Mustafa Koç Revnakoğlu’nun İstanbul’unu anlattı

Mustafa Koç ile ömrünü şehrin kültürel hafızasını kayıt altına almaya adamış Cemaleddin Server Revnakoğlu’nun önemini, geçtiğimiz ay Ketebe Yayınları aracılığıyla yayımlanan Revnakoğlu’un İstanbul’u adlı eserin anlamını ve İstanbul’un değişen/değiştirilen yüzünü konuştuk.
Revnakoğlu kimdir?
Revnakoğlu’na kadar ve (iddialı bir şekilde) Revnakoğlu’ndan bugüne kadar şehri kaleme alanlar ya şehrin münhasıran bir cephesinde derinleştiler ya da şehri daha sathi, daha müphem, daha umumi hatlarıyla dile getirdiler. Bir şehir, münhasıran mevzumuz İstanbul ise, nihayetsiz cephelerden mürekkep ve müteşekkildir. Bu sayısız cüzden mürekkep bir şehri ele alan kalem, işlendiği metin, bu cephelerin tamamını istiap edemedi bugüne kadar. Çünkü bu şehri yazan belli bir iklimden, belli bir disiplinden, belli bir perspektiften geliyordu. İnsanın dimağı, hâkim olmadığı mevzularda gölgelenir. İddialı bir ifadeyle körleşir. Oysa bir şehir, birbirinin içine geçmiş arabesk gibidir. İnsan; ıstırabıyla, melaliyle, neşesiyle insandır. Cemiyet de; mahalle muhitiyle, esnaf teşkilatıyla, devlet aygıtıyla, sıhhi zümreleriyle, ilmi hayatıyla cemiyettir ve bu cemiyeti inşa eden kıymetler malzemesi ise kademe kademedir. Bütün bunlara muttali olmak, bütün bunlara nüfuz etmek ancak bunu ele alan şahsın nüfuzu, istiabı, istidadı, liyakati kadar olabilirdi.

Her vadide, terakkiniz nispetince şehri kavrayabilirsiniz.
Evet, ilminiz ziyadeleşirse, o ziyadeleşme nispetinde şehri okursunuz. İrfanınız ziyadeleşirse, İstanbul’u irfanınız kadar idrak edersiniz. Sadece hattatsanız İstanbul size hattatlar şehridir; İstanbul, hat metinlerinden ibarettir. Revnakoğlu emsallerinden, akranlarından, eski tabirle eslafından ve ahlafından, bilhassa bu cihetten ayrıldı. O, şehrin sayısız cüzlerden mürekkep bir kül olduğunun idrakindeydi. Bu itibarla hatta mümareseti, musikide dirayeti, sufi muhitlere kundağı âdeta tevhidhanede bağlanmış kadar aşinalığı, ilmi metinlere medrese tahsili görmüş kadar nüfuz edebilmesi, sanatın her bir şubesinde fevkalade bir seviyeye yükselmesi (tiyatro, tuluat, resim ve diğer sanat şubeleri) ve onun yazmalar ve matbu metinlerle beraber binlerce insanın hafızasını devşirebilme kabiliyeti vardı. Şüphesiz bu müktesebat; kül halinde şehri görmemize imkân sağlayacaktı. Fakat bu da kifayet etmezdi. Revnakoğlu bir imtiyaz sahibi olarak bu girift ve derin dünyayı söze, kalıba dökebilecek hem manayı biliyor hem de bu mananın en yüksek seviyede en hassas kelimelerle nasıl kalıba döküleceğini, yani Türkçenin imkânlarını biliyordu. Revnakoğlu, manayı kalıba dökebilen bir adamdı. Revnakoğlu da binlercesi gibi, binlerce insanın gelip geçtiği o İstanbul’u seyretti. Kimi dilber cemali seyreder gibi seyretti; önünden geçip gitti zaman ve şehir. Kimi bütün bir güzelliğe, bir âmâ perspektifiyle kör baktı; görmedi, geçti gitti. Kimi, aslında bundan ancak bir veçheyi, dedim ya bir cepheyi gördü; geldi, geçti gitti. Revnakoğlu, şehrin umumi ve hususi renklerini tabloya dökmek için kendisini köreltecek taassuptan büsbütün uzak düştü. Taassup kiri ve lekesi onun zihnini kirletmedi. O, Cumhuriyet’i inşa eden kadrolarla da temas kurdu. Osmanlı’nın yüksek simalarıyla hemhal oldu. Eser yazmış, divan vücuda getirmiş, çığır açmış edebî, dinî karakterlerle oturup kalkmış, onlara değer arz etmiş, onlardan değer görmüştü. Bu, bir seviyeyi gerektiriyordu.
