Moğolluklar ile edebiyat hayatına geri dönmenin ve sorgulamanın yolları

Aykut Ertuğrul
15:00, 02/02/2026, PazartesiG: Güncelleme: 15:45, 02/02/2026, Pazartesi
CategoryCins
Cins Dergi
Moğolluklar ile edebiyat hayatına geri dönmenin ve sorgulamanın yolları
Aykut Ertuğrul: Moğollar'da edebiyat dünyasındaki hastalıklı durumları ve tuzakları göstermek istedim.

Post Öykü yayın yönetmeni Aykut Ertuğrul ile son kitabı Moğolluklar üzerinden edebiyat dünyasındaki eleştirel durgunluğu, ustanın hayatımızdan çekilip çekilmediğini, “efendimizin gerçekten acemilik” olup olmadığını konuştuk.

Yusuf Genç:
Moğulluklar, “Edebiyat Ülkesinde Bir Saldırı” alt başlığıyla geçtiğimiz aylarda Ketebe Yayınları’nın pasaj dizisinden yayımlandı. Alt başlıktan anladığımız şu: Edebiyat çevrelerinin içerisindeki yolculuğunda gördüklerine, aklına takılanlara ya da söylenmesi gerektiğine inandıklarına dair notlar aldığın... Kitabın “giriş” bölümü ile başlamak istiyorum. Bu bölüm Aykut Ertuğrul’un kendi hikâyesine dair sahneler barındırıyor ve kitabın yazılış nedenini de bize izah ediyor. Bu bölüm neden başlı başına bir kitap olmadı da sadece bir “bölüm” olarak kaldı.
Aykut Ertuğrul:
Aslında “Moğolluklar” bölümünü yani bu kitabın ikinci kısmını müstakil olarak kitaplaştırmak niyetindeydim. “Moğolluklar” bölümü; benim aşağı yukarı 10 yıldır dergilerde ve edebiyat dünyasında karşılaştığım, şahit olduğum, gördüğüm, duyduğum şeylerden yola çıkarak yazdığım pasajlardı. Bu metinler, yer yer uzayan ama genellikle kısa pasajlardı. Fakat “Moğolluklar”ın doğası gereği bir merkezi olmayışı beni rahaatsız etti. Dergide yayımlanan yazıları toplamaktan fazlasını yapmam gerektiğini düşündüm. O yüzden bu bölümün başına, uzun bir “söylev” ekledim. Burda da “Moğolluklar”daki görece sertliği muhafaza etmek şartıyla, “edebiyat dünyasındaki meseleler”den ziyade kendi edebiyat dünyamı anlatmaya çalıştım. Bu yüzden ilk bölümün adı “Edebiyat Hayatım ya da Paramparça Bir Söylev” oldu. Genelde böyle başlıkları, çok eskiden yaşamış yazarları okurken görmeye alışığız. Demode miydi? Belki bana retro gibi geldi daha çok. Aynı duruma farklı isim verince nasıl da değişiyor her şey. Ana fikir bugünden geriye doğru bakarak kendi edebiyat hayatımı uzun bir metin haline getirmekti. Yazması epey keyifliydi benim için. Henüz elden ayaktan düşmeden, hayızdan nifastan kesilmeden kendi hayatına bakmak ve yazmak müthiş. Bu arada hem ikinci bölümdeki agresif üslubu koruyabilmek kendimi otosansürle bile olsa durdurmamak için “bilinç akışı”nı tercih ettim. Bu fikir bana hâlâ çok cazip gelse de itiraf edeyim ki o bölümü istediğim kadar hacimli yapamadım. Yani o bölüm keşke senin de söylediğin gibi bir kitap olsaydı.
Y. G.:
İleride belki olur, bunun önünde bir engel yok.
A. E.:
Evet. Olmalı. Olmasını isterim. Böyle bir günlük biçimi var biliyorsun: Sıcağı sıcağına olan biteni kaydetmek değil de geriye doğru hatırlayarak yazmak. Hatta günlüğü bir edebi form olarak düşünürsek; ona en çok yakışan da bu yöntem sanki. Yaşamak da biraz öyledir mesela. Cahit Zarifoğlu, Yaşamak’ı hatırlayarak kurmuştur. Ben de bir gün bu formu kullanarak daha hacimli bir biyografi yazmak istiyorum doğrusu.
Y. G.:
İnşallah. Bekliyoruz. Şimdi asıl yeri sorayım o zaman: “Moğolluklar” meselesi. Burası için “kendi edebiyat ülkemin yolculuğu” diyorsun. Bu anlaşılır. Biz, doksanlarda bu yolculukların en hararetli ve coşkulu halini gördük. Ondan sonra tuhaf bir şekilde -bu Türkiye'nin politik fotoğrafından bağımsız mı bilmiyorum- bir yumuşama, bir durulma belirdi. Edebiyat kamusunun içinde meselelerin konuşulması, harareti, ciddiyetle tartışılması diye bir şey neredeyse kalmadı. Normalde bunu da şairler yapardı. Bu durgunluğa rağmen bir öykücü -tam alt başlıktaki gibi- saldırı ve huruç fikriyle ortaya çıkıyor. Bu saldırı neden?
A. E.:
Geçenlerde bir grup genç şair arkadaşın olduğu bir ortamda dedim ki: “Arkadaşlar kitabım çıkıyor: Moğolluklar. Alt başlığı: ‘Edebiyat Ülkesine Bir Saldırı’. Ama yanlış anlamayın, ‘1’ saldırı. Çok değil.” Biz, öykücüyüz çünkü. Şair değiliz, biz ancak bu kadar saldırabiliyoruz (gülüyor.)

