Tolga Yıldız dikkat krizinin nedenlerini anlattı

Akademisyen Tolga Yıldız ile yeni kitabı Dikkat Ya Da İrade Krizi özelinde “dikkat hakkı” fikrini, “irade” söyleminin ortaya çıkardığı yapısal sorunları ve sosyal medyanın dikkatimiz üzerindeki etkilerini konuştuk...
Modern insanın dikkat sorununu “irade eksikliği” üzerinden okumak sizce neyi gizliyor?
En başta düzeni gizliyor. İçinde yaşadığımız devrin yapısını gizliyor. İrade dili çok kullanışlı bir dil. Çünkü sorunu içeriye taşıyor. “Toparlan, odaklan, kendine gel.” dediğiniz anda tarih sahneden çekiliyor. Ekonomi çekiliyor. Platformlar çekiliyor. Çalışma rejimi çekiliyor. Geriye sanki kendi zihnini yönetemeyen kusurlu bir birey kalıyor.
Yani mesele bireyin kendisine yıkılıyor...
Tabii. Oysa bugünün dikkat krizi, tek tek insanların zayıflığıyla açıklanamaz. Bu kadar kitlesel bir dağılma varsa, orada yapısal bir mesele vardır. Bence gizlenen şey tam da bu: Dikkatin artık bir hayat zemini değil, bir çıkar alanı haline gelmiş olması. İnsan yoruluyor, parçalanıyor, bölünüyor. Sonra bir de ahlaken suçlanıyor. İrade söylemi çoğu zaman bu ikinci ceza.
Peki bireysel odaklanma dediğimiz “şey...” yani odaklanma tek başına gelişebilen bir şey mi? Ya da şöyle sorayım: Ortak dikkat olmadan bireysel odaklanma gelişemez mi? Bugünün çocukları ve yetişkinleri bu açıdan nasıl bir risk altında?
Bireysel odaklanma gökten inmiyor. Bireysel odaklanma önce bir başkasının eşliğinde, refakatinde kuruluyor.
Nasıl yani?
Şöyle ki, bir bebek düşün. Dünyaya tek başına bakmayı öncelikle “yalnız” öğrenmiyor. Bir yüzle, bir sesle, bir parmakla, bir bekleyişle öğreniyor. Biri ona “Bak.” diyor. O da bakıyor. Sonra o bakış zamanla iç sesle tekrar sahneleniyor. Yani insanın kendi başına dikkat edebilmesi, daha önce biriyle birlikte dikkat etmiş olmasına bağlı. Buradaki mesele sadece gelişimsel değil, ontolojik de. İnsan, dünyaya tekil bir göz olarak değil, paylaşılan bir bakışın içinden giriyor.
Reklam

Fakat son yıllarda hem Türkiye hem dünyada yaşanan birçok olayda bu “birliktelikte” bir kopuş olduğunu görüyoruz. En azından ben öyle düşünüyorum...
Evet, öyle. Aslında bugünkü temel risk şu: çocuklar da yetişkinler de eşlik kaybı yaşıyor. Çok uyarana maruz kalıyoruz ama az kişiyle gerçekten birlikte bakıyoruz. Bu, dikkat yitiminden önce ilişki yitimidir. Ortaklık çözülünce zihin de savruluyor.
Sosyal medyaya gelelim hocam. Sosyal medya platformları dikkatimizi gerçekten “çalıyor” mu, yoksa zaten zayıflamış bir zemini mi kullanıyor?
“Çalıyor.” demek doğru ama eksik. Çünkü çalınan şey zaten sahipsiz bırakılmış durumda. Platformlar boşluğa yerleşmiyor. Çatlamış bir toplumsal zemine yerleşiyor.
Yani mesele sadece teknoloji değil...
Kesinlikle değil. Aile ritimleri zayıflamış, okul parçalanmış, kamusal alan daralmış, dostluk bile çoğu zaman hız rejimine teslim olmuş. Böyle bir zeminde sosyal medya yalnızca dikkatlerimizi yönetmiyor, dikkat için son sığınak gibi de görünüyor.
Bir yandan da o zaafları kullanıyor...