Kitapta da genişçe yer verdiğiniz Revnakoğlu’nun muhitinden biraz bahsedebilir misiniz?
Osmanlı’nın çözülüşü, ilmin son yüksek simalarını da bir şekilde bırakarak gerçekleşti. Osmanlı çekilirken arkasında görkemli isimler bıraktı ve bunlar Cumhuriyet’e intikal ettiler. İki devri yaşayan adam Revnakoğlu, Âkif’i gördü. Mehmed Âkif Ersoy’dan bahsediyorum. Onu gördü, onu bildi, onu tanıdı, anlamını fark etti. Revnakoğlu, Mehmed Âkif Ersoy’un son nefesinde ve son demlerinde hep yanında oldu. Onunla ilgili yazılar yazdı. Onun davasını sırtlandı. Revnakoğlu aslında daha da ileri gitti.

Nasıl hocam?
Fatih Camiî Şerîfi’nin kırk yıllık baş imamı Arap Hoca, (Rasim Efendi’den bahsediyorum) Âkif’in hocasıydı. Onunla da hukuk kurdu. Tâhirü’l-Mevlevî’yle düştü kalktı. Mütemadiyen onu ziyaret etti. Onu yazdı. Oradan kalktı, dört yüze yakın İstanbul tekkesinin belki binlere varan şeyhleriyle oturdu kalktı. Rengârenkti bunlar. Kimi esnaftı, kimi devlette memurdu, kimi büsbütün kendisini ilme tahsis etmişti. Bu insanlar; cemiyet inşa edenlerdi. Bu insanlar; İstanbul insanını var eden, ona suret, o surete siret yükleyen varlıklardı. Onlar Revnakoğlu’na konuştular, Revnakoğlu onları bize takdim etti. Camide kimse müezzinleri yazmamıştı İstanbul’da. Ama o, kurraları da yazdı. İstanbul’un son karilerini, kurralarını yazdı. Miraciye okuyanlarını yazdı. Nevbecileri yazdı. İstanbul’un bütün zakirlerine aşina oldu, dost oldu. Onlarla beraber zikir halkasına girdi. İstanbul’un zakirlerini yazdı. İstanbul’un son musikisi bestelenirken orada yer aldı. Güfteleri duydu; güfte, sese dönüşürken onu işitti. Bütün bir repertuarı, ahir zaman repertuarını isim isim kaydetti.
Peki, Revnakoğlu’nun düşünce dünyasını özellikle etkileyen isimler kimlerdi? Kitapta da bahsediyorsunuz bazı özel isimlerden.
Reynakoğlu’nu inşa eden isimler, İstanbul’u inşa eden isimlerdi. İstanbul’u ne inşa etmişti? Saray inşa etmişti. Sarayın olduğu yer, payitahttı. Devlet adabı, devlet ricali ve bürokrasi… Revnakoğlu da bu bürokratların, rical-i devletin, konak hayatının içinde bin yıllık irfanı, geleneği taşıyan insanlarla düştü kalktı. Revnakoğlu’nu biraz da bunlar inşa etti. Yani, birincisi bürokrasi; bürokratik şahsiyetler, paşalar, kazaskerler, kadılar. İkincisi; İstanbul’u inşa eden şey tekke terbiyesiydi. Tekke terbiyesi mühimdi. Revnakoğlu tekke terbiyesinden geçti.

