Tarikat bir araçtır: Vahdet anlayışıyla bugünü nasıl kavramalıyız?

Hikâye şöyle gelişti: Ramazan yaklaşırken, sevgili refikimiz Aykut Ertuğrul ile sözleşip, Karagümrük Nureddin Cerrahi Tekkesi’ne gidelim ve Cins için Ahmet Özhan’la bir söyleşi yapalım dedik. Dostumuz Mustafa Akar’la konuşup günü sözleştik. Aynı gün, Furkan Çalışkan ve İsmail Kılıçarslan’la birlikte tekkenin sofasında buluşup sohbete giriştik. Bu odur.
Yusuf Genç: Ocak ayının başında, sizin tavassutunuzla, geniş katılımlı bir etkinlik düzenlendi: “Tevhid ve Nübüvet Sempozyumu”. Böyle bir çalışmanın gerçekleşmesi konusunda hususen bir arzunuz olduğunu bildiğimiz için soruyorum; bu sempozyum bugünkü kavrayışta bir yetersizlik görüldü de bunun üzerine mi yapıldı? Orada murat edilen neydi?
Eyvallah, maşallah. Nübüvvet, esas konumuzun içerisindeki bir uç. Nübüvvet; tümelden açığa çıkan, tümelin içindeki bütün cevheri açığa çıkartan bir uç. Önemli olan “Tevhid”, “Vahdet”. Vahdeti işaret etmesi açısından nübüvvet üzerinden gittik. Bizim bütün davamız vahdet algısını sağlamlaştırmak ve “ötekisizlik” kavramını yerleştirmek. Çünkü ötekisizliği kavramadığımız müddetçe kavga bitmez. Anlaşma olmaz. Feragat olmaz. Paylaşım olmaz. Sen-ben olur. Bizim bütün gayretimiz ötekisizlik üzerine. İşte nübüvvet, ötekisizliği getirdi bize. O, bize bunu müjdeledi. “La ilahe illallah Muhammedun Resulullah.” dedi. Kardeşlerim de bunu başlık olarak seçtiler.
Y.G.: Bu “ötekisizlik” vurgusunu açmanızı rica etsek?
Y.G.: Dünyaya baktığınız yer burası yani…
Benim tekke anlayışım, hiçbir zaman mahalle âdetlerinden ibaret olan bir davranış biçimi olmadı. Buraları Muhammedî bir açılımın kapıları olarak görüyorum ve bu açılım elbette zülcenaheyn olmalı. Yani, çift kanatlı olmalı. Bir tarafta didaktik ilim, bir tarafta da o ilmin ruhunu ortaya koyan ilm-i ledünn… Birinden biri eksik olduğu zaman kuş uçamaz, tek kanatlı kalır. Bugün tarikatlar denilen yerler, kadim metinlerden bugünü okuyabilen bir ilmi perspektife sahip olmadığı müddetçe insanları ikna etmeyi beceremez. Yani tarikatsız şeriat atıldır. Şeriatsız tarikat batıldır. Bunların bir tanesi eksik olduğu zaman yürümez. Bu kavram kendi içerisinde, âdetlerin ötesinde evrensel bir meseledir.
Reklam
Öte yandan üniversitede tasavvuf dersine giren akademisyen kardeşlerim diyorlar ki: “Efendim, tasavvuf demeye, tarikat demeye korkuyoruz.” Su-i misal, misal teşkil etmez. Bu misallerden yola çıkmamamız lazım. Gücüme gidiyor, ağrıma gidiyor. Muhammedî şuur söz konusu olduğunda bu tür teferruatlar komik kalır. Bizi o vahdete ulaştıracak olan şey disiplindir. Çok uzattım, çok özür dilerim.
