Hanın kapısında ilk göründüğü anda bütün dikkatleri üstüne çekmişti. Üzerinde kalın abası, sırtında yüklü çıkını ile dev gibi bir adamdı kapıda duran. Onu herkes fark etmişti ama hususen benim dikkatimi, çarıkları çekmişti. Çarıklarının yıpranmış hali çok yol yürüdüğünü gösteriyordu. Sağ el serçe parmağının kesik oluşu çok badireler atlattığını, sol kulağının ucundaki ufak kesik de pek maceralı yollardan geçtiğini gösteriyordu. Bu da bendenizin fevkalade yeteneğiydi. O an anlamıştım Azgara
benim üstadım olacaktı. Gözüne iliştirdiği boş masanın başına gelip önce çıkınını savurdu yere sonra da ağır bedenini bıraktı oturağa. Mekana hakim sessizliğin son deminde konuştu.
Ağalar, beyler kulak verin hele. Adım Seyyah Azgara’
dır. Rahmetli anacığımın taktığı bu ismin hürmetine on yaşımdan beri gezerim. Azgarayı
bildiniz mi? Hani şu devamlı dolanıp duran balık, hah işte ondan gelir benim ismim. Anacığım beni arayıp bulamadığında “azgara gibi dolanıp durursun, bir işin ucundan tutmazsın”
diye söylenirdi. Hancı
baba hele sütün varsa bana süt ver. Dedim ya seyyahım ben ama bildikleriniz gibi değilim. Para neyim istemem bir şehirden öbürüne göçer, vardığım şehirde öncekinden ne düşmüşse payıma onu anlatırım. Eğer arzu eder de dinlemek isterseniz sözümü tek isteğim vardır o da bir katip. Ben bilmem okuma yazma… Oradan bir aklı evvel atılıp söz söyledi.
Hiç okuma yazma bilmeyen seyyah mı olur, peh.
Mütebessim bir halde, hiç istifini bozmadan devam etti sözüne velinimetim.
A benim güzel kardeşim olmaz olur mu? Bilerek öğrenmedim öğrenseydim allame olurdum ya neyse bizim yolumuz bellidir ilimde fende gözümüz yoktur lakin sebebi hikmetini de söyleyeyim içiniz rahat etsin: pek kuvvetli hafızam vardır bir gördüğüm yüzü bir daha unutmam, duyduğumsa aklıma mıh gibi çakılır, kim böyle bir meziyeti okuma yazma gibi bir şeye değişir. Naçizane bendeniz görmeyi tercih edenlerden olduğumdan okuma işini benden sonrakilere bırakma yolunu seçtim. Eee var mı katip için kesesi dolu bir babayiğit.
O anda kasabanın zenginlerinden biri ayaklandı, amacı hikaye dinlemek değildi elbet ama babayiğit dedi ya üstadım ondan fırladı yerinden. Boşuna velinimetim efendime, üstad demedim.
Helal sana bonkör ağamız hürmet ederim zatınıza. Eee katip bulun o vakit de başlayalım.
İşte o anda da bendeniz fırladım yerimden, takdir edersiniz ki ayağımın ucuna kadar gelmiş bu fırsatı kaçıramazdım. Gözümde ne tek kuruş para vardı ne de başka bir şey, sadece üstadıma yakın olmaktı niyetim.
Vay canına, ne güzel oldu böyle efendiler hiç vakit kaybetmeden başlayabiliriz. Gel delikanlı otur yamacıma çıkar ne lazımsa masaya zira söyleyeceklerim pek hararetli şeylerdir hazır olsun herkes. Hancı baba tazele ağaların içeceklerini sonra hikayenin ortasında homurdanmasınlar. Gerçi nefes almayı unutup bayılanlar bilirim ya neyse.
Dediği anda dinleyenler arasında bir gülüşme oldu ki buradan da anladım insanlar nasıl rahatlatılır diye. Hancı babanın
ise ağzı kulaklarındaydı kimse dolan bardaklarına itiraz etmemişti. Ağzımdan çıkan her kelamı yazınız katip efendi.
Hay hay efendim.
