Edebiyat günümüzün toplumsal açmazlarını anlatıyor neden?

Cihan Aktaş
12:00, 15/07/2026, Çarşamba
CategoryNihayet
Nihayet Dergi
Edebiyat günümüzün toplumsal açmazlarını anlatıyor neden?
Edebiyat ve gündelik hayat

Gerçek hayatın sorumluluğuna dikkat çekmek için insanlar “Bırak edebiyatı” derler. Ekonomik krizlerde de edebiyata kolayca devre dışı bırakılabilir bir meta muamelesi yapılır. Edebiyat hayatın gündelik akışında güçsüz görünür oysa bu ancak edebiyat tarafından çözümlenebilir bir güçsüzlüktür.

Öykü hatta roman yayıncılığının belki hiç olmadığı kadar faal olduğunu gözlemliyorum son yıllarda. Bu da edebi metnin sunduğu güvene sıkı sıkı sarılmış kuşakların oluşturduğu bir direniş şeklinde değerlendirilebilir. “Pek çok şeyden vazgeçmeye mecbur bırakılırken en sağlam dayanaklarımızdan birinden de mi olalım?” demek istiyor sanki edebiyatçı ve yayıncılar, böylelikle.

“Taze” sayılabilecek eserlerin büyük kısmında dijital teknolojik devrime bağlı bir dünyaya özgü açmazlar ve sorunlar ağırlık kazanıyor. Buna bağlı olarak öne çıkan iki başlık, geçmişle hesaplaşma ve kapitalizm sorgulaması.

Bizler hep Hakikat’e saygıdan söz ederiz, hesap gününe inancımızın verdiği endişelerle. Şüphesiz Hakikat’e saygının yolu müphem ifadelerden değil gerçekliğin uyarılarına karşı bir dikkatten ve böylelikle ele alınan sorumluluktan geçiyor. Son dönemlerde okuduğum edebi eserlerde benzeri bir dikkat ve böylelikle hasıl olan -veya olamayan- bir kaygı öne çıkıyor.

Kâmil Yeşil’in Birkaç Ömrüm Boyumca (2026) isimli kitabının ilk öyküsü “Mecnun ile Leyla”, kapitalizm ve sınıflaşma eleştirisi içeren günümüz Türkiye’sinde geçen bir Leyla ile Mecnun yorumu. Her şeyden önce geleneksel anlatıda kahramanların isimlerinin alışılmış sırası yer değiştiriyor bu yorumda. Bunun yanı sıra dönemimize özgü olgular, geleneksel anlatı dili korunsa da ironiyle anlatılıyor. Söz gelimi, iki kahramanın da aileleri özel okul sistemine karşı olduğu için Mecnun ile Leyla çocukken aynı mahalle mektebinde bir araya geliyorlar. Çocuksu aşk duyulunca Leyla’nın ailesi kızlarını okuldan aldıkları gibi bir gece yarısı başka bir şehre taşınıyor, Leyla’yı da orada bir kız lisesine veriyorlar. Mecnun’u ise imam hatip lisesine yazdırıyor babası. İki çocuk geçen yıllar içinde yetişme çağına girerken teknolojinin yardımıyla birbiriyle iletişim kuruyorlar. Ancak mahremiyetlerini koruma kaygısıyla telefondan sakınıp mektupla haberleşiyorlar. Mektuplaşmalarda geçtiğine göre (hem de Fuzuli’nin anlatısına binaen) Mecnun’un ailesi gençleri evlendirmekten söz edince sözde Leyla’nın babası “Benim çulsuza verecek kızım yok, iki üniversite bitirmiş, ana dili gibi İngilizce bilen, doktorasını Sorbonne’da yapan nice akademisyenler nice CEO’lar, şirketlerde nice yönetim kurulu üyeleri varken imam hatip mezunu birine nasıl veririm kızımı!” deyince de aralarında kavga çıkıyor. Bu arada hac için başvuran Mecnun’un “Önünde en az yedi senelik hacı var.” cevabını aldığını da öğreniyoruz.

Mecnun, Leyla’ya, “Ağan yok paşan yok. Bankalar bankerler kredi de vermezler. Tefeciden bile elin boş dönersin, diye aklına gelirse, sana söyleyeyim ki Leyla’m, benim sana vereceğim mehri kimse sana veremez.” diye yazıyor mektubunda. Okuyucu akış içinde Mecnun’un öne sürdüğü mehrin canı olduğunu anlıyor.