Y.G.: Estağfurullah efendim. Burayla ve sizinle ilgili özellikle dini ritüellerin tahfif ediliyormuş gibi sunulması ile ilgili bir şey var sosyal medyada. Özellikle sizin ifadeleriniz üzerinden, anlamı çarpıtarak bir şeyler söyleniyor…
Çok güzel bir kıssa vardır. Kuş yerde yemleniyormuş. Bana bir zarar gelebilir diye insanlar gelirken de onlardan kaçıyormuş. Yine bir gün insanlardan kaçıp yemlenirken bir de bakmış; başında sarığı, sırtında cübbesi olan biri geliyor. “Bu Hoca Efendi’dir, bundan zarar gelmez.” demiş ve kaçmamış. Hoca da yürürken ayağının ucuyla kuşa vuruvermiş, kuşun kanadı kırılmış. Bunun üzerine kadıya gitmiş kuş. “Şikâyetçiyim.” demiş ve olanları anlatmış. Kadı da “Ee, o zaman kısas icap eder. Biz de onun kolunu kıralım.” demiş. Kuş da “Yok kolunu kırmayın, kıyafetini çıkarsın.” demiş. Zahir bütün koreografiler, ritüeller, yaşam biçimleri ve kılık kıyafetler bir şeyi işaret etmek içindir.
Reklam
“Tek kurtuluş yolumuz, Muhammed-i İrfan’a sahip olmaktır”
Aykut Ertuğrul: Cumhuriyet’ten bugüne baktığımızda toplumun tarikat algısı değişiyor. Aslında hâlâ değişmesi gerektiğini ifade ettiniz az önce ama ilk dönemlerde medyanın katkısıyla çok olumsuz bir görüntü vardı. Son 20 yılda bu değişti mi? Bu konuda gözlemlediğiniz şey nedir?
Bu bir tarihsel gerçeklik. Bizim Cumhuriyetimizi kuran ekip bu meselelere kapalıydı. Dış mihraklar vardır, başka bir anlaşma vardır, şundan bundan şöyle olmuştur, aksi takdirde böyle olurdu falan filan gibi birçok şey var. Bu tarafa girmeyelim. Fakat Cumhuriyet’in tercihleri daha seküler bir devlet yapılanmasına ve bunun doğrultusunda da halkın o şekilde eğitilmesine yönelikti. Bunlara spekülatif olarak yaklaşan bir beyin yapısı tabii ki bunları içselleştirmez ve reddeder. Böyle bir şey tercih edilmişti. Güç, onların elindeydi. Tercihlerini bu şekilde kullandılar. Bu sorunun cevabı budur. Yalnız şöyle bir şey söyleyeceğim: Hırsız suçlu da kapıyı açık bırakan ev sahibinin suçu, günahı yok mu? Sen tarikat ilmini hazırlamaya çalıştığın seviyede tatbik etseydin zaten o kadrolar inkıraz etmezdi. O kadroların böyle bir düşüncesi olmazdı. Muktedir olurlardı. O kadroların böyle düşünmelerinin sebebi, dünya konjonktüründe iktidarı kaybetmeleriydi. Onun için nasıl toparlanılması gerektiğini düşünüyorlardı.
Siz bir soruyorsunuz. Ben bin söylüyorum kusura bakmayın.
Y.G.: Estağfurullah, vaktimiz yetmez diye endişe ediyoruz.
Sen spot soru sor, ben de spot cevap vereyim o zaman.
İsmail Kılıçarslan: Efendim geçenlerde Rahmetli Ömer Tuğrul İnançer Efendi’nin bir röportajını okudum. Bu kanaatim bir kez daha pekişti. Tuğrul Efendi, Şeriat-ı Garra’dan bir adım geri çekilmezdi ama bütün iletişim kapılarını da açık bırakırdı. Doğru bildiği şeyden bir adım geri atmıyor ama çok ince bir çizgi olarak da bütün iletişim kapılarını açık bırakan bir tavra sahip oluyor. Şimdi galiba Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu şey, dindarlık görüntüleri açısından söylüyorum, eğilip bükülmemek ama aynı zamanda o iletişimi de açık tutmak. Buradan hareketle sormak istiyorum, bu iletişim nereye doğru yönelmelidir?

Tarikatların genel ekseri didaktik ilim değil zuhurattır. O ilim kanalının çalışmasıdır. Oradan işaretler alınır ve ona göre güncellenir. Burada söz konusu şuurlu bir tarihselciliktir. Dinamiği oradan alıp konjonktürün icabı ne ise ona göre onu irfanlı bir şekilde, bir platform haline getirebilmektir. Tarikatların da yapması gereken budur.