Kitabın “Moğolluklar” bölümü son 10 yılda Posta Öykü’de yazdığım şeyler. On yıl içinde “Biraz daha sert yazayım, bakalım yazının gizli muhatabından ya da çevreden bir tepki gelecek mi?” diye denemeler yaptım. Ses çıkmıyor. “Dur biraz daha arttırayım tonu, bakayım ne olacak?” diyorum. Yine tepki yok. Daha da sert yazıyorum. Aynı sessizlik. Çirkinleşmemeye dikkat ediyorum tabii ama sonuç aynı. İtiraf edelim ki edebiyat dünyasında insanlar birbirlerinin yazılarını bile okumuyorlar. Birbirlerinin yazılarını okumayınca da o yazılara dair bir tepki de doğal olarak oluşmuyor. Başka bir dergideki herhangi bir yazıya ya da hatta kendi dergisindeki bir yazıya atıf yapan bir yazı okumayalı -istisnaları çıkarırsak- çok ama çok uzun zaman oldu. Bu arada, söylediklerimden “size aradığınız, ihtiyacınız olan eleştirel sertliği öğretmeye geldim ben.” diye bir anlam çıkmasın buradan. Böyle yazılar olsun istiyordum, “önce ben bir yazayım” dedim o kadar.

Moğolluklar’ın (bu tabire öyle alıştım ki; kendi kendime bir form olarak düşünüyorum neredeyse) odak noktası edebiyat dünyasındaki yanlış pozisyonlar; eksiklikler, hastalıklar, hastalanma biçimleri veya sersemlikler desek. Yanlış olmaz. Öte yandan, bu yazıların tamamı söylemeliyim ki büyük bir sevgiyle yazıldı. Edebiyat dünyasına ve onun her bir ferdine karşı coşkulu bir sevgiyle yazıldı. Tamam, agresif olalım ama şunu da unutmamak gerek; dünya, insanlar hele de günümüzde o kadar çirkin ve çirkinleşebiliyor ki; bizim naif çirkefliklerimiz için sadece sempatik denilebilir. Delisiyle, hastasıyla, kibirlisiyle, mütevazısıyla, cimrisiyle, cömertiyle, genciyle yaşlısıyla bu noosfer hakikaten şen bir dünya. Karakoç’un dizesini biraz bozarak söylemek gerekirse “Yoz dünya içinde yoz dünya içinde şen bir dünya.” edebiyat dünyası.

Zaten yazılar belki de bu yüzden bir tutam eleştiriden sonra “Peki bende durum ne?” “Ben nerede duruyorum?” sorusuna dönüyor. Bir yerden sonra “Moğolluk” ile neyi kastettiğimi anlatmaya çalıştım bir yazıda. Dedim ya onu bir yeni form gibi düşünüyorum diye. Bu yüzden kitabın bir yerlerinde "Moğolluk önce kendine doğru yapılmış bir taarruz olmalıdır." dedim. O yüzden de sıkça dönüp kendi kendime saldırdım. Bir saldırı dışarı, bin saldırı kendime. (gülüyor.) Bu arada az önce bütün kitapta “kendine” kelimesinin tam 27 kere geçtiğini fark ettim. Bu beni haklı çıkarır.