Kavuşmalarına izin vermeyen şartlar yüzünden ayrılıkları uzarken, aşkları da dillere destan oluyor. Öyle ki, bir medya patronu, “Gideyim bakayım şu Leyla neyin nesidir, (…) genç kızların özendiği kadar güzelliği varsa, onu manken yapalım, film yıldızı yapalım, dizilerde, reklam filmlerinde rol verelim.” diyor. Gelgelelim karşılaşınca da kara kuru bir kızdan ibaret olarak görünüyor Leyla, medya patronuna. Gerçi bu patron kızın ününü meta olarak kullanmak istediği için, değerini sözleriyle hafifletiyor ki kolaylıkla manipüle etsin; budur Mecnun’un görüşü. Sonra da kızı estetikçilerin, modacıların eline verip pazara sürecektir.

Kâmil Yeşil, efsaneyi nice engelin sabır ve tahammülle aşılmasının ardından ileriki sayfalarda bir başka efsaneyle buluşturuyor. Bitirirken de “Türklerin hediyesi, gözyaşı döktürmeyen mutlu bir son.” yazma sebebini izah ediyor yazarımız. Ayrıntıları dikkate alırsak, sadece eğitim bağlamında değil her alanda mesleki başarıya biçilen kaba saba anlamlar, tüketim tarzı itibarıyla seçkinleşme hevesleri ve aşk evliliği gibi konularda dönemin bir alegorisi denilebilir bu uzun öyküye.

Mehmet Akif Yılmaz’ın Böcekler İçin Dilbilgisi (2025) ise hayal kırıklığıyla sonuçlanan bir aşk evliliğinin ardından genç bir adamın boşanma sürecinde zihninden geçen tartışma ve muhasebelerin zincir öykülerinden oluşuyor. Kahramanımız, eşi Nermin için marketten aldığı kurabiyelerden kalanlarını yerken, boşanmanın eşiğinde oldukları hâlde, sonuncusunu Nermin’e bırakır ne olur ne olmaz diye. Bir anlaşma umudunu imler bu tedbirlilik. Gelgelelim düşünüp dururken, bu sonuncu kurabiyeye de uzanır eli. O sırada mutfak tezgâhının kenarında kocaman sarı bir karınca belirir ve kurabiye kırıntılarına yönelir, onu başka karıncalar izler. Derken iri olan diğerlerinin ortasında durarak antenlerini kırıntılara yöneltir. Tahta önünde bir öğretmene benzetir onu kahramanımız. Ve âdeta dilbilgisi dersi vermektedir. Karınca zamirdir, kırıntı nesne, bu zamirin fiiliyse kırıntıyı yemek. İyi de ya kırıntı zehirliyse? Hemen atlamak, vahim dilbilgisi hatası.

Kahramanımız da evliliğini resmen sona erdirecek tarihe varmadan önce uzun bir muhasebe yapmalıdır, besbelli. Eşiyle arasındaki mesela özne-bağlaç uyumsuzluğu veya zaman eklerinin bağlama uymaması, zamanın yanlış kullanımı… Ve bütün bu koşutluklar arasında bağıran bir zevk, bir tercih farkı veya fark edilmemişliğin vurgusu arka arkaya sökün eder: NASA logolu tişört, ekstra koruma sağlayan “nazik temizlik” vaat eden şampuan ve deterjanlar, koruyucu madde listeleri, üzerinde “Life is Good” yazılı bir başka tişört, “Daha İyi Bir Sen” ve “Kendini Sev” isimli kitaplar, betonarmeyi andıran, “ögeleri eksik” bir aşktan geriye kalan “kelimeler ve şeyler.”

Sanki şöyle bir izlenim ediniyor okuyucu: Çiftler yaygın imajların çeşitlenerek uçuştuğu bir sahnede dikkatlerini birbirine veremez hâle geliyorlar. İhtimam ve samimiyet yoksunluğunuysa albenili markalar veya küresel aşk söylemlerine öykünmüş jestler kurtaramıyor. Kendine özgülüğe yabancı kılan her söz her izlenim çöküşe taşıyor çifti ki ortak yapının zayıflığı dilbilgisi üzerinden zaten serimleniyor. Böcekler İçin Dilbilgisi, boşanma oranlarının hiç olmadığı ölçüde tırmandığı bir dönemi layıkıyla anlama konusunda ufuk açan bir kitap.

Yukarıda samimiyetten yoksunlaşma probleminden söz ettim. Değerler eğitimi hocaları kürsülerden ve ekranlardan bağırarak hatırlatsalar bile imaj kuşatmalarının üstünü çizdiği kavramlardan biri sahicilik. Bunu vurgulamamın sebebi Şeyma Subaşı’nın yenilerde çıkan Aslında Çok Sahici Biriyim ismini taşıyan ilk romanı. Etrafındakiler tarafından inanılan biri olma ihtiyacı içindeki anlatıcımız birçok yerde sahicilikte ısrarının sebeplerini tatlı tatlı anlatır. Öyle ki bir yerde “Keşke ilk gerçek insan bir roman kahramanına dönmeseydi.” diye haykırır. Ne de olsa gerçeklik her zaman çok daha yüreğe dokunur, kurguya nispetle.