Bunlar da hep anne ve babası aracılığıyla oldu galiba?
O hususa da geleceğim. Yani Revnakoğlu’nu diğerlerinden, diğer İstanbul’u çalışanlardan ayıran bir cihet de bu. Revnakoğlu, mabedi içeriden hep yazdı. Mabedi de bir metafor olarak söylüyorum. Diğerlerini de büsbütün inkâr ederek demiyorum ama Revnakoğlu saltanatlı bir kanatlanıştır. Üçüncüsü, İstanbul’u inşa eden şey medreseydi; dinî hayat. Dedim ya, Elmalılı Hamdi Yazır’la oturup kalkan, Ömer Nasuhi Bilmen’in rahlesinin önünde diz çöken, Kâmil Miras Tecrîd-i Sarîh’i kalem alırken onun yanında bulunan adamdı.
Sorunuza gelelim, aile muhitine. Bu aile muhiti; babası Server Bey, posta-telgraf nezarethanesinde yüksek seviyeli bir memurdu ve geniş bir muhite malikti. Annesi de saraydan çerağ edilmiş bir hanımdı, hazinedar usta, Revnak Hanım. Aile muhiti, mahalle muhiti, şehir muhiti içerisinde Revnakoğlu, namütenahi bir network’e malikti. Bütün bunları, İstanbul’a dönüştürmeyi başarabildi. Bütün bir muhit onu inşa etti, Revnakoğlu’nu. O da kendisini inşa eden her bir cüzü binlerce kâğıda döktü. Tamamen perakende, bazen insicamsız ama yazdı. Bunu yaparken manevi unsurları, manevi envanteri kaleme alırken maddi unsurlardan azade durmadı. O, imkânlarını zorlayarak sahip çıktı ve sahip çıkmakta da iktifa etmedi, kayda geçti. Dolayısıyla hem maddi servet hem manevi servet Revnakoğlu’nun hassasiyetinin sınırlarını tayin ediyordu. Bu itibarla, bu sınırlar: Sınırsızdır, samimidir. Bir unvan, bir titr, bir kariyer, bir karizma için ömür sermayesini tüketmiş zamane ve bize benzeyen insanlardan değildi o. O; manayı bulmak için Selçukludan Osmanlı’ya intikal eden Yunus’u, beste beste, güfte güfte, tevhid meydanlarından tesvir eden adamdır. Revnakoğlu; Karagöz ve Hacivat’ın Bursa’da mezarını arayıp bulandır. İstanbul’daki halk evlerinde, modern tiyatronun gelişiyle tahkir edilen Karagöz’ü ve Ortaoyun’u taze tutmak için gençlere ders veren adamdır. İstanbul’un geçip giden kabadayılarının, tulumbacılarının, ince sazların, fasılların, hanendelerin vücut bulduğu kıraathanelerin; harabati tekkelerinin, Bektaşilerin ve bütün İstanbul topografyasını Karadeniz’e, Çatalca’ya kadar karış karış koklayan, okuyan, derleyen, yazar adamdır Revnakoğlu’dur.
Revnakoğlu için Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminin önemli bir figürü demiştik. Peki, Revnakoğlu bu dönemi nasıl algılıyordu?
Osmanlı’da ilk mektebi okudu. Revnakoğlu’nun ortaokul ve ilk mektep devresi Osmanlı’da geçti. Arap harfleriyle yazmaya başladı; Arap harfli Türkçe yazıyordu. Yazı inkılabı geçmişe karşı çekilen bir duvardı. O, bunun farkındaydı. Son nefesine kadar eski yazıyla yazmaktan geri durmadı. Dilde Osmanlı Türkçesinden intikal edenlere karşı yapılan mücadeleye asla iştirak etmedi, onlara da karşı koydu. İlk ergenlik yılları, varlık-yokluk arasında devletin boğuştuğu bir döneme tekabül eder. Kaotik bir dönem. Bu dönemi hissetti ama bir an bile reddi miras yapmadı, maziyi inkâr etmedi. Böyle bir teşebbüs içinde yer almadı. Evet, müsamahası kalendermeşrepliği her dünyayı da içine alacak kadar büyüktü. Revnakoğlu’nda bir kopuş yoktu. Çünkü o, daha önce bahsettiğim kıymetler malzemesini sonuna kadar muhafaza etti. Revnakoğlu, muhafaza etmek de iktifa etmedi. Onları müdafaa etti.

