Vahiy ve ideoloji arasında sosyal bilimci

Ömer Torlak
14:00, 16/05/2026, Cumartesi
CategoryNihayet
Nihayet Dergi
Vahiy ve ideoloji arasında sosyal bilimci
Vahiy ve ideoloji arasında sosyal bilimci

Başlığa bakınca, belki haklı olarak bu yazıda vahiy ideolojinin aynı düzlemde tartışma konusu yapılıp yapılmadığı veya yapılmayacağı sorusu akla gelebilir. İnsanlık tarihi yaratan ve yaratılanlar arasındaki güç savaşının tarihidir aynı zamanda. Ve bu mücadelede insan farklı gerekçelerle aracılara, yönlendiricilere ve güç sahiplerinin manipülasyonlarına yenik düşmüş ve düşmeye devam etmektedir. Burada sosyal bilimcinin de bir insan olması ve insanın zafiyetlerini taşıması bakımından vahyin kendisine sunduğu tercih ve ideolojinin sunduğu teklifler arasında kalmasını konu ediniyorum. Bunu yaparken iki olgunun farklı düzey ve düzlemleri temsil ettiği bilincindeyim elbette. Ancak bilimsel bilginin kendisini ayrıcalıklı hâle getirme arzusu ve insanda var olan güce tapınma eğilimi kitleleri etkileme adına bu iki olgunun aynı düzey ve düzlemlerde tartışılmasını özellikle istemektedir.

Bu yazıda bir sosyal bilimcinin çalışmalarında rehber edindiği şeylerin neler olduğunu paylaşma amacındayım. Aslında belki de bu şekilde sosyal bilimlerin pazarlama alanında merak ettiği soruların peşinde olan bir araştırmacı olarak kendi serencamımı da kısaca paylaşmış olacağım. Samimi bir dertleşme olarak da okunabilir doğrusu bu yazı.

Yaratılmış bir varlık olarak insanın kendinden yüce ve/veya güçlü bir olguya (Bu bazen bir nesne olarak da anlaşılmış bazen de bir anlam olarak değerlendirilebilmiştir.) dayanma ihtiyacı bugün neredeyse genel kabul görmüş durumdadır. Bu dayanak ihtiyacı insanın kendisi tarafından fark edildiği gibi yönetme ve otorite arzusu güçlü olan insanlar tarafından da fark edilmiş ve kitleleri yönetme, yönlendirme ve etkileme amacıyla kullanılagelmiştir. İnsanı yaratan Allah, insanın tüm bu yönlerini yine dinî öğretilerde vahiy kaynaklı olarak insanlar arasından seçtiği temsilcileri, yani peygamberlerle toplumlara iletmiştir. Vahyin gelmiş olduğu tüm toplumlarda süregelen hayat içinde otorite, zenginlik, güzellik ve benzeri bazı nitelikleri itibarıyla insanları etkisi altına almış veya almaya çalışan sınırlı sayıda güç sahiplerinin de olduğu yine bilinen bir gerçektir. Bu güç sahipleri bir yandan toplumu sindirirken diğer yandansa güçlerini aldıklarını iddia ettikleri putlar eliyle kitleleri kolaylıkla yönetme ve etkileme becerisini gösterebiliyordu. İşte vahiy tam da böylesi güç sahiplerinin toplumun büyük çoğunluğuna eziyet ettikleri zamanlarda gönderilmiştir.

Zulmün, eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin putların arkasına saklanılarak gerçekleştirildiği toplumlarda yönetici elitin toplumun fertlerini putların istekleri böyle şeklinde ifade edilebilecek yaklaşımlarla bastırmış olması, güç sahibi olan bu elitlerin kitlelere herhangi bir tercih sunmaksızın yaptıkları eylemin genel bir tarzını oluşturuyordu. Kendi güç ve otoritelerinin devamının sağlanması esas olduğu için zayıf, güçsüz ve âdeta kendilerine sunulanla yetinir hâle getirilmiş toplumu oluşturan insanlara herhangi bir teklif ya da alternatif sunulması söz konusu değildi. Onlar, “Biz atalarımızdan bunu gördük.” bakış açısıyla günümüzde öğrenilmiş çaresizlik olarak da tanımlanan bir kabullenme içindeydi. Bu da yönetici elitin işini oldukça kolaylaştırıyordu. Bu sebepledir ki örneğin, Mekke müşrikleri vahyin ilk dönemlerinde Peygamberimiz’in (as) vahiy olarak belirttiği yaratıcının kelamını duymamalarını sağlama derdine düşmüşlerdi. Zihinleri tembelleşmiş bile olsa bu kelamı işittiklerinde konfor alanlarının daralacağının en fazla onlar farkındaydı. Çünkü bu yönetici elit, zulme dayalı bir yönetim sergilediklerini ve haksız kazanımlarını büyüttüklerini çok iyi biliyordu.