Nisan, kendine dönük kurcalamalarını zaman zaman etrafındakilerin adaletten uzak yargılarıyla sürdürürken gösteri çağına özgü toplumsallığın çelişkili mizacını da yansıtır. Türlü türlü kimliklerinden söz ediyorsa, bütün o kimliklerin hepsiyle beraber nasıl bir sahicilik öne sürülebilir? Elbette her şeye rağmen, “iyi, şanslı ve temiz” olduğu için özellikle, sevilmeye, değer verilmeye layıktır. Sevilir sevilmesine de “zihninin içinde debelenip dururken” kolay mıdır bunun korunması? Sorular, sorular, didiklemeler… Hiç de kolay elde edilmeyen sevgiyi kaldırılamaz hâle getiren bir hüzün ayrıca: “İşte budur belki de o kötülerin vicdanını titreten. Bendeki o sahicilik ya da düşmanıma karşı bile takındığım merhamet duygusu.” Niye ama? Kimse emeği fark etmemekte, herkes hap gibi bilgi istemektedir. O ise her fikrini sakınmadan paylaşan saflıkta biridir hâlâ. Aksi hâlde neden kendini “aslında çok sahiciyim” diye savunma gereği hissetsin? İnsan kabuk bağlamaya başlamışsa, sahici olduğunu haykırmanın bir yararını görür mü?

Bas bas bağırmadıkça varlığı hesaba katmayan bir toplumsallığın umurunda değildir sahicilik esasında. Hep takdir gören, yaptıkları övgüyle karşılanan, sevilen sayılan biri de nasıl oluyor da sonunda dışlanıyor ayrıca; roman bu soru etrafında dolaşıyor. Öyle ya, galiba ilgi denilen hâl bazen başka bir niyetin örtüsüdür. Övgüyeyse kuşkuyla bakmak gerek. Tahripkâr, kıyıcı bir kültürel dönüşüm çağında sahicilik, yüreğin sürekli kanamasını getiren bir çıplaklıkla aynı şey. Şeyma Subaşı’nın bunu keşfetmekle yetinmeyip kurguya dökmesiyse etkileyici.

Hayal Kırıklıkları Atlası, sistemin türlü yoksunluk bildirimleriyle üzerine gittiği bir çocuğun yetişkinliğe kadar devam eden yıllar boyunca kültürle, cehaletle, kelime ve kavramlarla sürdürdüğü varoluş mücadelesinin romanı. Yazarı Kenan Bölükbaşı, belki de köy hayatının çileli ekmeğini kazanma mücadelesiyle birlikte eğitimini sürdürerek kent hayatında belirleyici bir konuma gelen son kuşağın dramatik tecrübelerine yer veriyor bu romanda. Kahramanımız Sami’nin yatılı okul yıllarındaki safiyane yaklaşımları, arada uzun bir dönem olduğu hâlde zaman zaman kendi yatılı okul tecrübelerimi hatırlattı. Girilen kuyruklar, gidilmesi gereken mekânlar, zihni öncelikleri yüzünden karıştırılır. Şu da var ki özne şartlara rağmen gelişir. Köy hayatının gereklerini layıkıyla yerine getirdiği hâlde babasının televizyon seyretmesini engellemesi karşısında duyduğu üzüntü, Sami’ye ayak bağı olmaz misal. Kendini çalışmaya vererek olanları unutma yolunu tutar. Zamanın her derdin ilacı olacağını sezinler gibidir.

Hayal Kırıklıkları Atlası’nın kahramanının hüzün uyandıran tecrübelerinden bir diğeri, bir lunaparkta geçer. Sami’nin tır şoförü olan babası çoğu zaman evden uzaklardadır ve annesinin elindeki azıcık para da evin geçimine kıt kanaat yetmektedir. Amcası, kardeşi yolculuktayken göstermelik bir ilgi gösterir aileye. Samsunlular için çok önemli bir etkinlik olan fuar konusunda hem dedesi hem de amcası çocuğu önce umutlandırır sonra da ortada bırakırlar. Gerçi dede kendine göre haklıdır. Fuar konusu açılınca o, önce çocukların kılık kıyafeti düzelsin diye para harcamıştır. Ancak çocuklar da konuşulduğu üzere Samsun’a gitmenin beklentisi içinde dedelerinden bir söz bir hareket beklerler. Yaşlı adam da nihayet utana sıkıla elindeki bütün parayı kıyafetlere harcadığını ifade eder. Bununla kalmayacaktır Sami’nin fuar hayal kırıklığı. Samsun’da bir yurtta kalırken de ayın on beşinde maaş almak için köyden şehre gelen amcası bir gün hiç beklemediği bir teklifte bulunur ve onu fuara götürmek istediğini söyler. Ne var ki, fuarın büyülü atmosferinde çocuğun para gerektiren herhangi bir alana dâhil olmasına izin vermeyen bir tavır sergiler. Sami içi giderek çarpışan arabaları seyrederken de sessizdir amcası. Durumun saçmalığını fark ederek “Biz niye binmiyoruz?” diye sorduğunda da “Bir sürü para tutar, oradaki tabelada bir şeyler yazıyor, onları oku” cevabını alır. “Çarpışan Arabalara Binme Kuralları” tabelasını birlikte okumaya başlarlar. Sami bu olanlara anlam vermekte zorlanır. Dahil olamadığı oyunla ilgili kuralları niye öğrenmesi gerekmektedir?