Y. G.:
“İşler herkes için tıkırındayken gerginliğin öznesi olmanın ya da bir de gerginliğin öznesi olarak ortaya çıkmanın bir anlamı yok.” Yargısından hareketle insanlar, genelde yazarlar, yanlış giden ya da tuhaf buldukları şeylere dair olumsuz kanaatlerini sadece kayıt dışı ifade ediyorlar. Bunu hepimiz biliyoruz. Moğolluklar, o kayıt dışının da dışında bir şey…
A. E.:
Eyvallah. İltifatsa tabii. Bu arada kayıt dışı demişken isim vermeden eleştirme meselesi de kendime sorduğum bir diğer soruydu. Hatta sen de beni “Yazdığın metinlerde çok az isim var” diyerek eleştirmiştin. İsmin geçmesi, yani okların üzerinde adres yazması daha mı anlamlı olurdu; bunun sorgulamasını yaptım. Birine eleştirimi doğrudan yaptığımda yani muhatabına direkt söylediğimde sadece tek bir kişi üzerine alınacaktı. Oysa bunu bir “edebi durum” bir vaka olarak kabul edip yazdığımda, herkesin üzerine alınma ihtimali vardı. Gerçi isimsiz mektupları kimse üzerine alınmaz genelde orası da var! Belki de “Bir kişi mi üzerine alınsın, yoksa hiç kimse mi?” idi soru. Yine de bir umut “Herkesin üzerine alabileceği bir şey” olsun istedim.

Aslında öteden beri, edebiyat dünyasına yeni adım atmış veya kıyısındaki edebiyat heveslisi genç arkadaşlara yönelik bir kılavuz fikri heyecan verici geliyor bana. Daha önce de Post Öykü’de “Yeni Başlayanlar İçin Edebiyat” başlığıyla yine iğneleyici tonda; durumları kavramsallaştırmaya çalışan bir köşemiz vardı.

Y. G.:
Kendi gençliğinde görmek isteyeceğin şeyi göstermek istiyordun.
A. E.:
Edebiyatla iştigal etmek çok büyülü bir şey. Müthiş gerçekten. Ama doğası gereği edebiyat dünyasında pek çok hastalıklı durum var. Güzel bir ülkedesin ama buarda bazı kronik hastalıklar var. Hani bazı ülkelere, kıtalara gitmeden önce oraya has hastalıklar için aşı yaptırma zorunluluğu vardır. Afrika’nın bazı bölgelerine gitmeden önce Sarı Humma aşısı vardı diye biliyorum. Hndistan tarafları için tifo diye biliyorum. Bunun gibi edebiyat ülkesine girerken de bazı aşılar olman gereklidir insanların belki. Çünkü bu ülkede bu ülkeye has bazı hastalıklar var. Ya da hastalık metaforu yerine tuzak metaforunu kullanalım. Her yolun, o yola has tuzakları vardır. Edebiyat yolu için de bu böyle. Aslında “Edebiyat Ülkesine Bir Saldırı” yerine alt başlık şu olabilirmiş: “Edebi Tuzaklar Kılavuzu” veya “Edebiyat Ülkesi İçin Tuzaklar Kılavuzu”. Çünkü niyetim biraz da buydu.
Rıdvan Tulum:
Genç yazar adayının ustayla karşılaşması meselesi ile ilgili birçok yazı da var kitapta. Bunların, senin kötü tecrübelerinden kaynaklı olduğunu düşünmüyorum ama yıllardır gençlerle Post Öykü’yü çıkarıyorsun. Ondan önce de dergi tecrüben var. Usta-genç karşılaşmasında senin başladığın yerle şimdiki yer aynı mı? Ya da “usta” hayatımızdan çekildi mi?
A. E.:
“Ustalar çekildi mi?” Bu mümkün değil elbette. Ustalık biçim değiştirse de mesela bir yaratıcı yazı atölyesinin başındaki yazar, usta sayılmaz mı? Bir derginin başındaki şair, öykücü, usta değil mi? Ya da herhangi bir şeyin başında olmasına gerek var mı? Genç bir öykücüye nasihatler veren ve karşı tarafın da dinlediği bu kişi usta sayılmaz mı?

Usta-çırak ilişkisinde azalma görülmesinin sebebi, gençlerin isteksizliği ya da kendi başına yetişmeye daha meyilli oluşları olabilir ama usta-çırak müessesesinin ortadan kalktığını düşünmüyorum. Benim elimden tutup götüren biri, “İşte burası edebiyat ülkesi. Burada şunlar var.” diyen bir ustam olmadı başlangıçta. Büyük oranda kendi başına yetişen ve kendi başına dergi çıkarmış biri olarak söylüyorum: ustasızlığın matah bir tarafı yok.

