7 Ekim sonrası İspanya neden Filistin’i destekliyor sorusuna tarihsel yanıt

7 Ekim 2023 tarihinde Kassam Tugayları’nın şehid kumandanları Muhammed Dayf ve Yahya Sinvar’ın öncülüğünde başlayan “Aksa Tufanı” harekâtı uluslararası siyaset sahnesinde tektonik bir etki uyandırdı. Her aktörün o güne kadar göstermediği farklı bir yüzünü gösterdi; Filistin ve siyonizm konusunda her birini az veya çok “ihsas-ı rey” etmeye mecbur bıraktı. Bu bağlamda ülkemizde insanları en çok etkileyen sahnelerden biri de yakın zamana kadar konforuna düşkün ve uzaklardaki bir Akdeniz ülkesi gibi klişeler dâhilinde tanınan İspanya’nın ateşli Filistin destekçiliği oldu. İspanya’nın İslam İşbirliği Teşkilatı mensubu ülkeleri sollayan hızlı performansı, zihinlerde “güneşin Batı’dan doğduğu”, “Endülüs’ten tevarüs edilen bir asalet”in bu süreci tetiklediği veya sol ideoloji ile vicdani perspektif arasında korelasyon olduğu gibi nakıs ve hatalı kanaatlerin hâkim olmasını sağladı.

Bu minvaldeki kanaatlerin hızlıca kökleşmesinin sebebi, yalnızca ülkemizdeki eleştirel düşünme kültürünün yerleşmemişliğinde ve fikri konformizmde yatmaz. Ülkemizde diğer ülkelerin tarih, kültür ve dilinin öğretimi/öğrenimi genellikle o ülkeye atfedilen önem paralelinde gelişmiş, başlıca önem parametresiyse tarihî-siyasi ilişkiler olmuştur. İspanya ile tarih boyunca kurduğumuz ilişkilerin XVI. yüzyılda sönümlenmiş olması kamuoyunun İspanya’ya dair bilgisini açıklama gücü zayıf klişelere irca etmiştir. Bu sebeple kamuoyunda, geçmişte daha az etkileşim kurulan ve “biz” ile daha az “alakalı” olan nesnelere dair daha isabetsiz kanaatlerin olması da normaldir. “Bilinen”lerin sayısını arttırmak ve İspanya’nın geçmişte ve günümüzde İsrail-Filistin meselesi için yaptıklarını anlamak adına bu yazıda İspanyol yakın tarihinin açıklayıcı olabilecek fragmanlarını yakından inceleyeceğim.
Franco’nun İspanyası’nda (1939-1975) iç bölünme ve dış politika
Modern İspanya’nın sosyolojisinin bu dönemde şekillenmiş olması, İsrail’in 1948’de kurulmuş olması ve Franco’nun izlediği dış politika gibi sebeplerden dolayı İç Savaş ve Franco dönemi, İspanya-İsrail-Arap Dünyası üçgenini anlamak adına es geçilemeyecek bir dayanak noktasıdır. İç Savaş’ını oluşturan gerilimi anlamak için biraz geri gitmek gerekiyor.

XIX. yüzyıl boyunca sekülerleşme ve bu sürece mukavemet mihverinde ilerleyen siyasi hayat ve İkinci İspanyol Cumhuriyeti döneminde seküler cenahın giderek daha fazla radikal sola ve Sovyet tipi komünizm sempatisine kapılması, milliyetçi veya dindar grupların bir temsiliyetinin olmaması toplumda ve özellikle güçlü bir Katolik “esprit de corps”una sahip olan orduda büyük huzursuzluğa yol açmıştır. Ordudaki milliyetçi ve Katolik subayların temsilcisi olan General Franco 1936’da askerî bir darbe gerçekleştirse de ülkenin tamamına hâkim olamamış ve durum 3 yıl sürecek bir iç savaşa evrilmiştir. Sovyetler’den yardım alan ve ateizmi siyasi programlarının başat maddesi sayan sol cumhuriyetçiler yalnız Franco’nun milliyetçi ordusuyla değil kiliseler ve din adamlarıyla “savaşmışlardır”. Kiliseler ateşe verilmiş, azizler mezarlarından çıkarılmış ve kimi istatistiklere göre İç Savaş boyunca her 6 rahipten biri katledilmiştir.

