkü bizim için kalb 200 gramlık bir et parçasından başka bir şey değildir. Bu cehaletin sebebi ise sözde “aydınlanma” medeniyetinin bilimsel materyalizm paradigmasının bu konularda uyguladığı sıkı sansürdür.
Hâlbuki insanın esas haz merkezi; beyin sapındaki çekirdekler değil, manevî kalbidir. Çoğu dopamin kaynaklı diğer hazlar, saman alevi gibi çabucak gelir geçer ve insan yine hüsrana dalar. Kalbden ilham edilen sürûr, sekîne, selâm, itminan, reca, hayret hayranlık, merhamet, muhabbet gibi hâller ise uzun vadeli derinliğine tesir gösterir ve en önemlisi, psikolojik hastalıklarımıza iyi gelir. Ve bu ince psikolojiyi bilmediğimiz için biz psikiyatrlar uzun reçeteler yazar, sadece kimyadan medet umarız.
Kendi dini ile kavgalı bir medeniyetin psikologları, psikiyatrları “kullanma kılavuzu”nu (Kur’an-ı Azimüş-şan) okumadan, insan üzerine sofistike ve “akıllıca” sandıkları spekülasyonları yapıyor, insanın beden ve ruh birlikteliğini bile inkâr ediyor. Bu boşluğu da “yeniçağ manevî arayışları” doldurmaya çalışıyor fakat yine de yetmiyor. Durum ortada. Evet “modern” Batı psikolojisinin gidişatı böyle fakat daha da trajikomik olan; bizim insan üzerine, İslâm ve tasavvuf kaynaklı, bütün zenginliğimize rağmen, yine de nakil ve taklid “aydın” hamakatından vazgeçmememiz.
Mesnevi-i Şerif’teki körlerin fili tanımlaması gibi, Batı psikolojisi de tuttuğu yerden insanı tanımlaya çalışıyor, ne bir geçerli yapısal ve ne de dinamik teorisi var. Veya bir başka benzetme yaparsak, elimizde harita olmadan ve orada hüküm süren kanunları bilmeden nefs ülkesinde geziyoruz.
Reklam
Çoktan iflas etti bile. Bir paradigmanın içinde ciddi anomaliler (tenakuzlar çelişkiler) uyandığı zaman, artık orada temeller çatırdıyordur ve değişim zamanı gelmiş demektir. En büyük “anomali” de bize (psikolog/psikiyatrlara) rağmen insanın psikolojik sıhhatinin gittikçe daha kötüye gitmesidir. Sadece insanın ifsadı değil, yaşadığımız çevre felaketinin de yegâne sorumlusu, Rabbini unutup aklına tapan ilmî maddeperestlik (bilimsel materyalizm) batıl hareketidir. Alternatifi ise “İslâm, Kur’an, Furkan, Adalet” üzerine inşa edilecek fütüvvet medeniyetidir.
Her gün takribî olarak 32.000 karar alırız. Oraya bakma, buraya bakma, şunu söyleme, bunu söyleme gibi. İrfanın bir tanımı ise elzem (en gerekli) ve lazım (gerekli), ehemm (en önemli) ile mühim (önemli) arasında doğru bir seçim yapabilme hâlidir. İşte bu tefrik hâli bize kalb geçidi üzerinden atâ edilen ilahî enformasyon vasıtasıyla olur. Aklın kıyasat-ı akliyye (akılla karşılaştırma) üzerinden çıkardığı neticeyi bir kürenin alt yarıküresine benzetebiliriz, manevî kalb geçidinden süzülüp gelen ise küreyi tamamlayacak üst tarafıdır. Bu tamamlanmaya tevfik hâli denir, Frenkçesi ise “senkronizasyon”dur. Bu manada insanın asıl “bilgi işlem merkezi” aklı değil manevî kalbidir...
