Modern hayat ile İslam arasında uyum mümkün mü?

Amerikalı yazar Shems Friedlander, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin Unutulmuş Mesajı adlı kitabını 2017 yılında yayımladı. Yazar, kitabın hemen başında şu ifadelere yer verdi: “Rûmî’nin eseri insanlığı kurtarmaya yönelik bir mesajdır; günümüz dünyasının tatbik etse çok iyi yapacağı, unutulmuş bir mesaj. Mevlânâ, yeryüzünde geçici olarak ikamet eden bir varlık olarak insanın sorumluluklarını idrak etmesi için ışık tutar. İlim arayışı herkesin sorumluluğudur.” Sadece dört sayfa öncesinde ise içimde anında yankı bulan şu satırları yazmıştı: “İlim olmadan aşk yönünü kaybeder. Çeşitlenir, bölünür, tıpkı suyun çölde kaybolması gibi bir çorak araziye dönüşür. Sufinin aşkı Allah’a yöneltilmelidir. Bu da ancak marifetullahla mümkündür...”
2010 yılı sarsıcı bir şekilde başladı! Birdenbire etrafımdaki her şeyden ve herkesten rahatsız olmaya başladım. Suudi Arabistan’ın Cidde şehrinde yaşıyordum ve çalıştığım evdeki ufaklıklar onların ödevlerine yardım etmeme alışmışlardı. Ödevlerden biri kısaca “İslam ve modern hayat birbirini tamamlayan mı yoksa zıt kavramlar mı?” konusunu ele alıyordu. Normal şartlarda bu ödev pek sorun olmazdı ama bu kez çocuklar önerdiğim hiçbir şeyi onaylamıyor; argümanların daha derinlikli ve geçerli olması konusunda ısrar ediyorlardı. O zamanlar Müslüman değildim ve çocuklar beni Kur’an-ı Kerim’i okumam için ikna etmeye çalışıyorlardı.
Bu dönemde Almanya’da yaşayan Romanyalı bir sanatçıyla, Maria Cismaru ile yakın bir dostluk kurmuştum. Onun maneviyata yaklaşımı beni çok etkilemişti. Sürekli iletişim hâlindeydik ve o manevi konularda bana kıyasla hep bir adım önde görünüyordu. Kendi imkânlarım ölçüsünde sanatına hamilik yaparak eserlerini toplamaya başladım. Hikâye buraya kadar çok güzel ve pürüzsüz bir akışa sahipti; görünüşe göre önümde hiçbir engel yoktu. Ancak gerçekte, içsel durumuma karşılık gelen ve parlak kırmızı renklere yapılmış olan “Isabel ve Peter” adlı tabloyu duvarıma asıyordum. Mahremiyetim âdeta gasp edilmişti, her an meşguldüm ve söylemek istediklerimi ifade edemiyordum. Ödevin cevabının içimde bir yerlerde yattığını biliyor ama bunu kelimelere dökemiyordum; bu durum beni giderek daha fazla öfkelendirip rahatsız ediyordu!


