Mezarlıklarda rüzgâr gülüyle değişen yas dili

Mezarlıklar uzun süre hareketsizliğin mekânıydı. Ölümle kurulan ilişki suskunlukla, hatırlama sabitlikle, yas ise ağır ve yerinde bir duruşla ifade edilirdi. Mezar taşı olduğu yerde durur, anlam hareketten ziyade durmaktan doğardı. Son yıllarda bu sessizlikte küçük ama dikkat çekici bir kırılma yaşanıyor: Mezarların başında rüzgâr gülleri dönüyor.
Oldukça masum hatta biraz çocukça görünen bu nesne, mezarlık bağlamında bambaşka bir anlam kazanıyor. Rüzgâr gülü artık süs olmanın dışında iki dünya arasında kurulmak istenen kırılgan bir temas biçimi. Ziyarete gelenler kaybettikleriyle konuşuyor, sorular soruyor. Ardından gözler rüzgâr gülüne kayıyor; dönüyor mu, hızlandı mı, durdu mu? Rüzgârın fiziksel bir olgu olduğu bilgisi bu anda geri çekiliyor yerini bir işaret arayışı alıyor.
Bu pratik basit bir batıl inançtan çok, modern insanın cevap alma ihtiyacının nesneleşmiş hâli gibi duruyor. Geleneksel toplumlarda ölümle iletişim dua, ritüel ve kolektif yas üzerinden kurulurdu. Bugünse yas giderek bireyselleşiyor. Rüzgâr gülü, bu bireysel yasın hareketli hatta cevap alan diline dönüşüyor.
Dikkat çekici olan, bu davranışın daha çok ülkenin batısında ve büyük şehir mezarlıklarında görülmesi. Taşrada ölüm çoğunlukla ve hâlâ cemaatle yaşanırken metropolde insan, mezarlıkta da yalnız. Rüzgâr gülü, bu yalnızlığın konuşan nesnesi hâline geliyor.
Reklam
Bu yeni jest, mezarlıklardaki tek dönüşüm de değil. Rüzgâr gülünün yanı sıra mezar başlarına bırakılan çiçekler, oyuncaklar, mezar taşlarına sarılan duvaklar, örtüler hatta kıyafetler de bu değişimin bir parçası. Fotoğraflı mezar taşları, sevilen bir şarkıyı çalan küçük hoparlörler veya radyolar da artık aşinayız. Bütün bu nesneler, kaybın ardından kurulan kişisel bir dili işaret ediyor.

Bu dil, sözlerle de genişliyor. Mezar kültüründe artık modern söylemler dikkat çekiyor. “Allah rahmet eylesin” ifadesinin yanına, bu inanç diline tam olarak ait olmayan “toprağı bol olsun” ya da “Işıklar içinde uyusun” gibi sözler ekleniyor. Bunlar bir inanç beyanından çok, sessizce yardım etmek ister gibi söylenen, karşı tarafı rahatlatmayı amaçlayan cümleler. Yasın dili burada da melezleşiyor.
Mezarlıkların farklı coğrafyalardaki görünümüyle birlikte düşünüldüğünde bu dönüşüm daha da belirginleşiyor. Dünyanın pek çok yerinde mezarlar neredeyse görsel bir ziyaret alanına dönüşmüş durumda. Kat kat evleri andıran yapılar, ışıklarla, süslerle, fotoğraflarla dolu mekânlar… Ölüm, burada bakılan ve gezilen bir şeye dönüşüyor.
Buna karşılık Umman başta olmak üzere bazı Arap kültürlerinde mezarlık neredeyse görünmezdir. Ne süslü mezar taşları ne de toprağı belirginleştiren küçük tümsekler vardır. Sadece el büyüklüğünde dikilmiş sade taşlar görülür. O da yalnızca orada bir mezar bulunduğu bilinsin diyedir. Kadın-erkek ayrımı yoktur, isimlik yoktur, unvan yoktur. Ölüler, aynı yerde ve eşit koşullarda saf tutmuş gibidir.
Reklam


Ancak Mısır’a gitmişseniz, bambaşka bir manzarayla karşılaşırsınız. Burada âdeta bir “ölüler şehri” vardır. Yokluğun ve imkânsızlığın beraberinde getirdiği çok başka bir durum… Barınma imkânı olmayan insanlar zamanla mezarlıkları evlerine dönüştürdüğünde bu alanlar hem ölümün hem de hayatın mekânı hâline gelir. Mezarların arasında kurulan gündelik yaşam, mezarlıkları ölümle yaşamın iç içe geçtiği bir eşik alana dönüştürür.
Bu örnekler birlikte düşünüldüğünde, mezarlıkların salt ölüleri barındıran alanlar olmadığı görülür. Kimi yerde neredeyse görünmez kılınır, kimi yerde süslenir, kimi yerdeyse yaşanır. Ölümle kurulan ilişki tekil ve sabit değildir; imkânlara, inançlara ve yalnızlık biçimlerine göre sürekli yeniden şekillenir.
Bugün büyük şehir mezarlıklarında karşılaştığımız rüzgâr gülleri, oyuncaklar, fotoğraflar ve müzikler de bu geniş ölçeğin parçasıdır. Bunlar kaybı görünür kılma, bağı sürdürme ve sessizliği delme çabasını temsil eder. Görünür kılmak yerine silikleştiren, kişiselleştirmek yerine eşitleyen anlayışların karşısında daha bireysel, daha temas arayan bir yas dili ortaya çıkar.

Rüzgâr gülüyle birlikte düşünüldüğünde mezarlıklarda yeni ve melez bir yas dilinin oluştuğu açıkça görülür. Yine de rüzgâr gülü bu dilin en çarpıcı unsurudur. Çünkü çiçek susar, oyuncak yerinde kalır, fotoğraf bakar, söz söylenir, rüzgâr gülüyse hareket eder. Çiçek hatırlamaya, söz teselliye, müzik bağı sürdürmeye işaret ederken rüzgâr gülü cevap beklemeye yönelir. İnsan, onun dönmesini izlerken aslında ölümün mutlak suskunluğunu kısa bir an için askıya almaya çalışır.
Bu yüzden rüzgâr gülü bir kehanet aracı olmaz bir bekleyiş nesnesidir. Asıl mesele cevap almak dışında soruyu canlı tutmaktır. Çünkü soru sürdükçe bağ kopmaz.
Rüzgâr her zaman esmiyor. Ama rüzgâr gülü, insanın hâlâ bir cevap umudu taşıdığını gösteriyor. Mezarlıklarda dönen bu küçük nesne, belki de ölümden çok hayata dair bir işaret.
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.