Süleyman Nazif ve Abdülhak Hâmit'in edebî dostluğu

Servet-i Fünun dönemi şairi, edebî anlayış ve üslup olarak Namık Kemal’in takipçisi olan Süleyman Nazif, Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyet döneminde yaşamış şair, yazar ve bürokrattır. Edebî mahareti kadar, hazırcevaplığı ve nükteleriyle de üne kavuşmuştur.
Halil Açıkgöz’ün Cemil Meriç İle Sohbetler’inin nakline göre Cemil Meriç şöyle der: “Süleyman Nazif nesirde şiirdir. Sestir. Hatiptir. Gür bir nazım. Kemal'in bir parça daha tantanalı, bir parça daha mübalağalısıdır. Namık Kemal ile benzer tarafları delilikleri. Fakat kelimelere prestij Süleyman Nazif'te daha ağır basar. Namık Kemal o kadar edebî değildir. Nazif'te düşünce kelimelerin elindedir. Tezatları onun kadar bünyesinde toplayan başka biri yoktur... Esprinin adamıdır. Güzel söylemek mühimdir ona göre, doğru düşünce söylemek değil. Yanardağ gibidir. Mahrem konuşmalarında bile gürlediği görülür.” 1870’de Diyarbakır’da doğan ve 4 Ocak 1927 yılında İstanbul’da vefat eden, şimdilerde nisyana mahkûm edilen ve adı edebiyat tarihi kitaplarında kalan bu Dicle’nin haşin çocuğu, söz konusu vatan olduğu zaman, bir aslan kesilmiştir. O yüzden yine Cemil Meriç, Jurnal 2’de “Onu tenkit lambalarımı söndürerek okurum.” demiştir.
Süleyman Nazif, millî, vatanî ve dinî konulara hassasiyet, siyasi tercihleri, pek çok şiirine yansıyan hamasi ruhu ve üslubu, Osmanlı Devleti’nin parçalandığı ve yıkıldığı, yeni Türk devletinin kurulduğu bunalımlı dönemde memleketin ıstırap ve ümitlerine tercüman olmasıyla diğer Servet-i Fünun mensuplarından ayrılmıştır. Bu yüzden Süleyman Nazif’i alışılmış sınıflama içinde bir gruba yerleştirmek zordur. Servet-i Fünun edebiyatının içe dönük bireysel konularını kendine şiar edinen anlayışının aksine o, yakın dostu Mehmed Âkif gibi edebiyatın toplumun hizmetinde olması gerektiği ifade etmiştir. Fakat Süleyman Nazif’in edebiyat tarihimizde yerini sağlamlaştıran yönü, nevi şahsına münhasır kişiliği, pervasız tavrı ve güçlü nesridir.
Osmanlı’nın en zor, en kara günlerini yaşadığı bir dönemin şairi olan Süleyman Nazif için İbrahim Alâettin Gövsa, Süleyman Nazif: Hayatı, Kitapları, Mektupları, Fıkraları ve Nükteleri kitabında şunları yazmıştır: “Namık Kemal merhum gibi bir vatan nâsiri, daha doğrusu bir vatan münşîsidir. Bir süngü kadar tesirli kalemini daha çok memleket müdafaasında kullanmıştır.” Süleyman Nazif, Mehmet Âkif’in ifadesiyle “bu hicranzede yurdun ve milletinin âlâmını, o müdhiş kalemiyle en korkulu günlerde dünyaya duyuran” tek kara gün dostu olmuştur. Vatanın ve vatanî değerlerin dostu olan Nazif’in dost olduğu isimlerden biri de Abdülhak Hâmit Tarhan’dır.