Âkif’i müdafaa eden bir kalem sonuçta…
Âkif’i müdafaa eden bir kalemin yeni dünya düzeni içerisindeki kavgası şüphesiz Âkif kadar sert değildi. Revnakoğlu, Mezarlıklar Müdürlüğü’nde mütevazı bir memurdu. Matbuat, sonuna kadar kendisine açık değildi. İktisadi cephesi de buna müsait değildi. Fakat onun değerleri; maziye ve mazinin kıymetlerine sahip olduğunu anlatır. Onu var eden, hayatımızdan parça parça maziden taşınan kıymetlerin tasfiyesi. Onun en büyük melali, neşeye dönemeyen ıstırabıydı. Bunu, onun her satırında, bu kitaptaki her satırda bulabiliriz. Fakat yeni rejimin maziye karşı sert tutumunda Revnakoğlu’nu sinmiş biçimde görmeyiz ve bulmayız. O; en sıkıntılı zamanlarda, zaman zaman neşir kisvesine büründürdüğü makalelerde, tekke muhitini anlatmaktan geri durmaz ve tekkeye, tekkelilere yapılan saldırıları da tasvip etmez. Din ilimlerinin otoriter isimleriyle yan yana görünmekten kaçınmaz. Her halükârda cehaletin sırıtmasına da tahammül etmez. Fakat herkesi, bütün bir şehri içine alan bir metni kaleme alacaksa, kuru kavganın içine girmenin de manasızlığını bilir. Kuru bir kavga… Sebepleri sorgular ve neticeleri kınamaktan vazgeçer. Asıl hikâye sebeplerdir. Revnakoğlu için de aslolan İstanbul sermayesiydi. Yeni düzenle kavgası mana üzerinden yürüdü, ideolojik zeminde yürümedi.
Revnakoğlu ömrü boyunca notlar tutmuş, belge ve bilgileri kayıt altına almıştı. Siz onun bu yönünü, arşivciliğini nasıl değerlendiriyorsunuz? Çalışmanız sırasında onun bu yönüne dair ilginç şeylerle karşılaştınız mı?
Revnakoğlu, zirvesinden hiç düşmeyen bir seviye. Öncelikle bunu gördüm. Çalıştığım yıllar boyunca bunu fark ettim. İkincisi; insanlar nadiren orijinal şeyler bulup yazar, mütebakisi diğer eserlerden iktibastır. Revnakoğlu’nda bu aksi istikametteydi. Hep taze kaldı. Tazeliği de, zirvesinden hiç kopuş göstermedi. Üçüncüsü; alışamadım Revnakoğlu’na. Çünkü her defasında bende heyecan uyandırdı. Yeni bir fikir, yeni bir malumat, yeni bir perspektif, yeni bir şey. Çalışmış ve bulmuştu bütün bunları. Çoğumuzun ihmal ettiği bilgiyi kaynağından derlerken hafızada tutma ataletine ve tembelliğine düşmedi o. O an elinde ne bulduysa kâğıt namına ona yazdı; her türlü kâğıda, yazılı kâğıda, yazısız kâğıda. Binlerce insanın yanında ya da mekânlarındayken o anda dediklerini çala kalem, eski yazıyla, hızlı notlar alırdı. Sürekli not alan bir adamdı, sürekli. Revnakoğlu, mananın sadırda değil satırda kalacağını bilenlerdendi. Bunların mühim bir kısmını bir kompozisyona dökemedi ama kompozisyona dökebildikleri de vardı. Revnakoğlu, kitapta gördüğümüz hiçbir şeyi bir üst başlık altında toplamadı. Dağınık bir aşçıydı. Herhalde günün birinde bunu yapmayı düşünüyordu. O günün biri hiç gelmedi. Ama 370-400 (yuvarlıyorum bazen) dosya, klasörler günümüze gelebildi. Gelemeyenleri bilmiyoruz.