İsrail ve Arap dünyası ile ilişkilere gelirsek, Franco dönemi boyunca İspanya İsrail’i, ideolojik saiklerle, hiçbir zaman resmen tanımadı. Franco’nun 1975’teki ölümünden sonra 1976’da demokratik bir hükûmet tesis edildi. İsrail, demokrasiye geçişten bile 10 yıl sonra, ancak 1986 senesinde tanındı. Bu tanımayışın altında ABD ile dengeli bir ilişki kurulmak istenmesi ve Katolik inancının yoğun şekilde yaşandığı İspanya’da Yahudiler’e karşı kökü Vizigotların Hristiyan inancını kabulüne dek götürülmesi mümkün olan dini mahreçli olumsuz duyguların yattığı söylenebilir. Franco rejiminin Naziler ile II. Dünya Savaşı döneminde kurduğu yakın bağın etkisi de göz ardı edilmemelidir bu bağlamda.
İsrail’in alanını daraltmak, kendi ülkesine yatırım çekmek ve uluslararası tanınırlığını genişletmek isteyen Franco İspanyası Arap ülkeleri ile yakın ilişkiler geliştirdi. Cemal Abdunnasır, Enver Sedat, Saddam Hüseyin gibi liderlerle diplomatik ilişkiler kurdu ve çeşitli anlaşmalar yaptı. Franco'nun Arap Dünyası’na başlıca yardımları olarak 1948 Arap-İsrail Savaşı’nda Araplara silah satışı yapması, İsrail’e ambargo uygulaması, BM gibi uluslararası kuruluşlarda daima Arap ülkeleri lehine oy kullanması, 1973’teki Arap-İsrail Savaşı’nda ülkesindeki Amerikan üslerinin kullanımına izin vermemesi ve Arap Dünyası’yla yoğun iktisadi işbirliği zikredilebilir.
Demokratikleşme dönemi ve siyasetin “Amerikanlaşması”
General Francisco Franco, 1975 yılında hayatını kaybettiğinde arkasında yalnızca İspanyol Mucizesi olarak bilinen ekonomik gelişme ve sınai üretim hamlesini, SEAT'ı, barajları ve otoyolları bırakmadı. XIX. yüzyılda İspanya’yı “bir devlet, iki millet” durumuna sokan liberal-Katolik ayrımı kapatılamadı. İç Savaş’ta kazanılan ezici askerî zafer, 40 yıla yakın süren Franco döneminde İspanyol toplumunun geçmişten gelen yaraları -ister ilaçla ister dağlayarak- sağaltılması suretiyle taçlandırılamadı. Franco’nun bu konudaki girişimlerine rağmen bir halef bırakamaması ve 1976’da Adolfo Suarez’in başbakanlığıyla başlayıp 1978 Anayasası ile rayına oturan demokrasiye geçiş süreci sayesinde artık XX. asrın başlarında dünyada ortaya çıkan klasik sağ ve klasik sol anlayışları İspanya’da büyük oranda geçerliliğini kaybetmişti.
O güne dek dış dünyayla belli prensipler ve ideolojik nasslar paralelinde etkileşim kuran İspanya 80’li yıllara neoliberalizmin, pazar ekonomisinin, detant döneminin ve küreselleşmenin ilk adımlarının gölgesinde girdi. Meşruti monarşi muhafaza edilse de kraliyet ailesi, ideolojik olarak demokratik-liberal-küreseleşmeci değer manzumesine hizalandı. Amerikan siyasi ve kültürel hegemonyasına karşı bir istinat duvarının kalmamış olması ve hem İspanya’nın hem ABD’nin Batı ülkesi olmasından dolayı aradaki kültürel mesafenin görece az olması, Amerikanvari bir siyaset anlayışının zamanla yerleşmesini kolaylaştırdı.

