Dijital profiller insanın hakikatini gizliyor mu?

Herkesin kemali farklıdır: Sizin için duygusal saçmalık olan bir şey diğeri için hayati önem taşır.
İnsan, Hakikat ve Anlam, Masaldan Hakikate gibi çalışmalarıyla tanıdığımız felsefeci-yazar Mona A. Tufan ile modern çağın hızıyla mekanikleşen tanışıklığı, kurgulanmış profillerin maskelemesini, algoritmaların “hayret”i silmesini ve burçların “hızlı etiket”e dönüştürülmesi üzerine derin bir söyleşi gerçekleştirdik.
Hakikat dediğimizde insanın personasını, -kendine ve özellikle yakınlarına gösterdiği- hikâyesini, kederlerini, -neşelerini içeren her zaman yeniden yazılabilen- egosunu ve nihayet üflenen İlahi tecelliyi belki esmayı anlamalıyız. Hepsi biziz. Kat kat elbiselerimizle biz. Arada bir de geçilen gölgeler koridoru vardır ki o gölgelerin tamamı da bizim kayıp, entegre etmeyi bilmediğimizden bodrum katlarına kapattığımız parçalarımızdır. “İnsan bir iken çoktur.” diyen İbn’ül Arabi’ye ittiba ederek derim ki bunların hepsi insanın hakikatidir.
Evet. ‘İnsanı tanımak’ denen talebin büyük bir iddia olduğunu üzülerek belirtmeliyim. Az önce söylediğim bu kat kat olan şemanın bile içine sığmaz insan aslında. Şema felsefenin aracı, bir de mistik yön var orda artık insan şemalardan taşar, dile de gelmez. İnsanı -bu anlamda- tanımak, yalnız kendisine aittir. Yoldaşları olabilir insanın ama onlar da bir yere kadardır. O yoldaşlar da bizim içimizdeki bir arketipin dışarıdaki yansımalarıdır zaten. Kimse sizi Kendiniz’e götüremez. İnsanı anlamak, onu ferdiyetiyle sizden başkalığıyla kabul edip dost olmakla mümkün. Ama dostun eşliği de ancak sizinle aynı frekansta oldukça devam edebilir. Bu yüzden ‘tanımak’ yahut eski ifadesiyle irfan, epeyce tek başına bir yolculuktur.
Reklam
Bugünün profillerinden kasıt nedir bilmiyorum. Ancak post truth çağında imajın, dindarlar arasında bile gerçeklikten evla olduğunu biliyorum. Geçmiş zamanın ‘ar namus şişesini çaldım yere’ diyen izzeti, melameti nerde, bilmiyorum. İtibarımız Allah’a aittir, İzzet Allah’ın Rasulü’nün ve müminlerindi ama biz aziz miyiz, tartışılır. Fakat öne çıkan profillerin tamamı gerçek dışı da değildir diye umuyorum. Mümin ümitvardır. Benim şahsi ilkem şudur: Bir şeyi arıyorsan ve bulamadıysan, -o şey de akut bir ihtiyaçsa- o şey sen ol. Bu mümkün. Allah’ın inayeti geniş. Sen rehber mi arıyorsun? Bildiğin kadarıyla sen etrafına rehberlik ediyor musun? Sevgi mi arıyorsun? Sen etrafına sevgi yayıyor musun? Bunu yapmaya başlarsan zamanla aradığın şeyi ya bulursun, ya sen o olursun. Zaten en başta dedik, insanın aradığı Kendi’sidir. Hazine içerdedir. Moria Dağı senin nefsindir. Orklar, goblinler de nadide mücevherler, geniş muhteşem salonlar da senin içindedir. Kendini tanımanın önündeki engel bulacağın şeyden korkmandır. Ama “Korkma, Allah bizimle.” der mağarada Efendimiz (sav), Onun sesini duyarsan korkmazsın.
