Angelopoulos ve Kazancakis: Savaşın hafızasına dair iki farklı anlatı sunuyor

Sanat, içinde yaşadığımız yahut zamansal olarak geride bıraktığımız dünya üzerine düşünmenin ve onunla yüzleşmenin en etkili vasıtalarından biri. Zira sanatsal söylem, bilimsel söylemin aksine belli başlı ve ziyadesiyle mekanik sınırlarla mahdud olmadığı için serazad bir şekilde düşünme ve geniş kitleleri etkileme kapasitesine sahip. Bu etkileyici üretimler bir tür “paradigma krizi” geçirip eskimekten de muaf oldukları için on yıllar sonra dahi muhataplarına seslenmeye devam edebiliyorlar.

Ağlayan Çayır
Angelopoulos'un izleyici üzerindeki duygusal etkiyi arttırmak için uyguladığı “ölü zaman” tekniği her ne kadar dikkat eşiğimizi zorlasa da Angelopoulos'un bu filmdeki mesajı yalnız dikkatle bakıldığında görülen bir sembolizmle karşımıza çıkar.
Olaylar her an sel tehdidiyle yüzleşen bir serhad köyünde geçmektedir. 1905 Rus Devrimi'nden kaçan bir aileden geriye yalnızca Eleni adlı küçük bir kız kalmıştır. Eleni, vardığı serhad kasabasında yaşayan Spyros adında varlıklı bir kişi tarafından evlat edinilmiştir. Eleni büyüyüp genç kız olduğunda üvey annesi ölmüş, üvey babası da onunla evlenmeye karar vermiştir. Ancak Eleni üvey kardeşi Alexis'yi istemektedir, Alexis ve Eleni'nin evlenmek için evden kaçmaları ile hikâyenin seyri değişir.
- Helenizm kelimesinin kökü olan Eleni ismini taşıyan beyazlar içindeki bu genç kadın Yunan milletini temsil etmektedir. Sel ve taşkınlarla sürekli hafif hafif sınanan bu tekinsiz zemin, yani köy, Yunanistan’ın kırılgan siyasi ve maddi uzamını temsil etmektedir. Bu suistimalci (abusive) baba ise Yunan milletini çekip çevirme vazifesinden aciz düşmeye başlayan siyasi idaredir. Filmde “Kral” ve “General” şeklinde örtülü olarak bahsedilenler II. Yorgos ve General Metaxas'dır.

Eleni ve Alexis sözde düğün için tutulan çalgıcıların yardımıyla Selanik'e gelirler. Kendisi de çalgıcı olan Alexis bu grupla çalışmaya başlarken “mülteciler şehri” Selanik'i, fakirliği, tükenmişliği görürüz. Bu ortamda Kral ve General birbiriyle sürekli olarak zıtlaşmasıyla oluşan boşlukta ülke adım adım kaosa sürüklenirken Spyros ısrarla “karısını” aramakta, Selanik'te sürekli Eleni ve Alexis'yi kovalamaktadır. Sonunda kaçanlar ve kovalayan yüzleşirler. Artık gururu ve namusu kalmadığını söyleyen ve defaatle Eleni'yi geri almak için dil döken Spyros, Eleni ile son bir kez dans edebilmek için Alexis'den neşeli bir parça ister. Alexis akordiyonuyla filmin izleyicilerin yüreğini sarsan derin ve hüzünlü müziğini çalmaya başlar. Tüm çabalarına rağmen evlatları tarafından reddedilen Spyros üzüntüden bir kenara yığılarak ölür, ki Alexis'e göre de Alexis yüzünden ölmüştür Spyros. Babanın ölümüyle köyden uzak durmaya gerek kalmaz, Freudyen çiftimiz Eleni ve Alexis babalarını öldürerek köye dönerler. Bu durum köyde lanetle karşılanır, ahali yas içindedir ve gece Alexis'nin evini taşlarlar. Babanın cenazesinden sonraki sabah ise köyü sel basar.
Bu manzarayı değerlendirirsek, ölen baba kendi bakış açısından bir fedakârlık yaparak artık pes etmiş olsa da son bir dansı yani son bir meşruiyet ve iyi niyet gösterisini görmek istemiş, son meşruiyetin kırıntısının da kaybıyla ölmüştür. Babanın yani müesses nizamın ortadan kalkmasıyla baskın veren sel, II. Dünya Savaşı ve İç Savaş'tır. Köy ve Baba, yani Helenlerin üzerinde durduğu zemin yok olmuştur. Artık, yeni kocası Alexis yani yeni düzen dışında Eleni'yi/Yunanları koruyabilecek bir şey kalmamıştır.