Evet, bu yüzden meselenin bir yanı teknoloji, bir yanı da ortak dünyanın çöküşü. Platformlar bizim zaaflarımızı kullanıyor, evet. Ama o zaaflar da doğadan gelmiyor. Tarih tarafından üretiliyor. Neoliberal çağ insanı önce yalnızlaştırıyor, sonra o yalnızlığın üzerine görünürlük pazarını kuruyor. Dikkat burada sadece bölünmüyor. Yönlendiriliyor, ölçülüyor, satılıyor, yeniden paketleniyor.
Dijital detoks meselesi... Herkes öneriyor ama kimse uzun vadede fayda görmüyor gibi. Neden?
Çünkü mesele cihaz değil, o cihazın etrafındaki hayatın kuruluş biçimi.
Yani telefonu bırakınca sorun çözülmüyor...
Hayır tabii ki. İnsan üç gün telefonu bırakınca hakikate dönmüyor. Sadece biraz sessizlik buluyor. Sonra aynı iş temposuna, aynı dağılmış zamana, aynı kaygıya, aynı yalnızlığa dönüyor. Yani dikkatini kemiren dünya yerli yerinde duruyor.
Reklam

Bir tür “vicdan temizleme” diyebiliriz o halde hocam...
Evet, dijital detoks bazen modern bir vicdan temizleme törenine benziyor. Kısa süreli bir arınma hissi veriyor ama yapıyı değiştirmiyor. Oysa dikkat dediğimiz şey, bireysel özdenetim kadar toplumsal düzenle de ilgili. Ne kadar uyuduğunuz, nasıl beslendiğiniz, ne kadar güvende hissettiğiniz, ne kadar eşlik gördüğünüz, ne kadar kesintisiz zamanınız olduğu belirleyici. Sorun hızsa, sadece uygulama silmek yetmez. Sorun piyasa mantığının hayatın her alanına sızmasıysa, çözüm küçük kaçışlar değil, birlikte başka ritimler kurmak.
Mahalle, okul, meydan… Bunların kaybı çok konuşuluyor. Peki bunların dikkatle ilişkisi ne? Dikkatimizi nasıl etkilediler?
Çok temel bir şeyi kaybettik: Aynı dünyada hep beraber durma hissini. Mahalle, okul, meydan… Bunlar sadece fiziksel mekân değildi. Ortak dikkat sahneleriydi. Aynı şeye bakmayı, aynı şeyi ciddiye almayı, aynı olay karşısında durup düşünmeyi mümkün kılan alanlardı. İnsan oralarda sadece başkalarıyla karşılaşmazdı, başkalarıyla bir dünya paylaşırdı. Şimdi bu sahneler zayıfladıkça dikkat kişisel kabinlere çekildi.
Herkes kendi ekranına yani...
Evet, herkes kendi akışında, kendi ekranında, kendi yankı odasında. Böyle olunca dikkat de bir kamusal bağ olmaktan çıkıp bireysel bir mücadeleye dönüşüyor. Oysa dikkat hayli müşterek bir eylemdir. Bir toplum, neye birlikte bakıyorsa odur. Birlikte bakma kapasitesi aşındığında, sadece odak süremiz değil, ortak gerçeklik duygumuz da aşınıyor.

Ortak dikkat/gerçeklik kaybı yalnızlıkla da alakalı galiba...
Çok güçlü bağlantı var. Yalnızlık çoğu zaman yanlış tarif ediliyor. Sanki mesele sadece yanında birinin olmamasıymış gibi konuşuluyor. Oysa insan, yanında insanlar varken de derin bir yalnızlık yaşayabilir. Çünkü yalnızlık bazen tanıksız kalmaktır.
Birlikte bakamamak yani...
Evet, bir şeyi biriyle paylaşamamak, önem verdiğin şeyi birlikte taşıyamamak, bir şey karşısında birlikte susamamak da yalnızlıktır. Ortak dikkat tam burada devreye girer. Bana göre ortak dikkat, birlikte dünyada bulunmanın en derin biçimlerinden biridir. Aynı manzaraya, aynı cümleye, aynı soruna yönelmiş iki insan arasında görünmez bir bağ kurulur. Ozanın dediği gibi: Kalpten kalbe. Bu bağ zayıflayınca yalnızlık koyulaşır. Dijital çağ bu yüzden paradoksal. Herkes birbirine bağlı görünüyor ama çok az insan birbirine gerçekten eşlik ediyor. Temas ihtimali çoğalıyor, müşterek bakış azalıyor. Yalnızlık da tam bu arada büyüyor.