Heidegger’e bakarsak “İnsanın özü hikâyesidir.” fakat Guenon bize “İnsan hikâyesinden fazlasıdır.” der. ‘Hikâye sadece Kendimi bu dünya düzleminde zaman ve mekânda tezahür ettirme biçimimdir.’ hâlbuki aslım bu dünyaya sığmaz. Bu yüzden ‘tanımak’ ne hikâyeyle olur ne de ondan da az olan ‘başarı’yla. İnsanı hikâyesiyle tanımak değil belki tanımaya dair ipuçları yakalamak mümkün. Başarıya gelince, insanı başarısızlıkları olmadan nasıl tanırız bilmiyorum. Çünkü başarı Allah’ındır, başarısızlıklar bizim. Onlar karşısında ne yaptığımız, ne düşündüğümüz, yüzümüzü hangi mihraba döndüğümüz bizi daha çok anlatır. Başarısızlık bizimdir. Problemlerimiz bize öğretir. Gölge yönlerimiz bize güç verir. Gölgeyle barışmayı becerebilirsek. İbn’ül Arabi buyurur: “Allah ulviyatta ve süfliyatta tecelli eder.” Ulviyyat göz kamaştırır nurdan perdedir, senin sanabilirsin, ardını göremezsin. Süfliyyat karanlıktır, o karanlıkta seni avutacak Rabbin olmadan ordan çıkamazsın. Felak vaktinin Rabbi olan Allah seni karanlıktan yarıp çıkarır. O Fâlik’ul Habbi ve Nevâ’dır (tohum ve çekirdekleri çatlatan). Onun Hubbu (sevgisi) bize karanlıkta bile şefkat edişi, bu dünya mağarasında görmemize yardım eder. Ben insanı tanımanın -buralarda- aşağılarda daha mümkün olduğunu düşünüyorum. Düştüğümüz yerde bulacağız kendimizi.
Şeyh-i Ekber’in gibi şöyle diyeyim: “Evet ve hayır.” Kendini ne kadar tanıyorsan ötekini de o kadar tanırsın. Ama ötekini tanıdıkça da kendini tanırsın. İnsan kendini tanımak için de aynaya muhtaçtır. “Mümin müminin aynasıdır.” Aynayı kırarsak kendimizi tanıyamayız. Kalp kırmanın kaybı buralarda gizlidir. Kendinize yolunuzu kaybettirir bu kalp kırma meselesi. “Ötekini boş ver, ben kendime bakarım.” dedikçe de yolu bulamazsınız. Yol ötekinin içinden geçip size varır çünkü. Her ötekinde bizim özümüzden bir şey vardır. “Hepinizi tek nefsten yarattım.” diyor Cenab-ı Hak. Öyle ise başka da bütünüyle başka olmasa gerek. Ben afak ve enfüs terimlerini yeğlerim, daha Kuranî daha sahih, hepsi tek nefs ama afak var enfüs var. Ben ve Sen meselesi böyle. Ötekine muhtacız. Özellikle Rene Guenon’un Anne Marie Schimmel’in de üzerine çalıştığı Sayılar İlmi’ne göre Bir kadın ve bir erkeğin birbirini tamamlayışında epik ve hayret verici bir anahtar vardır. Kadın ve erkek her birinde ferdiyet denen üçlü (Kutsal geometride tetrahedron) bir araya gelir ve 3+3=6 bir Davud Yıldızı oluşur. Bu hareketli dinamik bir yıldızdır ve döner, dönerken merkezinden (kalbin olduğu yerdir) bir portal açılır ki bu 7. kat feleğe nefsi sâfiyeye çıkma şansıdır. Kimse tek başına oraya çıkamaz. “Evlenen dininin yarısını tamamlamıştır.” hadisine buradan da bakmak lazım. Eşimiz olmadan gök katlarında bir yere kadar yükselebiliriz. Guenon bunu Âdem-Havva sayısal toplamının Allah ismiyle aynı sayısal değerde olduğunu söyleyerek işaretler. Bir âfakta evlilik var, bildiğimiz evlilik. Bir de enfüste evlilik var. İnsanın içinde. Jung’un hyeros gamos dediği kutsal evlilik, kişinin anima ve animusunun bir ve bütün oluşu, bunu dışarıda bir karşı cinsle iş birliği yapmadan üretmek çok zor. İmkânsız demiyorum Hz. İsa gibi evlenmemiş büyük insanlar var ama zor. İşi evliliğe getirdim, çünkü aslında tanımamız zaruri olan öteki, karşı cinstir. Hemcinslerimizi tanımakta çok zorlanmayız. Bu Sadreddin Konevi’nin “Benzer benzeri bilir, benzer benzeri benzer olduğu yönden bilir.” dediği meseledir. Bu mesele uzar, bu kadarıyla yetinelim.