Reklam
Ayrıca yeni bir ‘yenidenlik’ lazım. Eğer imajlar ıslah edilmez halde deforme edilmişse, anlam itibariyle imajların yerine başka bir şey koymak icap edebilir. Kalkıp da kökten bir başkalaşmayı kastetmiyorum. İmajları; bugünün algılayabileceği, anlayabileceği ve istifade edebileceği bir kıvama getirmek gerek. Mesela kıyafet meselesi… İslam’da örtünme vardır. “Şöyle örtüneceksin, böyle örtüneceksin.” yoktur. Örtünme kadın için de, erkek için de geçerlidir. Karşı cinslerin birbirlerinden tahrik olmayacak şekilde tahrik edici unsurlarını gizlemeleri gerekir. İlle cübbe giymek zorunda değilsin ama giyebilirsin de. “Ama cübbe giymeyen eksiktir.” diyemezsin. Zamanın ıslahı için davranış biçimlerini, kıyafet biçimlerini, iletişim biçimlerini ve zamanı anlayıp söz konusu zamana mürşidane bir yaklaşımla bakmak gerektir. Mükellef olan insanlardır. Çünkü tevhid ve vahdet konusunda -veya varlığın hakikati ve ontolojik gerçeklik konusunda- kafa yoran insanların mükellefiyeti vardır. Bilenlerle bilmeyenler bir değildir. O zaman bilenlerin, bilmeyenlere mutlaka daha şefkatle yaklaşması lazımdır. Mühlet vererek yaklaşması lazımdır.
“İstidat, açığa çıkmak için yaratılmıştır”
Y.G.: Bu noktada, Aykut Bey’in sorduğu soruya iliştirerek soruyorum. Türkiye’de şöyle bir fotoğraf var; Cumhuriyet sonrası tekkeler kapatıldı. Sonra tırnak içerisinde merdiven altı bir şekilde varlıklarını devam ettirdiler. Bugün geldiğimiz yerde o nisbi rahatlama sonrası yeniden görünür oldular. Görünür örneklerin bir kısmı da olumsuz imajı yedeğinde taşıyor. Düne kadar makul kabul edilen yerlerde, bugün görüyoruz ki tartışmalı ve tuhaf durumlar ortaya çıktı. Özellikle oluşturdukları ekonomi ve bunun paylaşılması bağlamında… Tam da bu keşmekeş içerisinde, “Ben doğru yolu bulmak istiyorum.” diyen birisi, nerede duracak, hangi yoldan gidecek, nasıl bir yol izleyecek? Bu keşmekeşten nasıl sıyrılacak?
Çok güzel ama çok zor bir soru tabii bu. Bu arayanın kime danışacağına bağlıdır. Arayan bir ihtiyaç içerisindedir. İhtiyacını karşılayacak ortamı nasıl arayacak? Mesela, Tuğrul Efendi’nin öncesindeki Safer Efendi Hazretleri Rahmetullahi Aleyh’in buraya olan intisabını küçücük, kısacık bir hikâye edeyim.
Fahrettin Efendim o zaman berhayat. Fahrettin Efendim, Valide Sultan’a, “Hanım biliyor musun? İkizler gelecek.” diyor. “Kim onlar?” diye soruyor hanımı. Fahrettin Efendim, “Gelecek sen merak etme.” diyor. “Peki, gelsinler bakalım.” diyor Valide Sultan. Fahrettin Efendi, yine aynı şekilde başka bir gün “Hanım, ikizler gelecek.” diyor. Bir üç beş derken hanımı da, “Ee gelecekse gelsin efendi. Kimmiş bu ikizler?” diyor.