Biz seyyahlar az biraz alim, birazcık düzenbaz, çokça palavracı ama herkesçe deli belleniriz. Hepsi de doğrudur, yalan yok. Lakin bu anlatacağım hikayede zerre miskal yalan yoktur, peşin peşin söyleyeyim. Hepsini na bu gözlerimle gördüm na bu kulaklarımla duydum… Shu-jin’
i bilir misiniz? Ben bildim… O nasıl güzel bir diyardır, muazzam. Her bir tarafından sular akmaktadır. Malumunuz şifacıların yetişip en uzak diyarlara dahi yayıldığı şehir. Ruhunuz hasta ise Shu-jinli
bir güzelin tatlı diliyle anında şifa bulur ruhunuz. Pak yüzlerinin güzelliğinden hiç bahsetmeyeyim aramızda bekarlar var, evde de anaları bekler, sonra terk edip giderler buraları günahı da bana kalır. Bedeniniz hasta ise türlü otlar, meyveler, o şifalı sularıyla kaynatılmış şıralar, şerbetler ile şifa bulup karınızın koynuna geri dönersiniz. Türlü otlar diyorum ahali, her türlü derde deva diyorum, anlayın siz. Davul gibi şişmiş bir adamın kabızlığını şifalı sularına kattıkları üç damla karışım ile çözdüklerini na bu gözlerimle görüp, şu biçare burnumla şahit oldum. Adam üç saat hanın helasından çıkmadı. Lafı fazla dolandırmayalım yoksa bu gece bu hikayeye yetmez. Şehre vardığımın ilk gecesi adet üzere önceki şehirde gördüğüm uçan yılanın hikayesini anlattım, onlar da sağ olsunlar dinlediler. Ertesi günlerde şehirde avare seyyah olarak dolandım durdum, pek çok şey gördüm lakin burada anlatabileceğim öyle acayip bir şey çıkmadı karşıma, ben de her düzenbaz seyyah gibi kafamdan hikayeler uydurmaya başladım… Başlamıştım ki biri geldi buldu beni. Seyyah Azgara
seni misin Evet benim Çabuk benimle gel Nereye yahu. Demeye kalmadan kaptı götürdü beni adam, çok ikna edici biriydi karşı koyamadım. Bendenizi şifacıların büyük şifahanesine götürdü koca bir kapının önüne getirdi içeri salmadan üç saniye evvel de Başşifacı seninle görüşmek istiyor gir içeri dedi. Hayda, elim ayağım birbirine girdi. Tabiri caizse fırlatıldım içeri. Geniş kocaman bir salon, ortada yere serilmiş koyun postlarının üstünde oturan ihtiyar şifacılar, çoğu kadın. Hürmetle selamladım kendilerini hepsi ayağa kalkıp karşıladılar beni. Üzerlerinde ipekten tertemiz beyaz kıyafetler vardı, ben kendi kıyafetimden utandım ama sağ olsunlar hakir görmeden yanlarına oturttular beni. Lafı uzatmadılar hemen muratlarını beyan ettiler: şimdi bir tane hasta adamcağız getirmişler şifahaneye. Bu adamcağızı bir inek tepmiş. Bayılıp kalmış oracıkta. Üç gün aralıksız uyumuş sonra bir sabah aniden uyanmış. Evde bayram havası tabii ama bu hava erkenden uçup gitmiş. Adam kimsenin anlamadığı bir lisanda konuşuyormuş. Önce bunun bir lisan olabileceğini bile düşünmemişler, adamcağıza deli muamelesi yapmışlar. Bereket karısı akıllı kadınmış tutmuş kolundan getirmiş Shu-jin’
e. Zaten çok uzak bir köyde de değillermiş. Şifacıların karşısına çıkarmışlar. En alttaki yeni yetme şifacıdan taa Başşifacıya
kadar gezmiş durmuş adamcağız ama kimse hiçbir şey anlamamış. Haaa şimdi gelelim işin en heyecanlı yerine. Bu ulu zatlar bendenizi neden çağırdılar. Onun da cevabı hazır, hele Hancı
baba bana bir tas su koyuver dilim damağım kurudu… Bu vakte kadar, dinleyenler nasıl rahatlatılıp hikayeye hazırlanır, mizah ne zaman devreye sokulur ve dinleyenler neşelendirilir sonrasında nasıl ciddileşerek asıl meseleye gelinir, nerede nefes alınır, nerede gizemle konuşulur ve en mühimi nerede susuluru gösterdi efendiciğim… Heyecanla bekleyen ahali üstadımın suyunu bitirmesini bekledi.