Hayret, ferdiyet gibi üç şeyle ilgilidir: Bir: Sınırsızlık. Çünkü aklın sınırları var. Sınırsızlık karşısında hayrete düşer. İki: Paradoks. Birbirine zıt görünen şeylerin aynı anda doğru olması. Aporia diyelim biz Kantçı anlamda. Hikmetin bilmeceleri böyledir, paradokssal. “Ya o ya bu.” diyenler hayrete geçemez. Hem o hem de bu. Parola budur. Üç: Aşk, sevgi ya da -buna ilişkin sayısız terim kullanır Şeyh-i Ekber, ben bunlar içinde yeğlediğim kelime olan- vüdd. Bu aslında bizim ruhsal genişleme kapasitemizdir. Ayrılığın ve özlemin ilacı; Hz. Mevlana’nın “Aşk nedir?” sorusuna “Ben ol da bil.” cevabını verişidir. Severseniz bağ kurarsınız, vüdd ile severseniz diğer ruhu da içe alacak şekilde genişlersiniz. Burada bir sınır ihlali yok. Siz hâlâ sizsiniz ama aynı zamanda sevdiğinizsiniz. Hem o hem bu ilkesini geçemezseniz buraya varamazsınız zaten. O yüzden anlaşılmaması doğal. Ben işitebilir kulaklara kar suyu kaçırıyorum sadece. Bu üç şey yoksa: Sınırsızlık, paradoks ve aşk; hayret diyarında gezemezsin. Pasaport, vize, bilet bunlar. Ala-i İlliyin de Esfel-i safilin de insandadır. Ondan insandan umut kesilmez. Bakarsın bir gün 7 çakrası yanar Boğa takımyıldızındaki ışıl ışıl Süreyya’dır, başka gün gözünü para makam hırsı bürümüş, tenden öte gidemeyen bir boğadır. Şaşmak cehalettir fakat hayret irfandır.
Reklam
Eskiden göksel bir sembolizm ve içsel bir harita olan burçların; günümüzde birini tanıma zahmetinden kaçmak için kullanılan “hızlı etiketlere” dönüşmesini nasıl yorumluyorsunuz? Astroloji, bize İdris Nebi’nin mirasıdır. İdris Nebi, güneş feleğine yerleşmiş tasarrufu devam eden nebilerdendir. Bu onun kendi ümmetine yol göstermek, beşerden insana seyri süluk ettirmek, doğa durumundan feleklere yükseltmek için kullandığı astroloji ilmine tüm Semitik geleneğin, Yahudilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların neden sahip çıktığını izah eder. Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç’ın Hermesler Hermesi kitabından da anlıyoruz ki Nuh öncesi bu medeniyet sadece Mısır ve Akdeniz havzasına değil; Pers diyarına, Hindistan’a, Çin’e dek uzanmış ve İlm-i Nücum’u öğretmiştir. Bu anlamda tufan sonrası tüm insanlık bu bilginin mirasçısıdır. Önce bu zemini doğru tesis edelim, yoksa tasavvufun da revaçta olduğu tüm İslam medeniyetinde rasathaneleri, zaiceleri, müneccim başlarını ve muvakkithaneleri, takvimleri, ekim, biçim, sefer, tahta çıkma gibi kararları, pek çok başka ilimle beraber yıldızlar ilmini de dikkate alarak vermelerini izah edemeyiz. Pozitivist zihnin bu ilimleri yok sayması ile yol alacak olursak tasavvufu da yok saymalıyız. Var sayacaksak bu, İlm-ül Hey’e, İlm-i Nücum da o dünyanın bir parçasıdır. İbn’ül Arabi, Erzurumlu İbrahim Hakkı gibi kimi üstatların hem tasavvufi irfana hem de astrolojiye dair yazdıklarını biliyoruz. Bu ortadayken astrolojiye saçmalık demek büyük gaf.