Gezip görecek veya talip olan insanın biraz şuurlu olması lazım. Akil olması lazım. Önüne gelene kapıldığı zaman ziyan olur. Eğer kalb-i selim sahibiyse Cenab-ı Hak onun karşısına güzel bir rehber çıkartır. Buna da emin olmak lazım. Ama meclise gittiğinde bak bakalım nasıl bir ortam var, nasıl insanlar var? Oradakilerin gözleri velfecri okuyorsa, oradakiler paradan, karıdan, siyasetten, ticaretten bahsediyorsa orada veba var, oradan kaç. Ama meclistekilerin derdi Allah ise, tevhid ise, Muhammedîlik ise yapış kal orda. Bu kadarını da yapsın artık arayan ya. Daha ne diyelim. (Gülüşmeler)
Y.G.: Gazeteci cüretiyle buna ilişkin bir başka soru da sormak isterim müsaadenizle. Tasavvuf geleneğinde ve menakıpnamelerde eskiden bugüne rüya veya işaretler görüp çağrılma hikâyeleri var. Bu hikâyelerde çağırılanın, çağrılmasına sebep olan şey nedir?
Nahn-u Kasemna. Onun portföyüne konulmuş olan istidat. Cevher, çamur içinde de cevherdir. Alırsın, çeşmenin altında tutarsın böyle pırıl pırıl parlar. Onun içindir ya “harabat ehlini hor görme zakir, defineye malik ne viraneler var” denir. Zaten defineler hep viraneden çıkar. Belirecektir. Çünkü o istidat, açığa çıkmak için yaratılmıştır. O istidat, o kişiye verilmiştir. Bir tevafuk mutlaka onu açığa çıkartır. Mesela küçücük yaşlarımda bir hayalim vardı. Yedi-sekiz yaşlarındayken; bir gün bir aksakallı dede çıkacak karşıma, “Ver elini Ahmet, hadi gidelim.” diyecek, ben de elimi ona vereceğim ve gideceğiz diye hayal ederdim. “Bu dede kim, nereye gidiyoruz, ne oluyor?” gibi soru ve hesabım hiç yoktu. “Annem ne der, babam ne der?” diye hiç düşünmüyorum. Gideceğiz işte. Gün geldiğinde, kader tahakkuk ettiğinde işte o el, Muzaffer Efendi’nin eliymiş. Tuttum onun elini. Bugünlere geldik.
Reklam
A.E.: Tam da bu istidat üzerinden sormak isterim. Bu ötekisizlik meselesi, ileride çıkabilecek olan bir potansiyeli küstürmemeyi de içeriyor değil mi?
Hiç şüphe yok. Çünkü kimin ne olduğunu bilemeyiz. Bizim ona mutlaka olumlu yaklaşmamız lazım. Olumsuzlukları varsa şer-i şerif ne diyorsa o prensiplerde ona defans yapmamız lazım. Onu yok sayamayız. Bugün kimse kimseyi yaşadığı hayatından dolayı yok sayamaz. Hahamı, papazı, tırnak içerisinde hayat insanlarını, şunları, bunları kimseyi yok sayamayız. Kimin ileride ne olacağını bilmek mümkün değil.
Y.G: Malum önümüz Ramazan. “Kim Ramazan’ın gelişine sevinirse cehennem ona haram kılınır.” buyuruyor Resul-i Ekrem Efendimiz. Oradaki “sevinme” kısmını biraz sizden dinlemek isterim.
Efendim, Ramazan’ın gelişine sevinmek; ezan okunduğu zaman namaz vaktine, vaktinin gelmiş oluşuna sevinmek; cebine mangır geldi, kırkta birini verebilmek için, kadir gecesini beklemeden, ticaret yapmadan sevinmek; “Hac imkânı çıktı, Ya Rabbim hamdü senalar olsun.” diye sevinmek. Bunların hepsi aynı sevinçtir. Hepsi Rabbine ulaşma yollarının kendine açıldığının farkındalığından ibarettir. Rabbine ulaşmak da zamansal ve mekânsal mesele değildir. Sadece kendi hakikatinin farkına varmaktır. Varılacak yer de insanın kendi hakikatidir, başka bir yer değildir. Kendi hakikatine varmaktır.
“Fabrikamız yok, holdingimiz yok, mangırımız da yok”
İ.K.: Okurlarımız adına sorayım. Son zamanlarda, özellikle etrafımdaki gençlerde, günahlarına güvenme davranışı görüyorum. Onların gönüllerini mesrur edecek, onlara umut verecek birkaç kelam talep ediyorum efendim.