Bu keşmekeşte Eleni iki evlat dünyaya getirmiş, kocası ve oğulları farklı yolları denemiştir. Alexis daha iyi bir gelecek için ve ailesine bakabilmek için sele kapılan bu diyarı terk ederek Amerika'ya gider. Ancak buradan istediğini bulamadığı gibi vatandaşlık kazanıp ailesini Amerika'ya getireceği vaadiyle Amerikan ordusuna yazılır ve Pasifik'te, Yunanistan'dan kilometrelerce uzakta ölür. Metaxas Rejimi'nin sonunu II. Dünya Savaşı'nı ve müteakip İç Savaş'ta Eleni'nin oğullarından biri Falanjist olarak Mihver Devletler'in yolunu izlerken diğeri de partizan olarak Sovyetler'in yolunu seçmiştir.
- Karşıt ordularda savaşan bu oğulların da ölümüyle tüm evlatlarını/erkeklerini kaybeden Yunanistan/Eleni kimsesiz, yapayalnız kalmıştır. Eski ve suistimalci babanın ardından açılan her yol, her çığır felaketle sonuçlanmıştır...
Kardeş Kavgası
İnanç ve Yunanlılığın birbirinden ayrılamazlığını idrak etse de Papaz Yanaros'un taraflar arasında kararsız kalışının altında müellifin şahsi hayatında dönemsel olarak hem milliyetçi ideolojiye hem de (özellikle Lenin tarzı) komünizme sempati beklemesi ve sonrasında ikisinden de uzaklaşması da etkilidir. Tıpkı Angelopoulos'un tüm yollardan uzaklaşması gibi Papaz Yanaros da Kutsal Haftası geldiğinde radikal bir karar alır. Çatışan taraflar birbiriyle barış yapana dek Papaz Efendi “Hz. İsa'yı diriltmeyecek”, Paskalya kutlanamayacaktır: “Yunanistan çarmıha geriliyor, onu sizler çarmıha geriyorsunuz, İskaryot Yahudalar! Yunanistan çarmıha gerildikçe İsa da çarmıha gerilecek. (...). Siz öldürdükçe ben de onu diriltmeyeceğim”. Yanaros'un tavrı tarafları düşünmeye sevk etmek yerine iki taraftan da casusluk ithamı gibi tepkiler alır ve lanetlenir.

Sonuç: Angelopoulos'un ve Kazancakis'in Tarih Dili
Vatan, savaş ve iç savaş gibi üzerinde konuşulması “zor” meseleler, zorluklarını onlar üzerinde konuşmanın duygusal etkisi ve gerektirdiği sosyal sermayeden aldığı kadar, hatta belki daha fazlasıyla bu konuları tevil etmenin yorumcuya katacağı ikbalden ve yorumcunun değer dünyasının yorumcu üzerindeki tahakkümünden alır. Hakiki birer entelektüel olarak hem Angelopoulos hem de Kazancakis bu kutuplar arasında kendilerince bir denge tutturma faziletine sahiptirler, kurdukları anlatılar ve bu anlatıların satır aralarına yerleştirilenler bu duruma işaret ediyor.
Sanatçının eserini nobran bir propaganda söyleminden ayıran şey üslubunun bir sanatkarlık ve zarafete sahip olması, fikrini ince ve işlenmiş bir şekilde sunmasıdır. Bu noktada Angelopoulos'ta dikkat çeken şey “isim”lerin yokluğudur. II. Yorgos, General Metaxas, Mussolini ve buna benzer hiçbir isim zikredilmez. İsimler ortadan silindiğinde ortada kalan, nesilleri peşi sıra sürükleyen kesintisiz savaş ve iç kavgalardır. Toptan savaş karşıtlığı şeklinde tezahür eden söylemine bir sosyal bilimci olarak katılmak mümkün olmasa da örnek alınası bir üslup geliştirme hususunda Angelopoulos'un hakkını teslim etmek gerekir.
Aslen Kazancakis'in tepkisini çeken şey dini nasslardan ziyade dinin hâkim kesimlerin ellerinde meşrulaştırıcı bir vasıta vazifesi görmesidir. Burada da arafta kalan Papaz Yanaros'un kısa süreliğine de olsa partizanlar hakkında iyi fikirlere kapılması, yahut Hz. İsa'nın hakiki bir dirilişinin/Paskalya'nın hakim/sağ kesimin pratiği ve değerleri ile zıt görülmesi bunun işaretidir. Nitekim Kazancakis'in, bayrağında haç olan Yunanistan ve Ortodokluk arasında beden ve ruh misali kurduğu benzetme de (Papaz Yanaros diz çöküp dua ederken Yanaros şahsında tüm Kastelo'nun diz çökmesi) kendi ideolojik oryantasyonunu kendine mal ettiğini ve ideolojik klişelerle düşünmediğini gösteriyor.

- Kazancakis sola çok daha yakın olduğu hâlde romanda barışı bozan kötü karakterler olarak Drako ve partizanlarını göstermesi ve mutad günah keçisi olan sağ kesimi hedef almadığını yani iki tarafı birden tel'in etme yönündeki (bence oldukça isabetsiz olan) tavrı takınırken kolaycılığa düşmekten kaçındığını gösteriyor. Bu hasletlerle Kazancakis onu sevmeyenler için bile saygınlık uyandırıcı bir konuma yükselmiş oluyor.
Angelopoulos'un ve Kazancakis'in “hem taraflı hem hakkaniyetli” tarih dilinden alınacak çok ders olduğuna inanıyorum. Tıpkı Yunanistan gibi, dininin sembolünü bayrağında taşıyan ve derin bir ideolojik yarılmanın tesirini hâlâ taşıyan bir ülkede ister sanatçı ister bilim adamı olsun tarih yorumcusunun kendi şahsına karşı bir dürüstlük ve rasyonellik borcu vardır. Buna ilavete, karikatürize ve kolaycı anlatımlardan kaçınmak ve ideolojinin gözlere mühür vuracak bir nesne değil analitik bir vasat olarak kullanılması elzemdir. Türkiye'de, ancak tüm bunlar hayata geçirildiği takdirde geçmiş zaman ile kurduğumuz ilişkimizde bir yetişkinlik tavrı inşa edilebilecektir. Mesela Kemal Tahir gibi kendine mahsus bir hakikatçilik geliştirmiş ve eserlerinde tüm bakış açılarına birden ses veren bir tarih yorumcusundan ikinci bir tane olmaması ancak Türkiye'den kültürel sermaye açısından bariz derecede daha yukarıda olmayan bir ülkede pek çok bu tür ismin bulunması da bilhassa düşündürücüdür...
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.