Babana rahmet Hancı baba
. Eee efendinler nerede kalmıştık. Şimdi efendim bendenizi çağırma nedenleri şuymuş: aralarında bir tartışma çıkmış bu adam bizim bilmediğimiz bir lisan mı konuşur yoksa saçmalar mı diye. Evvela bu soruya cevap bulmalılarmış ki sonrasında karar vermelilermiş ne yapacaklarına. Bendeniz de pek çok yer gezip pek çok insanla görüştüğümden benim bu lisanı eğer bir lisan ise tabii bilebileceğimi düşünmüşler. Pek güzel düşündünüz dedim ricalarını yerine getirmek için beklemeye başladım. Adamcağızı getirdiler yanında pek mahcup karısı da vardı. Beni işaret edip adama, konuşmasını beklediler, adam “desembelaaaya ambeliiiaa boleyketaando”
dedi el kol hareketleriyle de süsledi cümlesini. Bütün gözler bana dönmüştü. Gözlerimi kıstım ve düşündüm zira lisan hiç yabancı gelmemişti tekrar bir şeyler söylemesini bekledim “boleyke ahh boleykeee balaayikaye”
dediği anda hatırladım. Mahcup karısına gülümsedim, nedense sevineceği bir haber vereceğimi düşündüm. Başşifacıya
dönüp; evet bu konuşulan bir lisandır dedim. Tahmin ettiğim gibi adamcağızın karısının yüzünde kocaman bir gülümseme peyda oldu. Bu lisan derisi kara insanların, çadırlarda yaşadıkları sıcak diyarlarda konuşulur dedim. Geniş salonda ufak bir uğultu koptu, muhtemelen bazıları bana inanmadı ama Başşifacının
inandığını gözlerinden anladım, kendisi gerçekten bilge bir kadındı. Adamcağızı ve karısını çıkardılar ve meclise beni de davet ettiler. Biri gürledi; köyünden hiç çıkmamış bir köylü nasıl olurda uzak diyarlardaki bir yabancı lisanı konuşabilir, içimden güzel soru diyerek Başşifacıya
döndüm. Yüzünde düşünceli bir ifade ile; bilmiyorum ama bir açıklaması mutlaka olmalı dedi. Bendeniz söze girdim; adam gayet sağlıklı görünüyor belki de rahat bırakmalıyız dedim sonuçta lisan dediğiniz şey öğrenilebilir bir şey değil mi? Tebessüm etti içlerinden birkaçı, Başşifacı
ise bizden medet uman insanları başımızdan savamayız kıymetli misafirimiz bir cevap bulmak şart. En doğrusunu siz bilirsiniz efendim dedim. Dimağında bir hasar olduğu aşikar bundan sebep böyle bir sonuç çıkmasını normal görüyorum bu hasar ölümcül değil çok şükür ama sonucu düzeltmeye yönelik elimizden bir şey geleceğini sanmıyorum dedi iri gözlü tok sesli erkek şifacı. Dimağ dediği adamcağızın beyniydi üzülerek dudağımı dişledim. Yine de bir cevap verebilmeliyiz dedi Başşifacı
, çaresiz hastalarımıza bile yakında öleceklerini söylemiyor muyuz? Ölüm en net cevap diye geçirdim içimden. Belki soyu o diyarlara dayanıyordur ve büyük büyük büyük dedesinin lisanını darbe aldıktan sonra hatırlamıştır dedi genç şifacı bir kız. Başşifacı
kafasını iki yana salladı pek mümkün gözükmüyor o diyarın insanlarının derilerinin rengi siyah saçları kıvırcık gözleri kara olur mutlaka kendilerinde bir aktarım olmalıydı. Evet haklıydı adamcağız sarı saçlı bembeyaz tenli renkli gözlüydü hayvancılıkla uğraşmasına, açık alanda gezinip dolaşmasına rağmen ne güneş ne de soğuk hava tenini karartamamıştı. O zaman dedi piri fani bir şifacı uzak diyardaki o halk ile bir temas kurmuş olmalı beş kelime bile duymuş olsa koca lisana beynin gücü ile vakıf olabilir kanaatindeyim. Bu fikir saçma gelmedi Başşifacıya