Bu kısa değerlendirmeden rahatlıkla anlaşılabileceği gibi vahiy bizzat yaratıcı tarafından tek tek yaratılan her bir insana teklif olarak sunulurken, gücü kullanan elitse kitleleri oluşturan insanı birer fert olarak görmek bir yana, onların kendi teklif ve önerileri dışına çıkmaya kalktıklarında tehditle yönlendirme derdinde olmuştur. Vahiy insanı kıymetli görüp her bir yaratılmış insanı muhatap alırken kendi ideolojisini ve gücünü sürdürme amacından başka bir şeyi gözü görmeyen güç sahipleriyse alternatifsiz tek bir yol önerirken aksi durumda onların yaşayabilecekleri olumsuzlukların neler olabileceği tehdidini ortaya koymuştur.

Şimdi bu yazıda cevap aramaya çalıştığım; “Bir sosyal bilimci yaptığı çalışmalarda kendisini çerçeveleyen bir ideolojik yönlenmeyle mi yoksa eleştirel yaklaşımı da içeren ve kendi iradesini kullanabilen bir tercihle mi hareket ettiği sorusunu sorabilmekte midir?” konusuna gelebiliriz.

Genelde bütün bilim alanları özelde de sosyal bilimlerle ilgilenenlerin farkında olunsun veya olunmasın bazı referanslarla hareket etmeleri gayet doğaldır. Her bilim insanı ve dolayısıyla sosyal bilimci de her şeyden önce insandır.

Sosyal bilimci olarak ben bir ailede doğdum. Ortalama bir Anadolu ailesi denebilecek bir ortamda büyüdüm. Doğup büyüdüğüm yer İstanbul olmakla birlikte hem üniversite öğrenimi alma hem de akademisyen olma bağlamında yakın ve uzak çevremde nerdeyse ilk oldum. Bir başkası bazı açılardan benzer bazıları bakımından oldukça farklı ortamlardan beslenmiş ve sosyal bilimci olmuş olabilir. Belki de en ortak özelliğimiz, sosyal bilim alanı olarak beslendiğimiz referansların neredeyse tamamen kapitalizmin kalesi olarak da nitelendirilebilen Amerika’daki işletmecilik ve pazarlama literatürü olmuş olmasıdır. Buna rağmen bazılarımız biraz tereddüt içinde hareket edebilir ve çalışmalarımızda cevap arayacağımız sorulara yaklaşımımız farklılaşabilir. Bu farklılaşmada birkaç husus rol oynar.

İlk olarak yazının başlangıcında anlatmaya çalışmış olduğum öğrendiklerimizle referanslarımızı nasıl değerlendirdiğimize yönelik yaklaşım bu farklılaşmayı sağlayan şeydir. Bu hususu biraz açmam gerekir. Batılılaşma çabasıyla modern okul ve öğretimin kurumlaşması dikkate alındığında yaklaşık yüz elli yıllık bir süreçte ülkemizde gerçekleştirilen sosyal bilim çalışmalarının referansı, Batı olarak tanımlanan kaynaklardır. Modern öğretim kurumları ve bilimsel çalışma referansları bu bağlamda ve süreçte oldukça ideolojiktir...

Batı kendi içinde aslında aynı düzlemde yapılmasının kesinlikle yanlış olduğu bir karşılaştırmayı kilise ve bilim mukayesesinde tecrübe etmiştir. Bu mücadelede yaratıcıyı temsil eden kilisenin insan iradesini yok sayması ve sadece kendi otoritesini devam ettirmeye odaklı, tabir yerindeyse içi boşaltılmış ilkeleri tek seçenek olarak sunması karşısında bundan sıyrılmak isteyenlerin bu kez metafizik olanı yani gaybî bilgiyle bilimsel bilgiyi aynı düzlemde karşılaştırması yanlışı yaşanmıştır. Kesinlikle hatalı olan bu karşılaştırmada tarafların tek derdi kesin galibiyet yaklaşımıdır. İşte böylesine bir mücadelede aslında kaybeden bilim insanları ve dolayısıyla toplum olmuştur. Zira toplumsal meselelerin doğru teşhisi ve çözüm önerilerinin daha gerçekçi ve uygun olabilmesi için de sosyal bilimcilerin bu hatalı düzlem içinde bir çatışmaya zorlanmamış olmaları gerekirdi.