Süleyman Nazif’in son günlerinde Hâmit
Süleyman Nazif, ömrünün son sonbaharında dünür olduğu, üstat kabul ettiği Cenap Şehabettin’ten bile uzaklaşmış, cumaları öğleden önce evinde toplanan kişilerle bile irtibatı kesmiş ve kendi kabuğuna çekilmiştir. Son günlerinde iyice yalnızlaşan Süleyman Nazif, bu günlerde kendisine yaren aramıştır. O, son zamanlarda soğuk alacağı, zatürreye yakalayacağı endişesiyle hamama dahi gitmese de feci tesadüftür ki zavallı yine zatürreye yakalanmıştır. Bu hastalık 2 Ocak 1927’de başlamış, Süleyman Nazif’in zayıf bünyesini sarsmış ve onu yatağa düşürmüştür. Hastalık günlerinde görüştüğü, konuştuğu, hasbihal ettiği kişiler sınırlı kalmıştır. Bu günlerde muhabbet ve hürmetine layık gördüğü yanında olmasını murad ettiği kişi Abdülhak Hâmit olmuştur. Taha Toros arşivinde bulunan bir evraka göre öldüğü gece Süleyman Nazif’le görüşen Abdülhak Hâmit onun şu ricasıyla karşılaşmıştır: “‘Gel bana, seni, göreyim Üstad!’ Bu, onun son sözüydü. On beş dakika sonra, yani 1927 yılının 4 Ocak gecesi, saat 23.30’da biraz limonata içtikten son nefesini vermiştir.”

Hakkında yazdığı şiirde Süleyman Nazif’i “deha-yı şehîr” olarak anan Abdülhak Hâmit, onun sıkıntılarla geçen yıllarını geçirdiği, vefat ettiği evi erken bir mezar olarak görmüştür. Nişantaşı’nda, yirmi seneye yakın bir müddet kirada oturduğu evi, hiç istemediği hâlde, bırakmaya mecbur olmuştur. Ardından hemşiresinin damadı ve küçük çocuklarıyla birlikte oturduğu Harbiye-Maçka civarındaki evinde yaşamıştır. Dönemin matbuatına göre vefat ettiğinde cenaze evinin önü hınca hınç dolmuştur. Herkes üzüntü içinde olmasına rağmen bu acı habere kimse inanmak istememiştir.
Süleyman Nazif Bey memleketimizin mühim bir münevveri olduğu için Sultan Mahmud Türbesi’ne defnine müsaade buyrulması için Şair-i Âzam Abdülhak Hâmit Bey tarafından Başvekil İsmet Paşa’ya bir telgraf çekilmiştir. Başvekile çekilen telgrafa aşağıdaki cevabî telgraf gelmiştir: “Süleyman Nazif Bey’in irtihaline çok müteessir oldum. İhtifalat-ı lazıme ile defn için şehremanetine rica edilmiştir. Müsaade olunmadığından türbeye tedfinine imkân bulamadım.”
Cumhuriyet gazetesinin 7 Kanunisani 1927 tarihli sayısında yer alan “Süleyman Nazif’in Tedfini” başlıklı yazıya göre Abdülhak Hâmit’in ifadesi ile “Pangaltı’daki evine koşanlar hâlâ Nazif’i karşılarında bulacaklarına inanıyordu.” Burada taziyeleri aile efradı ve kardeşi Faik Âli Bey kabul etmiştir. Bir süre omuzlarda, ardından yüzlerce araçla Ayasofya Camii’ne gelen cenazeyi binlerce insan karşılamıştır. Saat 12.00’den itibaren Ayasofya Camii önü cenaze merasimine iştirak edecek insanlarla dolmuş, kalabalık onu neredeyse eller üstünde Edirnekapı Mezarlığı’na sır etmiştir.

Turgay Anar’ın Mekândan Taşan Edebiyat kitabına göre Nazif Cumhuriyet sonrasında da faaliyetini sürdüren en uzun ömürlü mahfillerden biri olan Abdülhak Hâmit Tarhan’ın Şişli’de Maçka Caddesi ile Bronz Sokağı’nın kesiştiği yerde, 35–41 numaralı Maçka Palas Apartmanı’ndaki evinde toplantılara da katılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Babıâli’deki Şemsi Efendi Hanı’nda yapılan toplantıdakiler nükte bolluğunu, hikâye tufanını hâlâ şifahi kanallarla anlatılagelmektedir.