2010 dolaylarına kadar İspanyol siyasetinde “merkez” eğilimler hâkim oldu. Son 10 küsur yıldaysa İspanyol siyaseti farklı bir çehreye bürünmeye başladı. Günümüzde iktidar partisi olan ve sosyal demokrat eğilimli PSOE (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi) 2004 ve 2011 yılları arasında Başbakan Zapatero önderliğinde iktidardaydı. Ancak partide sosyal demokrasi ve merkez sol temayülü baskındı. Küreselleşmenin iyice ivmelenmesi Amerika’daki iki partili sistemin kökleşmesini sağladı. Merkez sağ Partido Popular’ın (Halk Partisi) popülaritesi, 2013’te kurulan “radikal” sağcı VOX Partisi karşısında önemli ölçüde azaldı. PSOE lideri Mariano Rajoy’dan liderliği devralan mevcut Başbakan Pedro Sanchez döneminde PSOE de sosyal demokrasi yahut merkez sol gibi konumlardan iyiden iyiye aşırı/radikal sol addedilebilecek bir konuma geçti. PSOE, Amerika’daki Demokrat Parti’nin “woke” tezlerini terennüm etmeye ve eski kafalı bir solcunun burjuva dekadansı olarak kınayacağı LGBT, feminizm, kürtaj, iklim değişikliği, kitlesel göç destekçiliği gibi meseleleri asli ajandası edinmeye başladı. Diğer yandan VOX da Amerika’dan Avrupa’ya yayılan ve klasik sağın toplumsal düzene dair fikirleri yerine göçmen/mülteci karşıtlığı, ırk odaklı politika, sloganik düzeyde performatif bir dindarlıkla ifade bulan Amerikan usulü “alternatif sağ”a yakınlaştı.
Sonuç yahut günümüze bakış

Amerikan iki partili sisteminin adı konmaksızın sessiz sedasız kökleşmesi, değerler üzerinden performatif söz dalaşları geliştirme ve büyük yapının sorunlarına nüfuz etmeden kimlik ve değer setlerinin etrafında dönme davranışının da ithal edilmesine vesile oldu. Amerikan kamuoyunun meselelerinin Amerikan tarzıyla konuşulması yaygın bir tavır hâlini aldı. Oyun değiştiren hamleler planlamak yerine birbiriyle iç siyaset sahnesinde dalaşma tavrının oturmasında bir başka saik de Franco döneminden -ve hatta daha da derinlerden gelen- sağaltılmak yerine yen içinde çürüyen “iki millet bir devlet” yarası idi.

İspanya’nın iç yaralarının ve yakın tarih dönüşümünün yanı sıra, Filistin Direnişi’nin Hamas’ın ve İzzeddin el Kassam Tugayları’nın kuruluşundan önce, Filistin Kurtuluş Örgütü yahut Filistin Halk Kurtuluş Cephesi gibi sol/sosyalist örgütlerin öncülüğünde sürmekte olduğu için sosyalizm aracılığıyla dünyaya yayılmıştır. Bu sebeple halk arasında/siyaset sahnesinde sol geleneğin azımsanamayacak güçlü payı olan İspanya’nın yanı sıra İtalya, Yunanistan, İrlanda gibi ülkelerde de Filistin tarafının tutulması bir “değer” hâlini almıştır, zira Filistin Solu’nun oluşumu dekolonizasyon süreciyle aşağı yukarı yakın tarihlere tesadüf etmesi, İsrail’in mezkûr ülkelerde Nazi pratikleriyle hareket eden kolonyal bir devlet olarak alımlanmasını hızlandırmıştır. Fakat bu “destek” tavrı farazi bir değer, performatif bir söylem raddesini çoğunlukla aşmamıştır. Nitekim belki İtalya ve Yunanistan hariç tutulursa en ateşli Filistin yanlısı tepkilerin uzun yıllardır Filistin’e en uzak olan İrlanda, Kolombiya, Venezuela ve İspanya gibi ülkelerden gelmesi dikkate şayandır. Özellikle Latin Amerika solunun Kurtuluş Teolojisi paralelinde Hz. İsa’yı “Filistinli” ve “İlk Komünist” olarak idrak etmesi de bu bağlamda önemlidir.


Franco devrinden itibaren Arap Dünyası’yla iyi ilişki kurulması İspanya’nın yerleşik bir dış politika geleneği olarak kökleştiği gibi solun iktidarda olması ve iki partili sistemde Filistin desteğinin sola geçmesi Filistin yanlılığında bir süreklilik sağlamış, yukarıda zikredilen gelenekleşmeyse toplumda Filistin’i destekleme davranışı için bir temel oluşmasını sağlamıştır. Ancak bu noktada, 7 Ekim sonrasında İspanya’nın desteğini daha önce görülmemiş derecede arttırmasından hareketle iktidarı etrafında huzursuzluklar ve şiddetli yolsuzluk iddiaları dönen Pedro Sanchez’in bu davranış örüntüsünden kendi siyasi hayatını kurtarmak için istifade ediyor olmasının güçlü bir ihtimal olduğu da unutulmamalıdır.

*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.