Evet. Ezoterik astroloji bize der ki: “Biz bu dünyaya indirilen ruhlarız, bu iniş esnasında bir ruhsal anlaşma yaptık.” İşte bu; bize verilen donanımı, görevlerimizi, imtihanlarımızı, zaaflarımızı yazan bir kartvizittir. Biz, bunu aldık ve kabul ettik. Yeryüzüne inip bedene girince de unuttuk. Doğum haritamız tam da bu kartvizittir. Orda; astroloji ilminin bize öğrettiği biçimdeki sembollerle ‘bizim nerden gelip nereye gittiğimiz’, ‘hangi donanımla gittiğimiz’, duygularımız, egomuz, arzu ve mücadele gücümüz, aklımız, konuşma yetimiz, sınavlarımız ve bilgeliğimizin nerden geldiği yazılıdır. Eğer okumayı ve gereğini yapmayı becerebilirsek doğum haritası bize Barış İlhan’ın ifadesiyle ‘olabileceğimizin en iyisi’ olmayı vaat eder. Bu elimize verili kumaştan en iyi hangi elbiseyi dikebileceğimiz bilgisidir ki İdris Nebi terzilerin piridir. Onun terziliğini sadece basit elbise yapımı olarak almak cehalet olur. O gökte işaretli potansiyeli yeryüzünde bir hayat haline nasıl getireceğimizin modelini çıkarmış, bize nereyi kesip nereyi dikeceğimizi öğretmiştir. İyi bir astrolog bunu yapar. Size potansiyelinizi nasıl kullanırsanız mutlu olacağınızı söyler. Bu mutluluk, kemalle ilgili bir mutluluktur. Bu minvalde ben astroloji ilminin kişisel seyri sülûkumuzda büyük katkısı olduğuna inanıyorum. Kimin haritasını okuyup ona rotasını söylediysem hayatında büyük düğümler çözdüğünü, büyük eşikler atladığını bizzat gördüm. Bunun benimle ilgisi yok İdris Nebi’nin hikmeti böyle. Tasarrufu devam ediyor diye yeniden belirteyim. Haritalar tek tek kişisel harita okuyucusu olmasanız bile size şunu net anlatır. Herkesin kemali farklıdır: Sizin için duygusal saçmalık olan bir şey diğeri için hayati önem taşır. Herkesin egosu aynı şekilde ezilmez. Bu ceviz kırmakla zeytin ezmek arasındaki fark gibidir. Astroloji bize beşerî bilimlerin tipler dediği şeyi çok önceleri 12 Zodyak burcuyla vermiş, gezegen kombinasyonları ve bunların çoklu permutasyonlarıyla pek çok biricik durum ile hikâye ortaya çıkarmıştır: Haritayı bilmek, haritanın potansiyelini gerçekleştirmek ve haritayı aşmak. Astroloji alanına geldiğimizde elde edeceğimiz şey bu büyük üçlüdür.
Kendimi astrolog olarak tarif etmem. İleri astroloji eğitimim var. Fakat bunu; Ortaçağ Filozofları gibi metafizik alanın altındaki ilimlere imkânım nispetinde nüfuzum olsun diye yaptım. Benim alanım: metafizik ve felsefi antropoloji. Elimden geldiğince felsefi ilimler alanını kapsamak ve bunu Varlık ve insan hakikatine araç kılmak istiyorum. Bu; eğlencelik bir bilgi değil. “İlişki veya para, ne zaman ve nerden gelecek?” türünden sorulara cevap olacak bir bilgi de değil bu.
Bilmiyorum. Ben doktora tezimi de sembolizm üzerine yazdım. Benim sembolik düşünmeye yatkınlığım var. Bazı insanlarda bu olmuyor, onlara astroloji hayvan masalları gibi gelebilir, bazılarına Mesnevi de öyle gelmiyor mu? Fakat sembol diline biraz yatkınlığınız varsa hiç olmazsa kendi haritanızı öğrenmelisiniz derim. İnsanın kendini bilmekten daha aziz bir vazifesi yok bu dünyada. Ömür kısa, keşfedilmiş ilimler varken niye kendi başımıza daha uzun zaman alan süreçlerle keşif yapalım ki? Pratik değil, verimli de olmaz. Bazı insanların bir şey popülerse kötüdür gibi bir anlayışı oluyor. Herkesin o şeyden bahsetmesi, o şeyin değerini azaltmaz. Herkes bahsediyor diye bir şeyden uzak durmak da bir çeşit kibir olmalı. Rahmetli Tuğrul Efendi’den iktibasla derim: “Kıymetli şeylerin taklidi olur.” Burası dünya, asil de var sefil de. Sefiller yüzünden asaletten vazgeçecek değiliz. Mesele şeylerin aslına talip olmaktır. Yoksa en kıymetli olan da elinizde ziyan olur.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.