Serpil Kırel Yeşilçam’ın altın çağını anlattı

Serpil Kırel, VakıfBank Kültür Yayınları etiketiyle yayımlanan Yeşilçam Öykü Sineması isimli çalışması üzerinden Yeşilçam’ın altın çağını, toplumsal dönüşümleri ve seyir kültürü ekseninde yeniden değerlendiriyor. Yeşilçam’a ışık tutan bu kitabın ardından Kırel ile Yeşilçam’ı konuştuk.
Yeşilçam’la kişisel ilişkiniz nasıl başladı?
Popüler sinema ve Yeşilçam hepimizi “yakalamayı” iyi biliyor. Altmışlardaki Yeşilçam’ın “altın yıllar”ı anne ve babamın kuşağına rastlıyor. O kuşak için ‘sinemaya gitmek’ gündelik hayatın olmazsa olmazı. Benim kuşağımsa yetmişli yılların ortalarında televizyonun evlere girdiği döneme tanık oldu. Bu nedenle kişisel sinema deneyimim salonlardan uzaklaşılan, beyazperdeden beyaz cama geçilen krizli bir döneme rastlıyor. Sinemaya duyduğum ilgi alana akademik olarak dahil olduğum süreçle devam etti. Yeşilçam kendine özgü bir sinema pratiği ve dönemin toplumsal dinamiklerini gösteren verimli bir kültürel repertuvar.
Bu kitabın yazılış sürecinden söz edebilir misiniz?
Yeşilçam Öykü Sineması ilk defa 2005 yılında basılmıştı, şimdi gözden geçirilmiş ikinci baskısı yapıldı. Kitabı kaleme alırken hedefim Yeşilçam sinemasını kültürel çalışmalar perspektifiyle bütünlüklü olarak ortaya koymaktı. Bu nedenle kitapta altmışlı yıllar, dönemsel dinamikleri, üreticileri, seyircisi, gündelik yaşamı ve sinemasal ortamıyla birlikte değerlendiriliyor. Yeşilçam’a katkıda bulunan senaryo yazarı, yönetmen ve sinema üreticilerinin deneyimlerine de yer açarak çok sesli bir metin kurmak istedim.

Kitapta 1960’lar, “Türkiye’de popüler sinemanın ‘altın çağı’” olarak adlandırılıyor. 1960’lar sinemamız için neden özeldi?
Altmışlı yıllar Türkiye’de popüler sinemanın doruk noktası. Bu dönemde alanda büyük bir hareketlilik var. Sinema salonları, seyirci sayısı ve üretilen film sayısı artıyor. Oluşan talebi karşılamak isteyen Yeşilçam’ın kapısı da yetenekli olan herkese açık. Ayrıca 1960’larda sinema, aileler ve kadınlar için ekonomik olarak erişilebilen geniş ölçekli bir “halk eğlencesi” olabilmiş.
Reklam
1960’lar Türkiyesi’nin toplumsal yapısı, Yeşilçam hikâyelerini nasıl şekillendirdi?
Altmışlar iç ve dış göç nedeniyle hareketli bir nüfus yapısının ve hızlı toplumsal değişimlerin olduğu yıllar. Dönemin popüler kültür ortamında radyonun ve sözlü kültürün egemenliği, plak ve gazino geleneği devam ediyor. Gazinolar kadın matineleri dışında erişilebilirliği daha sınırlı yerlerken sinema salonları çoğunluğun eğlence ihtiyacının karşılandığı mekânlar. Seyirci için radyodan, plaklardan dinlenen sesleri sinemada “görebilmek” heyecan uyandırıyor. Bu nedenle filmsel anlatılarda gazino sahnelerine, şarkıcı olarak sınıf atlayabilen karakterlere ve popüler şarkılara yer veriliyor. Dışarıdaki yaşantı hızla değişirken toplumsal kaygılar ve arzular da farklılaşıyor. Yeşilçam bu duruma paralel biçimde sınıf atlamanın ve bir çırpıda modern/kentli olmanın mümkün olabileceğini anlatan fantaziler kuruyor. Seyircinin isteği ve beklentisiyle senaryo yazarlarına ısmarlanan öykülerde basmakalıp tekrarlar kaçınılmazlaşıyor. Yeşilçam filmlerinin gerçeklikten kopuk üretiminde yer yer sansür uygulamalarıyla devletin etkisi olduğu da göz ardı edilmemeli.