Romanyalı sanatçı Maria Cismaru da Romanya’dakinden farklı, muhafazakâr bir Kuzey Avrupa kültüründe mücadele ediyordu. Sonuç olarak eserleri benim o güne kadar bilmediğim ebedî ikiliği, insanlığın içindeki ve dışındaki zıtlıkları yansıtıyordu. Almanya’dan gelip Suudi Arabistan’da zorluklarla mücadele eden biri olarak, bu tablolar beni adeta mıknatıs gibi çekiyordu...
Reklam
Biraz zaman aldı ama ufak bir itici güce ihtiyacım vardı ve sonunda Kur’an-ı Kerim’i elime aldım. Bakara suresi, 264. ayet: “Ey iman edenler! Başa kakmak ve incitmek suretiyle yaptığınız hayırları boşa çıkarmayın...” Yüzüme çarpan bir tokat gibiydi. Kur’an, sanki sadece bana yazılmış uzun bir mektuptu. Sonra Zümer suresi, 23. ayet: “Allah, sözün en güzelini; ayetleri birbiriyle uyumlu, gerçekleri tekrar tekrar bildiren bir Kitap olarak indirmiştir.” Yapılan mukayeseyi idrak ettim! Maria’nın tablolarında kendi mücadelemi gördüm. Onun tablolarının Kur’an’a birer metafor olduğunu gördüm. Hayatım Kur’an’a bir metafordu.
İslam’ın Taosu
Çocuklar son derece sabırlıydılar ve 2010 Ramazan’ında Kur’an ayetleri arasında bana ikinci kez rehberlik ettiler. Özellikle hatırlaması kolay bir tarih seçerek 1 Kasım 2010’da resmen İslam’a teslim oldum. Bir sonraki Ramazan ayında, 2011’de, Sachiko Murata’nın İslam’ın Taosu adlı kitabını, Annemarie Schimmel’in şu önsözünün ardından tam anlamıyla bir çırpıda okudum: “Her dinde olduğu gibi İslam’da da ikiliğe ve oradan da çokluğa ayrılan birlik ilkesi merkezdedir; kitabın İslam’ın Taosu başlığını taşımasının nedeni de budur.”

Sanatçı dostum Maria’nın bahsettiği ve vurguladığı o “ebedî ikilik” burada tüm açıklığıyla yazılıydı ve ardından “İnsan Evliliği/Karşılıklı Muhabbet” bölümündeki şu mihenk taşı niteliğindeki cümleler geliyordu: “Zuhur eden ilk mevcut Âdem’di. O, insanlığın ilk babasıdır. Sonra Allah ondan bizim için anne adını verdiği ikinci bir babayı ayırdı. Dolayısıyla, bu ilk babanın onun üzerinde bir dereceye sahip olduğunu söylemek doğrudur, çünkü o, ikincisinin köküdür.” “İbn Arabî ve diğer Müslüman düşünürler, Âdem ve Havva kıssasının birçok derin manası olduğuna inanırlar. Örneğin bu kıssa, kadın ve erkek arasında ortaya çıkan aşk için temel bir dayanak sağlar.” “Her ikisinin de birbirine karşı bir meyli vardır, ancak cinsiyetleri ayıran o ‘derece’ nedeniyle bu iki aşk birbiriyle aynı değildir.” “Havva, Âdem’den yaratıldığında, varlık âlemi boşluk kabul etmeyeceğinden, Allah o boşluğu ona duyulan arzuyla doldurdu. O boşluğu hevâ ile doldurduğunda, Âdem kendi nefsine yöneldiği gibi Havva’ya da yönelir, çünkü o kendisinin bir parçasıdır. Havva da ona yönelir, çünkü o, kendisinin var edildiği anavatandır.” “Bu nedenle Havva’nın aşkı anavatana duyulan aşktır, Âdem’in aşkı ise kendi nefsine duyduğu aşktır. Ancak erkeğe duyulan aşkta, kadına 'hayâ' adı verilen bir güç bahşedilmiştir; bu sayede onu gizleme konusunda güçlüdür. Çünkü anavatanı, onun Âdem ile birleştiği şekilde onunla birleşmemiştir.”
Sanat ve etkisi
İslam’ın Taosu’nun aydınlatması ve rehberliğinde, Cidde’de, Maria Cismaru’nun “Yin/Yang” adlı tablosu etrafında şekillenen bazı sanat eserleriyle İslam’da cinsiyet kavramı üzerine iki sergi açtım. Bu tuval, Albrecht Dürer’in “Âdem ve Havva” gravüründen ilham almıştı.
Reklam

