Okul saldırılarının ardında aile ve dijital kopuş

Daha birkaç yıl önce ‘asrın felaketini’ yaşayan Kahramanmaraş ve Şanlıurfa, bu kez tarihe en kanlı okul saldırılarıyla geçti. Bir zamanlar yedi düvele karşı direnişin sembolü olan bu iki kadim şehir, artık başka bir savaşın içinde anılıyor. Bu savaşın düşmanı görünmez: Çöken aile yapısı, derinleşen yalnızlık, kimliksizlik ve insan zihnini hallaç pamuğu gibi atan kontrolsüz dijitalleşme. Aslında gündeme bomba gibi düşen yalnızca bu dehşet hâdiseleri değil; aynı zamanda müstekbir şekilde ‘kentleşme’ye çalışırken kaybolan ailenin yoluna döşenen mayının patlamasıdır.
Nisan 2026
Aile filtresi kalktı
Böyle bir zihin ancak ailenin yol göstermesi, sorularına cevap vermesiyle sıhhat bulabilecekken sağlıklı bir ailenin olmadığı durumlarda çocuk, kontrolsüz doğrulama mekanizmalarının içine düşer. Çünkü boşluk hiçbir zaman boş kalmaz. Onu algoritmalar, dijital içerik akışları, radikal çevrimiçi topluluklar ve giderek daha fazla yapay zekâ sistemleri doldurur. Bu yapıların ortak özelliği ise düzeltmek değil, onaylamaktır. İnsan için en tehlikeli olan da budur: Sınırsız onay!
Reklam
Yapay zeka kısırdöngüye sokuyor
MIT araştırmacıları Kartik Chandra, Max Kleiman-Weiner, Jonathan Ragan-Kelley ve Joshua B. Tenenbaum, “Sycophantic Chatbots Cause Delusional Spiraling, Even in Ideal Bayesians” başlıklı makaleleriyle yapay zekânın kullanıcılarını “delüzyonel sarmal”a sürüklemek üzere tasarlandığını matematik verileriyle ispatladı. Mesela ChatGPT'ye bir şey soruyorsunuz. Sizinle aynı fikirde oluyor. Tekrar soruyorsunuz. Daha da çok aynı fikirde oluyor. Birkaç konuşma sonunda, doğru olmayan şeylere inanmaya başlıyorsunuz. Ve bunun olduğunu fark edemiyorsunuz bile.
Sokaktan korktuğumuz kadar ekrandan korkmuyoruz
Bu noktada şiddeti anlamak için yeni bir çerçeve ortaya çıkıyor. Aile boşluğu kişiyi zihnî ve duygu zaviyesinden savunmasız bırakırken; yankı odaları bu boşlukta alternatif bir gerçeklik inşa ediyor; araçlara erişim ise düşünceyi eyleme dönüştürüyor.
Türkiye’de bu hâdiseleri yalnızca şahsî hikâyeler olarak okuyanlar büyük resmi kaçırıyor.
① Son yıllarda aile yapısındaki dönüşüm,
② Gençlerin yalnızlaşması,
③ Dijital mâruziyetin artması ve özellikle deprem bölgelerinde biriken travmalar, duygusal olarak kopmuş ve zihninde cevaplayamadığı birçok sorunu olan bir gençlik üretti. Bu yük çoğu zaman öfke, paranoya ve dış dünyaya karşı düşmanlık olarak netice verir.
Kırılma aslında ânî değildir; işaretler sıklıkla görülür.
❶ Aile içi ihmal,
❷ Akran zorbalığı ve
❸ Aidiyet eksikliği birleştiğinde çocukta, “Kimse beni görmüyor” hissi gitgide artar.
Plandemi dönemi bu kırılmayı hızlandıran önemli bir eşik oldu. Sosyal bağların kesilmesi, okul ortamının ortadan kalkması ve akran ilişkilerinin zayıflaması, çocukları fizîkî dünyadan koparıp dijital dünyaya daha derin bağladı. Arkadaşlık kurması gereken çocuk, algoritmalarla büyüdü, kimlik geliştirmesi gereken genç, ekran içinde kimlik aradı. Ve çoğu zaman karşısına çıkan şey onay, öfke ve radikalleşme oldu.