Buraya kadar konuştuklarımız sosyo-ontolojik şeylerdi. Esas dava bu. Esas akan kan bu. Gençlerimizin, çağdaşlarımızın şu anda içine düştüğü, hakikat zannettikleri ve bütün boyutsallıklarda onları bedbaht edecek -ama şu anda farkına varmadıkları- algılama ve eylem biçimi. Yaramız bu. Tarikat şuydu buydu değil. Yaramız bu gençlerin telifatı. Dolayısıyla bu işlerle ilgilenen kişilere, onlara karşı çok radikal durmak değil, onlarla çok diyalog halinde olmak yakışır. Çünkü Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın söylediği gibi: “Ya Rabbi onları affet, onlar bilmiyorlar.”
Bizim gibi gayret eden, çalışan nice yerler var. Allah için söylemek lazım. Daha çok üniversite kürsülerinden bu işi yürütenler var. Yeni akademisyenler içinde bu müesseseleri manevi veri tabanı olarak görenler de var. “Mesele artık bundan sonra bu platformda bu üniversite kürsülerinde olur.” diye düşünen ve bu müesseseleri, “Tekkeydi, şuydu, buydu.” diyerek içselleştirmeyenler de var. Gene de hizmet ediyorlar, eyvallah.
Biz, bu işin ritüeline de düşkünüz. O da çok değerli. Mesela bizim yeni konseptimizde “İslam Estetiği” çalışmamız var. Bunun içinde de zikir koreografilerinin açılımı, o hareketlerin arkasındaki anlam, mana, esma ile sıfatla ve zata giden yoldaki erişim metodolojisi var. Ceddimizden bize kalmış olan bu muhteşem mirası yok mu sıyacağız? Musikisiyle, koreografisiyle, zikrullah çeşitleriyle muhteşem. Bir devran diyorsun, kaç tane varyasyon var? Bir kıyam diyorsun, kaç tane varyasyonu var? Bunları da elde tutmak lazım. Biz bunlara da çalışıyoruz. Ve açığız. Başka bir ajandamız yok. Fabrikamız yok, holdingimiz yok, mangırımız da yok. Kardeşlerle üleştirip ortaya koyuyoruz, geçinmeye çalışıyoruz. Tek derdimiz hizmet. Başka da bir gayemiz yok. Allah’a şükür ben 18 yaşından beri şöhreti tatmış bir insanım. Bu saatten sonra bu işleri şöhret için de kullanacak değilim, böyle bir derdim yok. Allah’a hamd u senalar olsun. Hadise bu.
Reklam

Y.G.: Bugünkü dünya, anlamlı bir hayat yaşamakla özgür bir hayat yaşamak arasında bir tercih sunuyor insana. İnsanlar İslami bilgiye de haiz. Yine de tırnak içerisinde o haz bağlamı dolayısıyla anlamlı olan ile özgür olan arasındaki tercihte bir bocalama yaşıyorlar. Buna ben de dâhilim. Gönlümüze de nefsimize de bir sağlıklı hareket alanı bulup teskin edecek bir yol inşa etmek için ne yapmalıyız?
Bunu sağlayan ilk olta muhabbettir. Ben Muzaffer Efendimi bir kere gördüm. Ondan sonra 85 senesinin Şubat ayında göçünceye kadar o muhabbetim her gün arttı. Elde olan bir şey değil, seveceksin. “Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl, Muhammedsiz muhabbetten ne hasıl.” Muhammedî bir muhabbet olması lazım, ondan sonra da İslam’ın disiplini. Şer-i Şerif; “Kıl kadar ayrılan fersah fersah ayrılır.” Onların bizi dışarıdan gördüğü gibi değiliz biz. Fakat irşatta kimsenin ümüğünü sıkmak yoktur. Yapabileceği kadarıyla başlatmak; severek, sevdirerek onu kemale erdirmek vardır. Evvela yapabildiği kadar yapsın. Namaz, niyaz, oruç, zekât… “Ben başımı kapatmadığım için namaz da kılmıyorum.” diyor bir kadın. Niye? Kıl namazını. O başka, o başka. Başını kapatmadın diye namaz senden sakıt olmuyor ki. Veyahut namaza yaklaşamazsın diye bir kural yok ki. “Namaz kılıyorum ama başımı örtemiyorum.” Allah sevdirsin. Madem ki Allah emridir, onun gereksinimi tam içine Cenab-ı Hak oturtsun bak nasıl bayıla bayıla kapatacaksın o zaman. Zorla güzellik olmaz ki. İşte tarikatta bu vardır. Medresede bu yoktur. Medresede kadı disiplini vardır. Tarikatta muhabbetten dolayı ona hilmiyetle zaman tanıma vardır. İrşat metodolojisi zaten böyle bir şey.