İki dost
Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ve Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk yıllarında eserler vermiş şair, oyun yazarı ve diplomat Abdülhak Hâmit Tarhan’ın (1852-1937) hakkını her zaman savunan, dostu, tilmizi olan ve ona “Şâir-i Âzam” unvanını veren Süleyman Nazif’tir. Süleyman Nazif’in edebî kimliğinin şekillenmesinde tesirli olan Hâmit, Nazif tarafından her fırsatta yüceltilmiş bir şahsiyettir. Onu övüp göklere çıkan Nazif’e göre her saltanat bir gün yıkılacak ancak Abdülhak Hâmit’in edebî saltanatı kıyamete kadar devam edecek, eserleri herkes yol gösterecektir. Yusuf Ziya Ortaç, Portreler kitabında ironik bir dille eskiden anaların dâhi çocuk doğurmakta cömert olmadığını belirtmiş ve “edebiyatımızın tek dâhisi” Hâmit’i anlatırken Süleyman Nazif'in Acem mübalağasını da aşan mizacıyla “dâhi”ye “çok büyük” anlamına gelen “âzam” kelimesini ekleyip “dâhi -i âzam” yaparak bir dünya rekoru kırdığını şöyle ifade etmiştir: “Her milletin dâhisi vardır ama, bizden başka ‘dâhi -i âzamı’ olan yoktur!” Bir akşam, Serkldoryan Kulübü’nün koyu kırmızı renkli halı döşeli merdivenlerinden inen Hâmit’i gören Nazif’in duygu, düşünce ve hayallerini abartılı bir dille anlatması bilinmesine rağmen cezbeye tutulmuşçasına, dinî akideye halel getirir tarzda “Allaaah iniyor gibi semadan!” diye mırıldandığını duyan Ortaç, hayretler içinde kalmıştır.
Abdülhak Hâmit Tarhan ve Süleyman Nazif, biri anılınca diğeri akla gelen iki yazardır. Çoğu yere birlikte giden iki şair bir seferinde içki içip sohbet etmek için Tokatlıyan Otel’e gitme kararı almıştır. Ancak o gün Hâmit, Lebon’da İsmail Müştak Mayakon’a söz verdiğinden ilk önce Lebon’a uğrayıp İsmail Müştak Mayakon’u görmek istemiştir. Bunun üzerine Süleyman Nazif, randevusuna gelmemekle maruf olan İsmail Müştak’ın sözüne sadakat göstermeyeceğini, gittikleri takdirde Lebon’da boşuna pinekleyip duracaklarını söylemiştir. Hâmit üsteleyip Lebon’dan içeri girince İsmail Müştak’ın Hâmit’i beklediğini görmüştür. Salâh Birsel’in Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu’sunda anlatılan bu olayın devamı şöyledir: “Süleyman Nazif ellerini havaya kaldırıp İsmail Müştak’a: Yahu ne acayip adamsın sen? Bir sözünde durmamak ünün vardı. Şimdi onu da yitirdin. Beni de Beyefendi’ye karşı yalancı çıkardın.”
Salah Birsel, iki şairin bir başka hatırasını da şöyle nakletmiştir: “İstanbul Türkçesiyle zarif ve tane tane konuşan Hâmit’in sözlerinden nükte de eksik olmaz. Bir gün Süleyman Nazif’le evinin önünden bir taksiye binecektir. Süleyman Nazif’e yol verir:
- Buyurun.
Süleyman Nazif büyük bir saygıyla geri çekilir:
- Estağfurullah!
- Canım bin diyorum, konuksun.
- Aman üstadım, buyruğunuz başım üstüne, ama görenler ne derler sonra?
Hâmit sinirlenmiştir:
- Ne diyecekler, olsa olsa “Şu Hâmit de ne terbiyeli, ne nazik adam!” derler. O kadar.”