Reklam
Bu süreçte müstekbir şekilde kentleşmeye dönüşen aile yapısında belirgin bir çelişki de ortaya çıktı. Çocuk, dış dünyaya karşı aşırı korunurken, dijital dünyada neredeyse tamamen serbest bırakıldı. Oysa bugün en güçlü etki alanı sokak değil, ekranın kendisi. Algoritmalar bireyin zayıf noktalarını tanır ve onu sürekli aynı içerikle besler. Aile koruduğunu düşünürken, aslında denetimi kaybetti.
“Delüzyonel sarmal”, kişinin gerçeklikle uyumsuz bir inancı (sanı) başlangıç noktası alıp, çevresindeki tüm olayları bu inancı doğrulayacak şekilde yorumlaması ve karşıt kanıtları sistematik biçimde reddetmesiyle giderek derinleşen zihinsel bir döngüdür; bu süreçte her yeni yorum, sanıyı daha da güçlendirir ve genişletir, böylece kişi hem algısal hem düşünsel olarak kendi kurduğu kapalı sistemin içine hapsolur. Bu durum özellikle Sanrısal Bozukluk ve bazı Şizofreni vakalarında belirgin şekilde gözlenir.
Siyaset, medya ve uzmanlar...
Toplum bunu fark etmekten ne kadar uzaksa maalesef siyaset de en az o kadar uzakta. Olayların ardından ortaya atılan siyasi söylemler çoğu zaman açıklama üretmekten çok günü kurtarmaya yönelik. Failin etnik, dînî ya da cinsel kimlik üzerinden tanımlanması, meseleyi anlamayı değil basitleştirmeyi sağlar. Oysa şiddet çok faktörlüdür ve tek bir kimliğe indirgenemez. Bu tür söylemler çoğu zaman toplumsal kutuplaşmayı derinleştirir, dijital ortamda nefret dilini artırır ve dolaylı olarak yeni şiddet dalgalarının zeminini oluşturur.
Medyanın rolü de bu süreçte kritik. Şiddet sadece yaşanan bir olay değil, aynı zamanda yayılan bir virüs gibidir. Saldırganın kimliği, hikâyesi ve görüntüleri dolaşıma girdikçe bazı kişiler için model oluşturur. Özellikle sosyal medyada görünürlük kazanma motivasyonu, bazı failler için şiddeti bir araç haline getirebilir. Bu durum, şiddetin bulaşıcılık etkisini artırır.
Benzer şekilde, her kriz sonrası ortaya çıkan “oyunlar mı suçlu, sosyal medya mı?” tartışması da meseleyi yüzeyde bırakır. Araçların tek başına belirleyici olmadığını, belirleyici olanın, o araçlarla şekillenen zihnî süreç olduğunu fark etmeye çalışma yerine izlenmeye, tıklanmaya odaklanırlar. Aynı şekilde kimlik üzerinden yapılan açıklamalar bilimsel değil, çoğunlukla ideolojiktir. Şiddetin kaynağı kimlik değil, hayattan kopuştur.
Reklam
Bu kopuş aynı zamanda manipülasyona açık bir zemin yaratır. Yalnız ve dışlanmış gençler, radikal gruplar ve suç örgütleri için kolay hedef haline gelir. Bu yapılar onlara kimlik, anlam ve çoğu zaman bir “düşman” sunar. Böylece şahıs yalnızlıktan çıkar, ancak sağlıklı bir topluma değil; yönlendirilmiş bir gerçekliğe bağlanır.
Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo basit bir suç hikâyesi gibi değerlendirilemez. Çözüm yalnızca güvenlik önlemlerinde aranamaz.
/////////////////////
Gerçekliğe dönmeden güvenlik olmaz
❶ Ailenin yeniden güçlendirilmesi,
❷ kontrolsüz dijitalleşmenin engellenmesi,
❸ gençlerin gerçek sosyal bağlarla desteklenmesi gerekir.
Kısacası, güvenlikten önce gerçekliğin yeniden inşa edilmesi şart!
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşananlar bize şunu açıkça gösterdi: Dert yalnızca silah değil, yalnızca kişi değil, yalnızca sistem de değil. Asıl mesele, insanın dertleriyle yapayalnız bırakılması.
O yalnızlıkta yanlışlar doğrulara, şüpheler inanca, inançlar eyleme dönüşünce Kahramanmaraş’ta olduğu gibi bazen bir çocuğun katliamıyla irkilip uyanıyoruz. Ancak bizi düşündüren asıl suâl; “Bu uyanışlar tekrar uyumanın molası mı?”
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.