Sosyal medyayı boykot etme, haber dinlemeyi günde en fazla 15-20 dakika ile sınırlama, film kanallarından uzak durma (hususiyetle Netflix, bir başka kaynaktan haftada bir defalığına anlamlı, edepli bir film olabilir), Youtube’a çok dikkat! (Yine günde yarım saati geçmeme.) WhatsApp’ı sadece haberleşme için kullanma, oradan iletilen podcast, video vesaireye bakmama, cep telefonu edepsizliğine son verme, bir arkadaşımızla muhabbet halindeyken telefon üzerinden bir şey göstermeme, telefonu göz önünde tutmama, acilen kullanmak gerekiyorsa özür dileyerek izin alma…
Son günlerde “Matrix”in ana girişi; sun’î (yapay) zekâ üzerine kaydı ve bu durum çok daha tehlikeli hâle geldi. 2000’li yılların başlarından beri bizim üzerimize topladıkları veri birikimi (ki bu her insanın özel bir dosyası tutulduğu manasına gelir) artık yapay zekânın tasarrufu altında. Geniş dil modelleri (LLM) ve transformer vasıtasıyla algoritma üretmek için artık ellerinde devasa bir veri birikimi var. Chatgpt vb. yapay zekâ uygulamalarıyla, “Bizimle yaşarsan hayatın kolaylaşır, her şey daha güzel olur, neredeyse sonsuz güç sahibi ve hatta ölümsüz bile olursun.” diyerek bizi ikna etmeye ve bu uygulamalara hayran bırakmaya çalışıyorlar. İnsanın bütün yaratıcılığı, mücadele ruhu, mükâşefe hâlleri, ihlası, hayırlı niyetleri adeta atıl ediliyor ve bir rahmanî hâl donmasına doğru gidiyoruz.
Karşı tedbir olarak, iki senedir “Rahmanî Yapay Zekâ” projesini teşvik etmeye çalışıyoruz. Gaye bir üst “Rahmanî Akıl” üzerinden, diğer yapay zekâları denetlemek, zulmanî ile rahmanî arasındaki farkı insanlara açıklayabilmek ve bir tarz temyîz, istînaf merci-i teşkil etmek. Nüfusu 2 milyara yaklaşan İslâm âleminin bilim insanları ve âlimleri acilen bir komisyon kurup bu proje üzerine çalışmalı. Yoksa geçenlerde adını latife olsun diye “dj” (deccal) koyduğumuz şeytanî bilgi çöplüğü bizi ele geçirecek.
Reklam
Batı kaynaklı psikoloji, az önce tanımlamaya çalıştığım insanî hakikatleri, hususiyetle manevî kalbi bilmediği için, sanal bağımlılığın zararlarını tam manasıyla anlayamaz ve dolayısıyla da çare üretemez. “Nefs İlmi” üzerinden nefs yapısının diğer incelikleri anlaşıldıkça, daha tesirli çareler üretebileceğimiz inancındayım. Bu mevzuda bir de ilginç çalışmayla karşılaştım...Yakında Türkiye’de yayımlanan Kaygılı Nesil kitabının yazarı Jonathan Haidt kitabında; beraber çalıştığı arkadaşı Dacher Keltner’in “huşu” hali üzerine yazdığı bir kitaba işaret ediyor ve huşunun sanal bağımlılıktan kurtulmaya yardımcı olabileceğini söylüyor. Keltner kitabında huşuyu (awe) şöyle tanımlar: “Huşu dünyaya dair mevcut anlayışınızı aşan engin bir şeyin varlığında olma hissidir.” Keltner ayrıca huşunun bencilliğimizi düzelttiği, böylece diğer insanlarla kendimiz arasına koyduğumuz sınırları aştırdığı ve hakikatte asıllarımızın müşterek olduğunu fark ettirdiğini söylüyor. Beynimiz aşkın bir duruma geçtiğinde, benlik duygumuz “ben”den daha büyük bir şeyle ilişkilendiğinde bu durum hasıl oluyor. Keltner devamında zihnimizdeki “Varsayılan Mod Ağı/ VMA” veya “Arka Plan Gürültüsü”nün sessizleştiğini de açıklıyor . Evet, bu son verdiğimiz misalde gördüğümüz gibi sanal bağımlılığa karşı başlatacağımız mücadelede çok yaratıcı olmamız elzem görünüyor. Ne ilginç değil mi? Bir ABD’li psikologdan “huşu”nun bazı dertlerimize iyi geleceğini öğreniyoruz. Keltner’in huşu hâli üzerine bu görüşlerini fakir söylemiş olsaydı; “aydın” biraderlerim hemen beni aforoz eder gericilikle suçlarlardı, bari onu dinlesinler.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.