Birçok yazarın hayatının bir yerinde olan Hâmit memuriyete uygun davranışlar sergilemediği için 1912 sonbaharında merkeze çekilmiştir. Hâmit için dönemin münevverleri onu savunan ve alınan kararın yanlışlığına vurgu yapan yazılar kaleme almıştır. Dönemin bakanına “Şiirde yeni bir lisan, hattâ yalnız bir lisan değil, edebiyata da bülend bir çığır ibda ederek bu millete bahşeyleyen öyle bir sâhib-i deha” olan o koskoca Hâmit’i “etrafının ilka’at-ı menfaat-divanesine kapılarak” onu “bî-perva azlediveriyor. Medar-ı maişetinden mahrum bırakıyor. Altdan alta Bâbıâli’de herkesin lisanında çirkin mübalâğalarla dolaşan bu sırr-ı acibi ifşa edebiliriz.” diyen Ali Kemal 25 Kanunuevvel 1328/7 Ocak 1913 tarihli İkdam gazetesine yazdığı “Yaz, Ayne Çe Şorşest”, (Yaz, Bu Nasıl Bir İsyan?) başlıklı makalesinde: “Güya Hâmit, lüzumundan fazla zen-dost imiş, rütbe-i memuriyetine tevafuk etmeyen bir kadınla beraber yaşıyormuş... Bir şairden böyle bir hata sadır olabilir. Ancak Hâmit, Hâmit olduğu için nush ile yola yatırılır fakat azledilemez. Garib o ki o dehadan bir zerreye olsun malik olmamakla beraber aynı hatîayı Hâmit'in yerine giden zat da mürtekib imiş.” demiştir.
Süleyman Nazif ise Türk Yurdu’nun 4 Nisan 1329/17 Nisan 1913 tarihli sayısında başlıksız olarak yayınlanan Hâmit hakkındaki yazısında şunları yazar: “Her saltanata bir zeval mukadderdir. İstisnâ-napezir olan bu kaide-i hâkime, kahr-ı hükmünü yalnız Abdülhak Hâmit Bey gibi dühât-ı aliyyenin kalem-rev-i hükümetinde icra edemez. Bu büyük ve pek büyük şâirin iklil-i şan ü şerefini asırlar düdest-i tâzim ile birbirine tevdî edecek ve dâsitan-ı meâsiri en lâyemut mefâhir-i menkule ile birlikte butūn-ı âtiye evlâdının hafıza-yı tebcil ve şükrânını müebbeden yaşatacaktır.” İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın Son Asır Türk Şâirleri’nin birinci cildine göre sevdiğini göklere çıkarmak, sevmediğini yerlere geçirmek itiyadında bulunan Süleyman Nazif “bu bahisde mutedilane idare-i kelâm etseydi, hakikate daha ziyade hizmet etmiş olurdu. Birinin kadrini ilâ etmek için diğerinin kadrini tenzil etmemek, adl ve insafın insanlara tâyin etdiği bir vazife-i mühimmedir.”
İbrahim Alaettin Gövsa’nın Süleyman Nazif Hayatı, Kitapları, Mektupları, Fıkra ve Nükteleri başlıklı kitabında yer alan bir mektupta o, nerdeyse insanüstü vasıflarla anılmış, teslim edilmeyen hakkı Kırkkilese’nin kaybıyla eş tutulmuştur: “Üstad-ı azîmü’ş-şanım, velînîmet-i idrakim efendim Hazretleri, Fermanname-i âlî-i bende-nevazîlerini tâzim ve teessürle aldım. Bu akşam intişar edecek açık bir mektupla Sadrazam Paşa’ya ve efkâr-ı umumiye-i Osmaniye’ye de söylediğim gibi efendimizin insilâb-ı refahı milletimiz için Kırkkilise hezimetinden büyük bir leke ve bir tehlikedir. Kâmil Paşa’nın hükümet-i mütehakkimesi hepimizi târumar etti. Her neyse biraz daha tevekkül ve tahammül buyurunuz. Heyet-i Âyan’a pîrâye-i muhallet olacaksınız.”