ama pek mümkün de durmuyordu; kanaatiniz doğru ama adamın köyünden hiç çıkmadığını biliyoruz öyle değil mi. Belki bütün lisanlarla birlikte doğuyoruzdur, sonrasında unutuyoruzdur ya da beynimizin karanlık noktalarında kalıyordur. Bu da muhtemeldi lakin yine de biraz zayıf bir fikir olarak düşündüler. En sonunda Başşifacı
fikrini söylemek için boğazını temizledi; malumunuz evrende boşluk olmadığını biliyoruz, her insan dünyanın öbür ucundaki ile zayıf da olsa bir bağ ile bağlı. Biz bu bağı ne kadar görmesek de var olduğunu ruhu ulvi doruklara ulaşmış insanların anlatmasıyla bildik. Zannediyorum ki bu adamın kaderine onca lisanın içinden bu düştü, başka bir şey gelmiyor aklıma. Hemen hemen herkes bu cevabı kabul etmişti. Üzerine uzun uzun konuştular sağlamasını yaptılar. Konuşmanın sonunda salonda biri hariç herkesin kanaati aynı yöndeydi… O bir kişi bendim. Yatmadı gitti aklıma. Mutlaka bir temas olması gerekir dedim durdum kendi kendime. Tamam ulu zatların söylediklerine itibarım sonsuz, evrende boşluk yoktur, bir insan yeterli mertebeye ulaşırsa türlü sırlar ona ifşa olur tamam da bu gariban köylünün bir temasa uğramadan böyle bir hale girebileceğine inanamıyordum. Neyse öylece ayrıldık şifahaneden lakin benim aklım adamcağızda takılı kaldı. Duydum ki o salonda yapılan konuşmanın bir benzerini adamın karısına yapıp göndermişler köylerine. Üç gün divane gibi dolandım Shu-jin
sokaklarında, dayanamıyordum artık. Hancı baba
milletin bardakları boşalmış hele bir dolan. Hancı baba
yüzünde daha da kocaman bir gülümsemeyle dolandı, boşları topladı. Efendiciğim yine ustalığını konuşturup hem hancıyı memnun ediyor, hem kendi soluklanıyor hem de uyuklamaya niyet edecek ahaliyi anlattığı hikayenin heyecanına davet ediyordu. Gözler pür dikkat efendiciğime döndü bendeniz de dinlendirdiğim bileğimi işletmeye hazırlandım.Üç günüm neredeyse hiçbir şey yapmadan geçti. Dolandım düşündüm, yattım düşündüm, kalktım düşündüm, Shu-jin’
in dillere destan mesire yerleri bile bu düşünceden beni alıkoyamadı. Üçüncü günün akşamında o beni kolumdan tutup şifahaneye götüren mendeburu gördüm, neden mendebur diyorum, çünkü bu çileli üç günün uykusuz gecelerinin sonunda zatı alilerine çokça sövdüğümden diyorum. Önce sağlam bir kötek atmayı düşündüm sonra vazgeçtim; en nihayetinde bu herif şifahaneye girip Başşifacının
kapısının önüne kadar sorgusuz sualsiz geçebiliyorken benim ona ilişmem pek hayırlı olmazmış gibi geldi. Medet Hancı baba
su… Lafı dolandırmayı sona dair iştahı artırmayı da fevkalade iyi başarıyordu. Artık kalabalık homurdanmaya başlamıştı, sonuç istiyorlardı. O da öyle yaptı bu son aradan sonra bir solukta girişti söze.