“Akıllı insan aklını nerede kurban edeceğini de akleder”
Y.G.: Resul-i Ekrem’in “Size iki şey bırakıyorum… Allah’ın kitabı ve Resulü’nün sünneti.” hadisindeki Kur’an ve Sünnet neden yeterli olmuyor? Resul-i Ekrem’in tavsiyesi bir insanın Müslüman olması ve cennete gitmesi sürecini yönetebilecek bir şey. Buradaki ince nüans nedir?
Ayet-i Kerime’de “Yâ eyyetuhen’ nefsul mutmainneh” diyor. Zahir ilimle mutma’inne gerçekleşmiyor. Mutlaka bir sevdanın, bir aşkın, bir sevgilinin gönle oturması lazım. “Sûr çıkar ağyarı dilden ta tecelli ide Hak / Padişah konmaz saraya hane mamur olmadan.” Anlatabiliyor muyum?
Y.G.: İlim kanalları demiştiniz. Büyüklere yani yukarılara doğru bir kanal. Oradan da bu tarafa haliyle.
Oradan olmazsa bizden oraya olmaz zaten.
Y.G.: Bunu merhametle mi anlamak lazım?
Y.G.: Onun nüvesi konulur insanın içine.
Terkibinde vardır o.
Y.G.: Çabayla elde edilmez, doğru mu anlıyorum?
Çabayla işletilir, ama yoksa çabayla da elde edilmez.
Y.G: Efendim o nüve sonradan konulur mu insana?
O, Cenab-ı Hakk’ın ilminde öyledir. Cenab-ı Hakk’ın Âlem sıfatında, ilmi suret olarak vardır. Ve tecellisi de o şekildedir. Sonradan ortaya çıkabilir. Vakti merhunu geldiği zaman sonradan ortaya çıkabilir. Varsa çıkar, yoksa çıkmaz. O, kendine göre yaratılmıştır. Onun için herkesi olduğu gibi kabul etmek lazım.
A.E.: Varsa eninde sonunda çıkmak üzere oradadır değil mi?
Çıkar. Valla gözümün nuru, varsa eninde sonunda çıkar. Kulağa çok hoş geliyor ama gayrete de âşık bu işler. Akıl var, te’miz kabiliyeti var, mantık var değil mi? Bunları niye vermiş Cenab-ı Hak? “Akletmez misiniz?” diyor Kur’an’da. “Düşünmez misiniz?” diyor. Hep bunlardan çıkarsamalar var.
Y.G.: Akıl, kendi standartlarını kabul edemeyeceği ya da sürekli yargılama mekanizmasını çalıştırdığı için tasavvufun “Aklı çok da merkeze koymayın.” şeklinde bir yaklaşımı varmış gibi görünüyor. En azından uzaktan öyle gözüküyor. Aklın ne derecede hüküm ferma bir alanı vardır?
“Akıl”ın etimolojisine bakalım: Ukul. Yani bağlantıları kuran bir hassa. E akıllıysan bağlantıları doğru kurman lazım. (Gülüşmeler) Bağlantıları doğru kurmayıp olması gerekeni açığa çıkarmıyorsan o kişi akıllı sayılmaz.
Y.G.: Kemalat yolculuğuna talip olan bir insan ya da Nietzsche’nin üst insanı olmaya çalışan birisi, o yolculukta aklının sınırlarını bozan yerler konusunda nasıl bir tavır sergilemelidir?
Akıllı insan aklını nerede kurban edeceğini de akleder.
Y.G.: Eyvallah.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.