Batılılaşmayı olmazsa olmaz gören her dönemin yönetici elitleri de ülkemizde sosyal bilimler için vahyi, bilim karşısında konumlandırmış ve dolayısıyla sosyal bilimciler de ya riyakârca hareket etmek durumunda kalmış ya da sonuca odaklı hareket etmek suretiyle vahyin tercihine kendisini kapatarak bilimsel bilgi üretiminde baskın paradigmanın tek seçenek olarak sunduğu teklife uygun ideolojik davranışına devam etmiştir. Dolayısıyla sosyal bilimci inandığı veya inandığını iddia ettiği vahyin tercihinde mi, yoksa ağırlıklı olarak Batı merkezli bilim ideolojisinin seçenek bırakmayan teklifiyle mi soru sormakta ve çalışma yapmaktadır sorusunda ilk faktör, kendisine referans aldığı şeylerdir.

Vahyin insana sunmuş olduğu tercih hakkı karşısında belli bir ideolojik katılıkla sosyal bilim üretmede ikinci husus olarak sosyal bilimcinin farkındalığı ve fırsatçılığı görülebilir. Sosyal bilimcinin tercih ve teklif arasında zorlanmasında en azından içinde bir acıyla çabalaması söz konusuyken bu ikinci bağlamda sosyal bilimcinin pragmatist bir yaklaşımla çevresinde kabul görme ve hızlı ilerleme fikri baskındır. Başka bir deyişle bu durumda sonuca odaklı bir sosyal bilimci profilinden söz edilebilir. Bu noktada sosyal bilimcinin bazen inandığı değerleri göz ardı etmesi, bazen baskın hâle gelmiş bir sosyal bilim anlayışını benimseme gibi bir kolaycılıktan yararlanması ve bazen de popülist yaklaşımla hareket etmesinden söz edilebilir. Sebep ne olursa olsun, sosyal bilimcinin sonuca odaklı hâle gelmesi onu rahata ve konfora alıştırabilir.

Üçüncü bir husussa Batılılaşma çabalarımızda kültür farklılıkları yanında sistem farklılıkları dikkate alınmaksızın sosyal bilim transferinin olacağı anlayışıyla hareket edilmiş olmasıdır. Amerikan toplumu veya Avrupalı toplumların, kültürü ve değerleriyle sistematik olarak o toplumun kurumsal geleneklerine göre oluşturulmuş bir sosyal bilim geleneğinin kolaycı bir kopyalama yoluyla sonuç üretebileceği beklentisine olan güvenin elbette ülkemizde sosyal bilimin anlamlı biçimde oluşması ve gelişmesine katkı sunması beklenmemelidir. Her ne kadar büyük laflarla ve büyük umutlarla büyütülmüşse de böylesi bir hayalden hareketle gelinen nokta günümüzdeki gerçekliktir.

Sistemik olarak tüm olumsuzluklara rağmen bu yazının cevap aradığı temel soruya dönecek olursak sistem, kültürel uyumsuzluk ve akademik iklim bakımından tüm olumsuzluklara rağmen, bir sosyal bilimcinin bireysel olarak yapabileceği birtakım şeylerin olabileceğine vurgu yapmak isterim. Her şeyden sosyal bilimci, öncelikle bir insan olarak yaratıcısının teklifine muhatap kılındığını ve özgür iradesini kullanabilme durumunda olduğunu unutmamalıdır. Hocaları, etkilendiği sosyal bilim cemaati, muhiti sebebiyle pek çoklarının çalıştıkları alanı domine eden fikirlerle sınırlı bir çerçevede âdeta bilimcilik oyunu içinde olması sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Çoğunluğun benzer durumda olması, otoritenin veya gücün etkileyip yönlendirdiği böylesi büyük bir kitle için hiç de problem olarak görülmez ve zaten görülmemektedir. Akademiye kabul ve yükselmelerde de bu kitlenin gücü baskınsa zaten pek çok sosyal bilimci doğal olanın bu olduğu algısıyla hareket etmeye devam eder. Sistem de bu yaklaşımı benimseyen ve destekleyenler tarafından oluşturulduğundan farklı bir yaklaşım sisteme çomak sokmak şeklinde değerlendirilir ve bilimsel aforoza tabi tutulur. Bu noktada bilimsel bilginin ilgili hedef kitlelere ulaştırılması bakımından özellikle dijital dünyada yaşanan gelişmeler eleştirel yaklaşımların nispeten alan bulmasına tanımış görünür.