Maria Cismaru, klasik bir Âdem ve Havva imgesi için Yin/Yang ismini kullanarak Uzak Doğu’nun dini felsefesi ile Orta Doğu’nun İbrahimi/İslami tasavvurunu birleştirmişti. Onun Yin/Yang adlı eseri, tıpkı Prof. Murata’nın açıkladığı gibi, cinsiyet ilişkilerindeki Doğulu yaklaşımı tasvir ediyordu. Benim anlatımım, Kur’an’da yansımasını bulan ve insan deneyimi için hayati önem taşıyan üç farklı ikilik seviyesi üzerine bir tefekkürdü. Birincisi insanın içsel gerçekliğine dairdi ki bu ruh ve nefs ayrımı üzerinden tasavvufun konusuydu. İkincisi insani ilişkilerle ilgiliydi, bu Âdem ve Havva kıssası üzerinden cinsiyet kavramındaki ilahi kastı mercek altına alıyordu. Üçüncüsü hukuk, siyaset, eğitim ve sanat arasındaki ilişkileri inceleyerek insani toplumu anlatıyordu. Bunlarla birlikte Doğu ve Batı arasında 200 yıllık tarihi akışı sunuyordu.
Maria Cismaru’nun eserleri Prof. Sachiko Murata’nın öğretilerini benim için adeta canlandırdığı için sergi konseptine “Sanat ve Etkisi” adını verdim. İkinci sergi, Mart 2015’te Arabian Wings tarafından Cidde Sanat Haftaları kapsamında sipariş edildi. Bu ikinci sergide müstakbel eşimle tanıştım ve aynı yılın Ramazan ayında evlendik. İkimiz de 2018 yılında nihayet İstanbul’a taşındık ve Shems Friedlander’e komşu olduk.
Mesnevî’den bir mesaj
“Eğer O’nun ayetlerini inkâr edersen, kendini erkek sanırsın, fakat hakikati gördüğünde aslında bir kadın olduğunun farkına varırsın.”
Murata’nın sıkça atıf yaptığım eserine bu denli büyük bir dikkat sarf etmeseydim, muhtemelen Mesnevî’nin bu mesajını idrak edemezdim. Bu kitap, İslam’a teslim olduktan sonra okuduğum ilk Kur’an tefsiri gibiydi. Tıpkı bir ilk adım gibi kavrayışımı şekillendirdi ve öğrendiğim dersleri hayatıma tatbik ettim.


Seyyid Hüseyin Nasr, Haziran 2024’te İstanbul’da verdiği “Hakiki İnsan Kalabilmek” başlıklı konferansında, iki içsel gerçekliğin, yani nefs ve ruhun birbirine eşit olmadığını vurguladı. Modern dünyanın bu iki içsel gerçeklik arasında ayrım yapamama yanılgısının altını çizdi.
Manevi psikoloji için hayati önem taşıyan bir bölüm: İslam’ın Taosu kitabından “Statik Hiyerarşi” (Prof. Nasr “modern toplumda baki olanın kaybına” işaret ettiği için ‘statik’ kelimesi burada değişmeyen, ebedi, sabit veya kalıcı anlamlarıyla eş anlamlıdır.): “Genellikle Kur’an, insanoğlunun nefsine veya benliğine, eylemlerden sorumlu tutulan ve ahirette ödüllendirilecek veya cezalandırılacak olan taraf olarak atıfta bulunur. Bu nedenle sufiler, ruhu genellikle Allah’a derinden bağlı bir cüz olarak görürken, nefsi veya benliği insanın daha çok ayrılığa düşmüş bir yönü olarak temsil ederler. Sufi kozmolojisi metinlerinde, doğal bir hiyerarşi gereği ruh genellikle nefsten önce gelir.” “Ruh hâkimdir; zira hayat, ilim, irade, kudret, kelam, sem’ ve basar gibi ilahi sıfatlar ruhtan nefse akar. Nefs bu sıfatları kabule hazırdır ve daha sonra bunları beden aracılığıyla tezahür ettirir. Nefsin ruhla olan doğal ilişkisi bir kabul ve alıcılık ilişkisidir.” “Bu ilişki bağlamında, ruh sıklıkla “koca” (eril) ve nefs veya benlik de “kadın eş” (dişil) olarak adlandırılır.” Ruh (eril), nefs veya benlik (dişil) ile iletişim kurar ve onu uyarır: Yönünü değiştirmezsen ayrılacağız ve tek başına kalacaksın!
Reklam
Aynı zamanda günümüz dünyasının hâl-i pürmelalini anlatan Mesnevî’de geçen şu cümleler de konu bağlamında beni derinden etkiledi: “Onun kibrinden dolayı yüreğin titrerken o senin önünde ağlayıp sızlamaya başladığında halin ne olacak?” “O sahte kibri ve küstahlığı yüzünden kalbini ve ruhunu kan ağlatan, yoksulluğa düştüğünde durum nasıl olacak?” “Zulmü ve gaddarlığı içinde tuzağa düştüğümüz o kişi, af dileyip bağışlanma aradığında bahanemiz ne olacak?” Âl-i İmrân suresi, 14. ayet: “Nefsani arzulara, özellikle kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.”