Reklam
“Dikkat hakkı” diyorsunuz hocam. Bu da bana epey politik bir önerme gibi geldi...
Dikkat hakkı, insanın yalnız bırakılmama hakkıdır biraz. Sürekli bölünmeme, sürekli dürtülmeme, metriklere indirgenmeme hakkı. Ama bundan da fazlası var. Dikkat hakkı, insanın dünyayla derin ilişki kurabilme hakkıdır. Çocukların oyun kurabilecek zamanı olması, öğrencilerin kesintisiz düşünme alanı bulması, yetişkinlerin sadece verimli değil anlamlı zaman yaşayabilmesi, kamusal hayatın insanı sürekli alarma geçmeye çağırmaması… Bunların hepsi dikkat hakkının parçası. Çünkü dikkat sadece bilişsel bir işlev değil, varoluşsal bir yerleşme biçimi. Neoliberal düzen bizi hep kullanıcı, tüketici, performans öznesi olarak görüyor. Dikkat hakkı ise şunu söylüyor: Hayır, insan bu değil. İnsan, dünya kuran, dünyaya yönelen, bu yönelme biçimi üzerinden de korunması gereken bir varlık. O yüzden bu mesele psikolojik olduğu kadar siyasal.
Bir de tabii gençler meselesi var. Dikkatlerinin görünürlük, statü etrafında dönmesi çok eleştiriliyor.
Burada gençleri suçlamak kolay, anlamak zor. Ben kolay olanı seçmiyorum. Gençlik zaten tanınma arzusunun en keskin yaşandığı dönem. İnsan o yaşlarda kim olduğunu, nasıl göründüğünü, kimler tarafından kabul edildiğini çok yoğun biçimde hisseder. Bugün bu çok insani ihtiyaç, görünürlük ekonomisi tarafından kuşatılmış durumda. Beğeni, takipçi, izlenme, etkileşim… Bunlar sadece rakam değil. Değer duygusunun dijital işaretleri haline geliyor. Böyle olunca dikkat, hakikate değil vitrine doğru eğiliyor.
Peki buradaki asıl mesele, sorun vs. ne hocam?
Asıl trajedi şu: gençler sahte oldukları için değil, görülmek istedikleri için bu alana çekiliyor. Mesele onların karakteri değil, onlara sunulan sahne. Eğer toplumsal hayat gençlere emek, dostluk, üretim, dayanışma, estetik deneyim, gerçek topluluklar sunmazsa, görünürlük onların tek geçer akçesi haline gelir. Bu uğurda dünyayı yakabilirler.
Şunu merak ediyorum: Bir insan neden sevdiği bir şeye bile odaklanamaz hale gelir? Ayrıca kaygı ve travma, dikkat üzerinde nasıl bir etki yaratıyor?
Çünkü dikkat sadece arzuya değil, emniyet duygusuna da dayanır. İnsan sevdiği şeye dönmek isteyebilir ama sinir sistemi buna izin vermeyebilir. Kaygı yükseldiğinde zihin derinleşmeye değil, çevrede tehlike sinyali taramaya başlar. Ne oluyor, nerede tehdit var, neyi kaçırıyorum… Bu hâlde roman okuyamazsınız, bir fikrin içinde kalamazsınız, sevdiğiniz müziğe bile tam teslim olamazsınız.

Travmada bu durum daha da artıyor doğal olarak...
Tabii ki, travmada daha da belirginleşir. Dünya anlam kurulacak bir yer olmaktan çıkıp sürekli tetikte kalınacak bir alana dönüşür. Ama travmatik olayın üzerinden makul bir süre geçmişse ya da somut olarak travmatik bir durum yoksa bile bu tetikte olma hali hiç kesilmiyorsa? O yüzden odak sorunu bazen motivasyon sorunu değildir. Güvenlik sorunudur. Hatta politik olarak da böyledir. Güvencesiz bireyler, kaygılı toplumlar üretir. Kaygılı toplumlar da dikkatini kolay kolay ortaklaştırıp derinleştiremez. Sevmek zaman, ritim ve emniyet ister. Dikkat de öyle.
Peki hocam günlük hayatta “ortak dikkat”i yeniden kurmak için küçük ama etkili pratikler neler olabilir?