Vahyin teklifini samimiyetle kabul edip, iradesini hak ve gerçeğin ortaya çıkarılması yönünde çalışmalar için vakfeden bazı sosyal bilimci her şeye rağmen baskın ve popüler olan, gücü temsil eden sosyal bilim camiasına eleştirel yaklaşıp çalıştığı toplumu kendi alanı bakımından gerçekten anlamaya çalışabilir. Zorlanması, dışlanma riski onu bu çabadan geri durdurmaz. Sürgün edilmek, dışlanmak ve işsiz kalmak adına alanıyla ilgili kendi iradesini kullanmak suretiyle sorular sorar ve o soruların cevabı için samimiyetle gayret sarf eder. Rahmetli Mehmet Genç, bu noktada iyi bir örnektir. Belki sürgün yaşamamış, dışlanmamış olabilir; ancak o, çalıştığı alana yönelik olarak oldukça anlamlı bir sorunun peşinde yılmadan çabalamıştır. Baskın ve popüler olan açıklamalarla yetinmeyip olguyu bütüncül bir yaklaşımla anlama çabası onu Osmanlı iktisadi hayatının temel dinamiklerini iddialarını delillendirdiği kapsamlı bir teorik katkı noktasına ulaştırmıştır.

Çok büyük oranda nicelik peşinde koşturulan bir alana dönüştürülen bilimsel bilgi üretme alanı olarak günümüz akademisinin şapkayı önüne koyma zamanı geçmiş olmasına rağmen, zararın neresinden dönülürse kârdır anlayışıyla hareket etmeye ihtiyacımız olduğu açık. Kilisenin, politikanın veya bizzat kendisi içindeki baskın ve popüler bilim cemaatlerinin etkisi veya baskısı altında kendisi olamayacağı aşikâr olan bilim camiasının silkinmeye her zamankinden fazla ihtiyacı var. Ülkemiz özelinde, sosyal bilimlerin önemsenmesi ise özel ve önemli bir ihtiyaç.

Sınırlı sayıda iyi örneklerimiz dışında sosyal bilim alanında iyi olmadığımızın farkında mıyız? Nicelik olarak elde edilen bazı performans göstergelerine takılmamak gerekir. Toplumumuzu anlamaya, açıklamaya çalışan, problemlerimizi doğru teşhis ve tespit eden, çözüm noktasında da kolaycı ve kopyacı anlayışla ithal teorik açıklamaları aşabilen sosyal bilim çalışmalarına ihtiyacımız her zamankinden fazla. Yapay zekâ ve makine öğrenmesiyle birlikte baş edilmesi gereken çok daha fazla sosyal konu birikirken ideolojik kısıtla soru sorup cevap arayan sosyal bilimciden ziyade, vahyin kendisine sağladığı özgür iradeyle özgün sorular sorabilen ve çalıştığı alanla ilgili yaşadığı topluma ve insanlığa katkı sağlayacak özgün teorik açıklamalar getirme çabasında olan sosyal bilimciye ihtiyacımız var. Böyle bir yaklaşımın at gözlüğü bakışıyla laiklik parantezine alınabileceğinin farkındayım. Ancak bilim insanının ideallerinin oluşmasında, hayata bakışında, olguları değerlendirmesinde ve dolayısıyla herhangi bir araştırmasında soru sorar ve cevap ararken zaten sahip olduğu tüm değerlerle bunları yaptığını biliyoruz. Yani bilim insanı ne insanlığını bırakabilir ne de inançları ve değerlerini yok sayabilir.

İnsan olarak hayatı yaşarken nasıl ki vahyin bize sağladığı imkânla özgür irademizle tercihte bulunabiliyorsak, sosyal bilimci olarak da belli kalıplara bizi sıkıştırmayı amaç edinmiş ideolojik sosyal bilim kalıplarının dışına çıkıp çalıştığımız alanla ilgili gerçeğin veya bir diğer ifadesiyle hakikatin ortaya çıkarılması yolunda irademizi kullanmak durumundayız. Hem insan olarak hem de sosyal bilimci olarak sorumluluklarımız tam da bunu gerektiriyor. Aksi hâlde baskın kişi veya grupların istediği ölçüde, istediği çerçevede çalışabilir ve ancak onların arzu ettiği soruları sorup cevap aramayı sürdürürüz.

Oysa insan ve sosyal bilimci olarak her şeyden önce; “Neyi, ne kadar, hangi yöntemi kullanarak anlamaya çalışıyorum?” sorusunu kendimize sorup, “Yaptığım işi anlamlı kılacak neyi nasıl yapmalıyım?” gayreti içine girebiliriz.

Kendi adıma bu soruları sorup cevap aramaya çabalıyorum.

*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026