R. T.:
Bir ustaya sahip olmak “ustana benzemek” tehlikesini içinde barındırmıyor mu?
A. E.:
Her ilişki tuzak barındırır. Her varoluş biçimi içinde bir sürü tuzak barındırır. Usta, çırağını yutan mitolojik bir canavara pekâlâ dönüşebilir. Kendi yerine geçmelerinden korktuğu için çocuklarını yiyen Kronos gibi evet. Edebiyat dünyasında, en çok insan harcayan ilişki biçimi bu usta-çıraklık müessesesi buna da evet. Ama yine de bir ustanın varlığı düşüncesi edebiyat ve hatta hayat açısından daha anlamlı geliyor bana. Zaten bütün yazılar boyunca ben gençlerden yana mıyım, ustalardan yana mıyım anlayamadım.
R. T.:
Bana gençlerden yanasın gibi geliyor.
A. E.:
Bir yandan da bir kavram olarak gençliğin ve gençlerin bizzat kendisinin sürekli pohpohlanması da beni rahatsız ediyor. Mesela Turgut Uyar'ın “Efendimiz Acemilik” yazısını, bir parça yanlış okuma yapmayı da göze alarak, “Ne münasebet efendimiz ustalıktır bizim!” diyerek eleştirdim. Bu acemiliğin, gençlik ruhunun ve amatörlüğün çok vurgulanmasının epey abartıldığını düşünmeye başladım. Kendimden alıntı yapacağım: “Gevşek acemiliğin her zımbırtıyı “eser” sanan dikkatsizliğinden sıkıldık. Yeniyetmeliğin, züppeliğin, küstahlığın, içi boş pozların marifet sayılmasından... Yere göğe sığdırılamayan, sürekli sürekli sürekli kutsanan, her halinden bir marifet aranan anlamsız kuşak etiketlerinden... Yeni dil, yeni ruh, yeni form, yeni kuşak, yeni sözler diyerek sersemleyen ve sersemleten yeni yeni yeni yeni şakşakçılığından... Bizi yazmanın, okumanın, söylemenin esasından uzaklaştırıp “yeni”, zıpçıktı huyların sanatla ilgiliymiş muamelesi görmesinden. Çünkü bu çağda taşı yontmaya devam edenlerdir ayrıksı, öteki, “başka”. Yani sanatçı. Tabuları kırmak, otoriteyi reddetmek (usta, baba, nihayet hatta Tanrı), gençlik, güzellik, yenilik tutkusu, ihtiyarlık, ölüm, hastalık korkusu sıkıcı modern klişelerdir. Gücünü, aşkını, korkusunu, başlangıçların sonsuz mutluluğunu taş nihai halini alana kadar koruyabilendir zanaatkâr.” Sanki biraz bu tarafta durmalıyız bu durumda. Çünkü doğal ve doğru olan, genç başlayıp, hatalar yapmak, cüretkar olmak vs. ama zamanla ustalığa doğru gitmektir. Gençlik, gençken güzeldir. Ustalaşmaya başlayabildiysen anlamlıdır o deli fişek haller. Bir ömür gençlik pozu vermenin karikatüre dönüşmesi kaçınılmazdır.
Ali Oturaklı:
Kitapta gençlere sesleniyorsun. Ama gençlere seslenirken ihtiyarlara da bir şeyler söylüyorsun.
A. E.:
Evet.
A. O.:
Peki akranlarına ne diyorsun?
Y. G.:
Çok güzel soru.
A. E.:
Kitapta hep kendime sesleniyorum, bu akran sayılmaz mı?
A. O.:
Elbette sayılır.
A. E.:
İlginç bu arada. Hiç düşünmemiştim bunu. Evet gençlere doğru bir şey var; ihtiyarlara veya ihtiyarlaşmaya doğru bir şey de var. Tam da bu yüzden “Moğolluk” diyebiliriz. Çünkü kendimden dışarıya doğru çıktı bunlar; ama kendimi işin içine kattığım anlarda akranlarımı da işin içine katmış oldum.
A. O.:
Üçüncü bölüme gelelim o zaman: Dipnotlar. Bu dipnotlara saldırıların neresine düşüldü?

Birinci bölüm, dediğim gibi, edebiyat hayatımdan bahseden bölümdü. İkinci bölüm son on yıldır yazdığım “Moğolluklar” edebiyat dünyasına dair durum tespitleriydi. Üçüncü bölüm ise yine uzun zamandır yazdığım -ayrı bir kitap olabilecek- dipnotlar bölümü. Bu dipnotlara “kendi okurluk yolculuğuma düşülmüş dipnotlar” diyebiliriz.

Daha önce Furkan Çalışkan ve Güven Adıgüzel ile Post Öykü'de başladığımız “Atalarımız” bölümündeki yazıların bir kısmıydı bu yazılar. İsmet Özel'le, Sezai Karakoç'la, Ursula Le Guin'le, Borges'le, Marquez'le, Doktor Who'yla, Inception filmiyle ilgili yazılardı hatta.

En temelde beni etkileyen inşa eden metinler, kişiler ve eserler hakkında yazdığım yazılardı. Bu bölümün tek başına büyük bir kitap olsun isterdim doğrusu. Edebiyat hayatımdan hatıralar, edebiyat dünyasına ve yazmanın doğasına dair yazılar ve beni inşa eden metinler. Böylelikle fena sayılmayacak bir bütün oluşturdu gibi geldi bana kitap. İnşallah okuyanlar da öyle düşünür.

Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026