Şimdi hikâyenin başlangıcına gidelim. Mustafa Koç’un Revnakoğlu ile yolu ilk nasıl kesişti?
Revnakoğlu ismini ilk defa Müfit Yüksel’den duymuştum yıllar önce. Müfit, bazen Galata Mevlevihanesi’ne gider, Revnakoğlu dosyalarına bakardı. Bazen Revnakoğlu dosyalarından notlar alır, onları meclislerde bizimle paylaşırdı. Revnakoğlu’nun yazılarını gösterirdi. Okunması zordu, bazı yazıları cidden sıkıntılı bir imlaya malik Revnakoğlu’nun. Böyle böyle, ilk defa kar suyu, ilk nüve, Müfit’in fısıldamalarıyla başladı. Galata Mevlevihanesi’ndeki Revnakoğlu Koleksiyonu’nun -Nevzat Bey’in müdürlüğü sırasında- Süleymaniye Kütüphanesi’ne intikal edişiyle dosyaları görebilme ve yakından inceleme imkânı buldum.
Peki, Revnakoğlu’nun İstanbul’u kitabını yazma fikri nasıl ortaya çıktı?
Notları okuyunca notlar beni içine çekiyor, içine çektikçe zevkim artıyor, zevkim arttıkça “Niçin bunlar neşir kisvesine bürünmesin?” diye soruyordum. Bir de zordu Revnakoğlu. Bir Kaf Dağı gibiydi. Ben de tırmanmayı seviyorum.

Daha önce beş bugün ise sekiz ciltlik büyük bir külliyat ortaya çıktı. Bu hacimli eserin hazırlık aşamasında neler yaşadınız?
Hiç bitmeyen bir ıstırap, sadece ıstırap... Önce metni okumak, okuyabilmek. Metni, bu dağınık metinleri, notları, insicamı, kompozisyona, tashihe, sağlamaya tâbi tutmak. Şehre, sokağa, sokaklara, manalara göre tasnif etmek. İlmin tarifini yapan kudemadan bazıları “İlim tasniften ibarettir.” diyordu. Bunu sahneye çıkarmak, onu giydirmek, kopukluklar arasında bağlantıları kurmak bu işin zor kısmıydı. İşin daha da zor kısmı; Revnakoğlu’nun yazdıklarıyla bugüne kalanların yüzleşmesini sağlamaktı. Ne gitti ne kaldı; sokak sokak, mekân mekân Revnakoğlu’nun izini takip etmek. Bu, çalışmanın ince hastalık kısmıydı. Acıtan kısmıydı. Yoran kısmıydı. İstanbul’u tek tek diriltip gömen adamın dirilttikleriyle konuştuk ve o gömdüklerinin mezar taşlarının başındaki son telkinleri biz yaptık. Zor olan kısım buydu. İstanbul’da neyi kaybettiğimizin acısını çekeceksek; önce neye sahip olduğumuzu bilmeliydik. Revnakoğlu, kaybettiğimiz şeyin ne olduğunu bize gösterdi.
Revnakoğlu’nun İstanbul’u adlı eser okuyucuya neler sunuyor? Daha önce yayımlanan Fatih ciltlerinden farklı olarak bizleri neler bekliyor?
Fatih, yeniden bir Fatih. Derinlemesine Eyüp, duvağı açılan bir Kasımpaşa, büsbütün Müslüman olan bir Beyoğlu, mana cephesinden Boğaziçi, tekke tekke Üsküdar: Büyük İstanbul. Fatih cildinde mikro İstanbul vardı, bunda makro İstanbul var.
Peki ömrünü İstanbul’a adayan birinin hayatı ve notlarıyla hemhal olan Mustafa Koç için İstanbul ne anlam ifade ediyor?
An itibariyle mi?
Evet.
Ölü seviciliği…
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.