İslam’ın Taosu’nda İbnü’l-Arabî’den alıntı yapılarak şöyle özetlenmiştir: İnsanın imtihan edildiği dört ilahi nimet vardır: Kadınlar, çocuklar, servet veya mülk ve makam; işte bu dördü.
Sonuç olarak nefs, insanlığı cennete doğru teşvik etme veya dünyaya doğru manipüle etme gücüne sahiptir. “Manevi arayış insani bir zorunluluktur.” Çalıştığım Suudi evindeki çocukların ev ödevi beni büyük bir içsel kargaşaya sürüklemişti ama aynı zamanda düşüncelerimi yüceltti ve nihayetinde kalbimi ve zihnimi özgürleştirdi. “Yolun başlangıcı, kalbe atılan, onu rahatsız edip sarsan, Allah'a ve ahiret yurduna odaklanmaya ve dünyadan yüz çevirmeye sevk eden güçlü bir dürtüdür.”
Friedlander, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin Unutulmuş Mesajı’nda şu satırları yazarken çok haklıdır: “(...) İlim arayışı herkesin sorumluluğudur (...) ve ilim olmadan aşk yönünü kaybeder (...)” Zihnim, Prof. Murata’nın o çok sabırlı açıklamaları sayesinde bu tür İslami ve tasavvufi öğretilere hazırlandığı için, onun son sözünden bir alıntı yapmadan geçemeyeceğim: “Modern dünyadaki birçok İslami hareket, bu ilmi mirasın sunduğu eril ve dişil kavramlarına dair bu ince ve nüanslı kavrayışı anlamakta isteksiz veya yetersiz görünmektedir...”


Dolayısıyla modern hayat ve İslam arasındaki uyum sorusuyla ilk yüzleşmemden sonra bu konu beni neredeyse 15 yıl boyunca meşgul etti. Vardığım sonuç, ruhu/nefsi terbiye etmek manevi bir ilimdir ve manevi psikoloji ile sosyal bilimlerle el ele yürümelidir yönünde oldu. İslami tasavvur, her iki cinsiyetten de kurtuluşa erecek nurani namzetler yetiştirmeyi temin eden, gerçekten mühim bir meseleyi hedefler: “Erkek ruhları kadın ruhlarından farklıdır.”
Sonradan İslam’ı seçen mühtediler olarak, artık aramızda Doğu ve Batı’yı hakikatte ve uyum içinde birleştirme gibi asil bir gayenin hizmetinde kullanılmak üzere arkalarında nurani bir hazine, manevi bir miras bırakan yaşlı bir neslin ortaya çıkışına tanıklık ediyoruz.
*Bu yazıyı bütün samimiyetimle ve sevgilerimle Prens Abdulmecid b. Abdulaziz Âl-i Suud, Prenses Sara el-Angari, Prens Abdulaziz b. Faysal ve Prenses Anud b. Faysal ithaf ediyorum.
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.