Yoksul kesimlere karşı kapitalist aktörler tıpkı Sami’nin amcası gibi bir tutum sergilemez mi? Yoksullar, her türlü yeni ürünü, oyun ve eğlenceyi reklamlar ve sosyal medya vasıtasıyla kıyısından seyretmekle yetinmelidirler. “Oyunun” arka planında neler olup bittiğinin farkıysa -Sami’nin yaptığı gibi bir biletin ötesinde emeğe dayalı bir çaba ve böylelikle mümkün bir bilinç sıçraması talep etmektedir.

Küreselleşmenin oluşturduğu ortak bir tüketim tarzı hâkim artık; “ortak bir zevk” deme konusunda tereddüt ediyorum. Alışveriş bir tıkla gerçekleşiyor, faaliyetler sınırları esnetiyor, zevkleri de. Şeyma Samur’un Açık Deniz isimli kitabında yer alan “Vertigo” öyküsü, faaliyeti uçsuz bucaksız bir alışveriş okyanusuyla bütünleşen bir internet yayıncısı genç kadının gündelik hayatını konu ediniyor.

“Yayın açmak, bembeyaz yüksek bir enerjiyle dolu dolu yayın açmak, Konya’da ve mistik müzik festivalinde. Bir de Nepalli sanatçılar var ağırlanan ve çıkışta da Hiçhane Cafe denilen bir yere gidilecek. Anlatan sosyal medya fenomeni olmalı. Yanındaki de sanıldığı gibi kız kardeşi değil, güzelliğini bitki çaylarına ve sabah semalarına borçlu annesi.” Akışta koca salondaki sema yapabilen tek anne-kız olduklarını da öğreniyoruz. Kulak piercingi, taç çakrası, Tibet çayları, evde gezdirilen sandal çubukları, yin yogalar… Yeni bir tür inanç âlemi karmaşası. Etsy siparişlerini kontrol ederek stok alarmı koyar kahramanımız birkaç ürüne, böylelikle müşterilerin dikkatini daha çok çekecektir. Neyse ki euronun yükselmesi yaramıştır ana-kıza. Anne ayçiçeği motiflerinden örgü çanta yaparsa kızı Etsy’ye koyacaktır. Kurtlarla Koşan Kadınlar’sa, meramı ne olursa olsun isminin yaydığı ihtişamla Instagram sayfasını canlı tutabilecek kitaplardan biri olarak önem kazanmaktadır tabii.

Tarihin hiçbir döneminde belki toplumlar bu kadar dört bir koldan tüketime kışkırtılmamıştır. Öznelliğin aile yapısı adına olduğu gibi piyasa adına da yitimi, arzunun bambaşka kılıflar geçirilerek yozlaştırılması… İnsan bunca imge arasında ve imaj savaşında nasıl basmakalıp olmaktan kurtulabilir de kendine has düşüncelere sahip olabilir?

Sanat ve edebiyat yoluyla, diyebiliriz iç rahatlığıyla böyle bir soru karşısında, fakat nasıl bir sanat ve nasıl bir edebiyat? Her şeyden önce belirtmek gerekir ki küresel sistemin vitrininde yer almıyor olmak sanat ve edebiyatta güçsüzlük anlamına gelmez. Güçsüzlük, kendi kıymet ayarlarını şaşırmak.

Deleuze-Guattari’nin Anti Ödipus’undaki roman bağlamında bir yorumunu anmadan geçemeyeceğim bu noktada: “Uyumakta olan bir gençliği her zaman için uyandıran ve onların ateşini yaymaya bir son vermeyen eserler değil, insanlar temellük edilirler.” Edebiyatın yerleşik düzene uygun ve kimseyi incitmeye muktedir olmayan bir satış kalemine indirgenmesi, olup bitenleri gerçek sebepleriyle kavramaya götüren -ve rahatsız olmayı göze aldıran- bir kaygının yoksunluğunda nasıl mümkün olabilir ki?

Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.


Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026