Önce küçük ritüelleri ciddiye almak gerekir. Bugün büyük laflardan çok buna ihtiyacımız var. Birlikte yemek yemek. Gerçekten birlikte. Ekransız. Bir çocuğun tabletinde gösterdiği şeye acele etmeden bakmak. Arkadaşla yürürken sessizce aynı manzarada kalmak, birlikte derin nefesler almak. Bir metni sesli okumak. Aynı tiyatro oyunundan çıkıp onun üzerine uzun uzun konuşmak. Parkta oturmak. Komşuyla kısa ama sahici bir temas kurmak.
Reklam
Basit şeyler yani...
Tabii bunlar basit görünüyor ama dikkat tam da bu tekrar eden ortaklıklarda köklenir. Kurumlar için de aynı şey geçerli. Okul yalnızca bilgi aktaran değil, birlikte düşünmeyi ve dostluğu mümkün kılan bir yer olmalı. Ev sadece dinlenme alanı değil, ortak ritim alanı olmalı. Çalışma düzeninin yabancılaştırıcı etkilerini kırmak için yan yana durmak gerekli. Dikkati kurtarmak için önce hayatın içine küçük müşterek adalar kurmak gerekiyor. Büyük dönüşümler çoğu zaman böyle başlar.
Son olarak... Bugün bir şeyi gerçekten birlikte görmeyi başarırsak, ne değişir?
Bugün bir şeyi gerçekten birlikte görmeyi başarırsak, çok şey değişir. Her şeyden önce çaresizlik duygusu gevşer. Çünkü birlikte görmek, dağınık ve kişisel gibi yaşanan deneyimleri ortak bir meseleye dönüştürür. İnsan tek başınayken çoğu zaman yalnızca maruz kalır. Ne yaşadığını hisseder ama onu nereye koyacağını, nasıl adlandıracağını bilemez.
Aslında en kritik kırılma da tam burada başlıyor gibi...
Evet, çünkü birlikte görmeye başladığında ise yaşanan şey kader olmaktan çıkar, düşüncenin ve eylemin konusu haline gelir. Sis biraz aralanır. Olan biten sadece bireysel bir yük gibi değil, paylaşılan bir gerçeklik gibi görünmeye başlar. Bu yüzden birlikte görme, yalnızca bilgi paylaşmak değildir. Daha derin bir şeydir. Bir ölçek kurmaktır. Neyin önemli olduğuna, neyin normalleştirilmemesi gerektiğine, neyin kabul edilemez olduğuna, neyin savunulmaya değer olduğuna birlikte karar verebilmenin ilk adımıdır. İnsanlar aynı şeye sadece bakmış olmaz, ona aynı ağırlığı vermeye başlar. Tam da bu nedenle birlikte görmek, hem felsefi hem politiktir. Çünkü ortak bir dikkat olmadan ortak bir yargı kurulmaz.

Ve galiba bu noktada iş düşünceden çıkıp eyleme geçiyor...
Elbette. Çünkü ortak bir yargı olmadan da ortak bir dünya savunulamaz. Birlikte görebilen insanlar, yalnızca düşünmez. Birlikte yas tutabilir, birlikte öfkelenebilir, birlikte itiraz edebilir, birlikte talep edebilir. Daha da önemlisi, umut etmeyi yeniden öğrenebilir. Umut burada kör bir iyimserlik değildir. Dünyanın değiştirilebilir olduğuna dair ortak bir sezgidir. İnsan, başkalarının da aynı şeyi gördüğünü fark ettiğinde kendi algısına, kendi duygusuna ve kendi sesine başka türlü yaslanır. Kendini daha az yalnız, daha az dağılmış hisseder. Bence bugünün asıl krizi yalnızca dikkat süresinin kısalması değildir. Daha derinde, ortak dünyanın küçülmesi, parçalanması, ufalanmasıdır. Aynı dünyada yaşayıp aynı şeyi göremeyen insanlar haline geldik. Bu yüzden en temel meselelerden biri yeniden ortak bir bakış zemini kurabilmek. O zemin biraz oluştuğunda, insan yalnızca dünyaya değil kendine de başka türlü bakmaya başlar. Dünya yeniden paylaşılabilir, savunulabilir ve değiştirilebilir bir yer olarak görünür.
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.