Nazif, Hâmit’e duyduğu sevgi ve hürmeti neredeyse bir iman gibi kabul etmiştir. Süleyman Nazif’e göre onun yurtdışında zaten zor durumda olan hayatına bir de görevden alma ile zehir katılmıştır. Nazif’in ifadesiyle “..İmrülkayslar, Ebülulalar, Sadi ve Fuzuliler de dâhil olduğu halde Şark, Abdülhak Hâmit kadar büyük ve feyyaz bir şair yetişdiremedi. İşte bu kadar büyük ve fevkalâde bir dehaya sahip olan bu Osmanlı beda-yi-sazı, bugün ecnebi bir memlekette aç duruyor.”
Nazif, Mahmut Şevket Paşa’ya yazdığı Hak Yolu dergisinin 1 Şubat 1328/14 Şubat 1913 tarihli sayısında yayınlanan tezkiresinde Hâmit’in yaşadığı sıkıntıları sadrazama duyurmak için abartılı biraz da nezaket sınırlarını aşan bir tarzda şöyle seslenmiştir: “Şikârını intihab etmekde pek ziyade musib olan o ihtiyar sırtlan (Kâmil Paşa) en evvel ve bilhassa Abdülhak Hâmit Bey’in üstüne atıldı. Bu büyük âdemin ciğergâh-ı maişeti hâlâ o savlet-i mühinenin pençelerde parçalanıyor. Kadir-şinas olan memleketlerde Abdülhak Hâmit gibi âzamın namına câ-be-câ âbideler ibda olunur. Biz ise yed-i istihkakındaki medar-ı zîndegâniyi pelengâne gasbetmekden ahlâf ve tarih huzurunda olsun utanmıyoruz. Hakan-ı mâhlu’un, zat ve zamanına musibet olan her hâli iade yolunda her kanunu ve resmi, ahlakı her kaideyi pâmal eden Kâmil Paşa hiç olmaz ise onun şair-i âzamımız hakkındaki ihtimamını taklit etseydi! Böyle yapmış olsaydı yemin ederim ki o pîr-i musibete bugün daha az buğzederdim…”
Abdülhak Hâmit’in “Çâker-i hürmetkârları” olan Süleyman Nazif, “Velinimet-i idrakimiz, üstad-ı azimü’ş-şanımız efendimiz Hazretleri” olarak saygı ifadesiyle andığı Şair-i Âzam’ın hakkının teslimi için bir girişimde bulunmuştur. Bu girişimini de ona şöyle haber vermiştir: “Dün Beyrut valisi (Ebubekir) Hazım, Cenap Şahabettin, Cavit, Celal Nuri ve Sahir Beyler ve biraderim bendeleriyle Meclis-i Vükelâ’ya müracaat ettik. Bu ümmetin âzam-ı mefahiri olduğunuzu teslim etmekte hatta vükelâ-yı kiram bile tereddüt etmedi. Heyet-i Âyan’a memuriyet-i celileleri esas itibariyle kabul edilmiş ve fakat emr-i icra ve ilânı, harbin hitamına tâlik olunmuştur. Efendimizi Viyana hicretinden kurtarmak için sefaret-i seniyeye yüz lira kadar sarf mezûniyeti îtâ olunuyor. Bu arîzanın vusulüne değin o emir de îtâ olunur. Âyanlık maddesini Dahiliye Nazırı Hacı Adil Beyefendi, kredi meselesini de Hariciye Nazırı Said Halim Paşa Hazretleri bugün kulunuzla Hazım Beyefendi’ye tebliğ ettiler. Viyana’da beyhûde temdid-i ikamete lüzum olmadığından bir an evvel bîkes vatanı tesrir buyurmaları müsterham ve düdest-i edibânelerini takbil tahassürü vicdanımızda hâkim-i âzamdır efendimiz.”
Her zaman ve her zeminde Hâmit’in ayak izini takip eden Süleyman Nazif takdirkâr ve hürmetkâr tavrının karşılığını Şair-i Âzam’dan almış mıdır bilinmez ancak edebiyatımızın iki büyük kıymeti hâlâ Türk halkının takdirini bekler hâldedir.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.