Yeşilçam filmlerinin temsil düzlemindeki ortak ve sorunlu özellikleri nelerdir?
Yeşilçam’ı yorumlarken bu çok dinamikli yapıda üretilen filmlerin temsil düzlemindeki ortak özellikleri dikkat çekiyor. Ayrıksı örneklere rağmen Yeşilçam filmleri eril ve cinsiyetçi bir dünya kurgusunu yeniden ürettikleri ve şiddeti meşrulaştırdıkları için sorunlu metinler. Ayrıca Yeşilçam filmlerindeki herkesi kapsayamayan “biz” kurgusunun ötekileştirici ve ayrımcı tavrı da hatırlanmalı. Yeşilçam -Hollywood’da da olduğu gibi- klasik anlatının kadın bedenini nesneleştiren eril bakışını sürdüren, ezilenden değil egemenden yana konum alan bir sinema. Bu örüntüye tüm popüler sinemalarda rastlamak mümkün.
Yeşilçam’ın kendine özgü dinamikleri nelerdi?
Yeşilçam her şeyden önce kalıcı sermayesi olmayan, devlet tarafından desteklenmeyen ve kendi kaynaklarıyla üretim yapan, bu nedenle de kırılgan, seyircisinin ilgisine bağımlı bir özel sermaye oluşumu. Bu durum Yeşilçam’ı günün getirdiği değişimlerden çabuk etkilenen bir üretim refleksine mecbur ediyor. Yeşilçam’ın kendine has üretim anlayışı, yapımcı/prodüktör profili, sinemayı usta-çırak ilişkisi içinde yaparak öğrenmiş bir kuşağa sahip olduğu da buna eklenebilir. Ayrıca yasal açıdan güvencesiz biçimde çalışmasına karşın sinemayı çok seven bir kuşağın özverisi ile var olan ve rekabetin çok yoğun olduğu acımasız bir piyasa ortamı.

1990’ların ikinci yarısı ile 2000’lerin başında, Yeşilçam sinemasına yönelik küçümseme ve beğenmeme eğilimi de vardı. Sizce bu yaklaşımın arkasında hangi nedenler olabilir?
Diğer popüler sinemalar gibi Yeşilçam’ın da içinde üretildiği bağlam ve koşullar çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir. Dolayısıyla altmışlı yıllardaki güncel gereksinimler içinde seyircinin Yeşilçam ile kurduğu bağ ve filmler aracılığıyla ortaya çıkan duygulanımlar farklı. Sonraki kuşaklar “eski” filmlere güncelliğinden sıyrılmış, teknolojik olarak ve seyir biçimi açısından uzak bir yerden baktıklarından küçümseyebiliyorlar. Kuşkusuz dönemin kendine has bir seslenişi, dublaj tınısı, beden dili ve konuşma biçimi var. Öykülerin anlatım stratejisi, hissediş, yaşayış ve beklenti farklı. Öte yandan bugünün yabancılaştırıcı, dağıtıcı, savurucu, tekinsiz yaşamına Yeşilçam’ın “tanıdık” dünyası ve duyguları halen iyi gelebiliyor.
Reklam
Yeşilçam filmlerinin seyirciyle kurduğu güçlü duygusal bağın sırrı sizce ne?
Yeşilçam, seyircisi ile bağını sıkı tutmaya özen gösteren bir sinema. Gişe kaygısı nedeniyle seyircinin hoşuna gidecek anlatısal formüller üretmekle meşgul. Ayrıca o yıllarda filmlerin sinema salonlarında birlikte seyredilmesinin yarattığı durum da hatırlanmalı. Benzer sosyal statü, sınıf ve kültürel çevreye ait insanların bir araya geldiği sinema salonlarında ortak duygular ve paylaşımlarda birleşilebiliyor. Sinemaya gitmek sadece film seyretmek değil, sosyal yanı ağır basan bir ritüel. Seyirciler sinemada, devasa beyazperdede yıldızlarla karşılaşıp anlatılan öyküye kendilerini “kaptırabilecekleri” ayrıcalıklı bir zaman geçirebiliyor. Toplumsal olarak da göçün, modernleşme kaygılarının, değişen yaşam koşullarının huzursuz edici ortamından sinemaya “sığınmak” bir kaçış deneyimi!
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.