Kaybolan kalem gencin hayatını sarsıyor

Yağmur damlaları, duvarın tamamını kaplayan pencereleri dövüyordu. Gök, kül rengi bulutlarla kaplanmış; Necip Fazıl'ın gençlik zamanında yazdığı şiirlere konu olacak türden bir kasvete bürünmüştü. Trafik sıkışmış; zaten normal şartlarda da sabrı kıt olan insanlar, nemin de etkisiyle şimdiye kadar biriktirdikleri öfkeyi birbirilerinin üzerlerine kusmaya başlamışlardı.
Küçük oda, duvarların gri rengiyle uyum sağlayacak şekilde karanlığı âdeta kucaklamıştı. Çalışma masasının üzerinde duran iki mumdan biri, ağzında sönmeye yüz tutmuş cılız bir ateş taşıyordu. Diğeri, henüz hiç yakılmamıştı. Tavandan sarkan tek ampulün loş ışığı, içerideki karyolasız, direkt yere atılmış döşeği, duvara çakılmış çivilere asılan ütüsüz gömlekleri ve yerlere saçılmış kıyafetleri hafif bir haleyle var olduklarını anlayacağımız ama detaylarına erişebilmek için elimize alıp yukarıya kaldırmamızın gerekeceği şekilde aydınlatıyordu.
Açık camdan gelen esintiler mum ışığını titretiyor, gölgelerin hareketlenip canlanmasına neden oluyordu. Masanın ne için kullanıldığı, şu an üstüne dayanılmış; dağınık saçlarla kaplı kafa yüzünden pek anlaşılmıyordu. Kapakları sonuna kadar açılmış; içi, rafların en diplerindeki yedek çoraplara kadar boşaltılmış dolap, son demlerini yaşıyor gibiydi. Üzerinde uygulanan hoyrat şiddet, eskimiş menteşelerini yerinden çıkarmış; ortadaki kapağın yamuk bir açıyla yere düşmesini sağlamıştı.
Anlaşılan yapımında barındırdığı ustalığı son damlalarına kadar kullanmasına rağmen dayanamayan diğer kapakta gürültüyle yer döşemesine çarptığında, masada uyuklayan genç adam irkilerek kafasını kaldırdı. Gözlerinin altındaki mor halkaları, en az bir haftalık kirli sakalı, açlıktan içine çökmüş yanaklarıyla son birkaç günde ancak ölmeyecek kadar yaşamışa benziyordu. Başını, düşen dolap kapağından tarafa çevirdi.
“Yoksa oraya bakmamış mıydım?” diye mırıldanarak başlayıp yüksek sesli bir heyecanla bitirdi cümlesini. Bir anda gelen enerjiyle yerinden fırlayıp rafları yerinden çıkarmaya başladı. “Yok, yok, yok… Nerede bu kalem? Daha geçen gün sınavdayken şans getirmesi için adımı onunla yazmıştım. Sonra ne oldu? Eve geldim, ceketimi şuraya astım kalemde onun cebindeydi,” dedi ve eliyle, içi dışına çıkartılmış; herhangi bir dikiş makinesi görse dile gelecek kadar yıpranmış kumaş öbeğini gösterirken, “Nereye gitti?” diye devam etti.
Bahsettiği kalem, çok küçükken oturduğu küçük ilçenin bakımsız ve ilgileneni olmayan müzesinden çocukluk hevesiyle çaldığı eski tip tükenmez kalemlerdendi. Tamamen siyah kaplama, -kendisinden yaşlı olsa da hâlâ kaymak gibi yumuşak imzalar atmasına vesile olan- bu kalemi çaldıktan sonra başına hiçbir şey gelmemesi, onu cesaretlendirmişti. Kalemi koltuğunun altına sokup gizleye gizleye eve götürdüğü gün, abisi neden garip davrandığını sormuştu. Normalde böyle anlarda tamamen tutulan dili bir anda açılıvermiş, iskambil kâğıtlarının ardında duygularını gizleyen bir kumarbazın soğukkanlılığıyla ağzına tam oturan bir yalan uyduruvermişti. Suçluluk duygusuyla alev alev yansa da aynadaki surat ifadesinin karşısındakine hiçbir şey belli etmiyor oluşu, kendisini bile şaşırtmıştı.
Batıl inançları yoktu. Ailesi tarafından bunların bir saçmalık olduğuna inandırılarak büyütülmüştü ama bir anda içi, evrenin bu kalemi ona hediye ettiği ve onu yanında taşıdığı sürece bahtının hep açık olacağına yönelik bir hisle dolup taşıverdi. Daha sonrasında iyi anlarında yanında, kötü durumlarda evde olduğunu fark etmesiyle birlikte kalemin hayatını yönlendiren bir ibre olduğunu düşünmeye başladı. Ne zaman içinden çıkılması zor bir hâle düşse sebebini kalemin yokluğuna bağlıyordu. Zamanla bu düşüncesini, “Eğer kalem yanımda olmazsa belaya bulaşırım,” gibi tuhaf bir inanca dönüştürdü.
Bir gün kalem ortadan kayboldu. O günden beri başına gelebilecek bütün talihsizlikleri hiç eksiksiz yaşadı. Sınıfta gösterdiği istikrarsız ve dalgın tavırları nedeniyle uyarı aldığı günün akşamı kafasını tavana dikip derin bir nefes aldı. “Bu son şansın,” dedi kendi kendine. Kalemi birinin çaldığını ya da kaybolduğu gün birinin bulduğunu ve onu bir elin tuttuğunu hayal ettikçe içi ölümü bekleyen bir kalp hastasının umutsuzluğuyla doluyordu. Söylenerek kıyafetlerini toplamaya başladı. Valizin içine giren her parça, onu daha da hüzünlendiriyor; dünyanın sonu olmadığını söyleyen fikirleri de onlarla birlikte karanlıkta kayboluyordu.
Elbette kalemin kaybolması, ölümle eş değer değildi ama bundan sonraki hayatı en az son nefesin verdiği acı kadar kasvetli olacaktı. Öz güveni düştüğü için iş bulamayacak, evde oturup ailesine yük olacaktı. Yaptığı her fiilde bir şeyleri berbat edecek, insanların arasında saygı göstermeye değecek bir konum edinemeyecekti. Yalnız ölecek ve belki de kalemin yokluğu yüzünden mezarda bile tam olarak huzur bulamayacaktı. Peki, kaderini belirleyecek kalemi bulabilecek miydi sahiden?
Devam edecek...
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.