Kötekten vazgeçtik ama yine de yakaladım yakasından, dur hele dedim anlat bakalım ne oldu o adamcağıza Ne olacak köyüne döndü Eee sonra Sonrası yok efendi döndü gitti Neredeymiş köyü de bakalım. Dedi, hanesine kadar söyledi meğersem bu mendebur şifahanenin katiplerinden biriymiş, geleni gideni, teşhisi tedaviyi not ederlermiş. Neyse uzatmayayım ben vurdum yola, yolda da kuruyorum kafamda. Ya bu herif yalan söylüyorsa dedim ya hasbelkader kara derili bir hatuna denk gelmişse onu da alıp ikinci karısı yaptıysa köyün ücra köşesinde gözlerden ırak ona da bir ev açtıysa bu dili de ikinci karısından öğrendiyse birinciyi boşamak için de böyle dalavere çevirdiyse gibi ipe sapa gelmez bin bir hikaye. Yol boyu bunlarla boğuştuktan sonra vardım köye çaldım kapılarını. Kadıncağız çıktı hemencecik tanıdı beni, buyur etti içeri. Adamcağız da evdeydi, beni görünce fırladı yerinden işaretlerle “hoş geldin”
dedi yüzünde kocaman bir gülümseme. Gözüne baktım adamın ıhhh yok bu adamda ikinci karı alacak göz yok dedim kendi kendime. Hemen işaret etti hanımına sofra kurdurttu sağ olsunlar çok güzel ağırladılar beni. Etrafı kolaçan ediyordum, hayır kara insanların diyarından bir tane eşya bulsam evde ona bile razıydım ama yoktu hiçbir şey bulamadım. Normal sıradan basit bir köy evi. Sedirleri aynı sedir, masası, bıçağı, bahçede çapanı ne varsa aynı, farklı hiçbir şey bulamadım. Yedim içtim sonra da müsaade istedim, mağlubiyetimi kabullenip çıkacakken her şeyin müsebbibi o muazzam hayvan düştü aklıma. Bunca şeye sebep olan ineği görmek isterdim ama herhalde kesip yemişsinizdir olaydan sonra dedim. Kadın dehşetle kafasını iki yana salladı hayır asla o nasıl söz o bizim bir tanemiz demez mi. Haydaa benim az buçuk kalmış aklıma fazla gelmeye başladı bu söz. Meğersem o inek gibi süt vereni, o inek gibi yağı lezzetli olanı yokmuş. Dedim hele gösterin şu cengaveri de feyzinden nasipdar olalım belki bize de bir tepik olmasa da kuyruğu ile dokunur da abad oluruz. İndik ahıra bir de ne göreyim diğerlerinden farklı, zayıf, çelimsiz gözüken, boynu uzun kemikleri neredeyse tek tek sayılan bir inek. Dedim bu mu o yiğit. Evet dediler. Yaklaştım, şöyle bir sevdim yiğidi sonra nedense sağını solunu incelmeye başladım. O an kafamda bir ışık yandı sanki. Diğer ineklere baktım işte buranın ineklerinden bildiğiniz besili iri yarı kocaman ama yiğide baktım farklı ve işte o an hatırladım. Bu inek cinsini orada görmüştüm, uzak diyarlarda, kara derili çadırda yaşayan, hayvanlarını otlaklara süren insanların diyarında. Temas temas diye tutturmuştum ya ahali al sana temas dediler, bizim sütü yağlı bonkör yiğit bir tepikle sahibine geldiği diyarın dilini öğretmiş ya haberimiz yok… Ahalinin arasından gülüşmeler yükseldi. Efendiciğim pek mahir bir şekilde hikayeyi sonlandırmıştı ama sözü bitmemiş gibiydi.
Varsa civarınızda ulemadan birileri tembihleyin, o ineğin mutlaka ziyaretinde bulunup hayır duasını alsınlar, feyzinden nasipdar olurlar belki.
Birkaç memnuniyetsiz yüzün dışında insanların çoğu dinledikleri bu hikayeden ötürü mutluydu. Ayaklandı efendiciğim, güler yüzle aldı benden yazdıklarımı, sarıp çıkınına yerleştirdi sonra da sırtlanıp kapıya yöneldi. Ben de peşinden fırladım, kapıdan çıkmadan durdu ve geri döndü kalabalığa bakıp yine mütebessim bir halde konuştu.
İnanır mısınız bilmem ama demeyi unuttum Shu-jin’
in çıkışında tepemin üstünden bir ejderha geçti ödüm koptu. Neyse onu da başka şehirde anlatırız artık müsaadenizle efendiler keyfiniz daim olsun. Arkasından konuşulanları bilmiyorum ben efendiciğimin yanında yürümeye karar vermiştim öyle de yaptım.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.