Anlam arayışı ve hakikat sorgusu toplumsal ilişkileri nasıl dönüştürüyor?

Kimim ben? Niçin varım? Neden buradayım? Bu işi yapmak zorunda mıyım? Niçin böyle davranmam gerekiyor? Başka bir seçenekten neden mahrum bırakılıyorum? Yakın çevrede daha müreffeh bir hayat varken böylesi bir sıkıntı içinde hayatı yaşamak durumunda mıyım? Neden sadece belli yerler sömürülmüş? Belli bölgelerdeki insanlar niçin silahlarla yıkıma uğramaya devam ediyor? Yeryüzünü kirletenler bunun bedelini ne kadar ödüyor?
Farkında olsak da olmasak da içinde yaşadığımız dünyaya ilişkin yukarıdaki sorular ve onlara ilave edilebilecek çok sayıdaki soru ne kadar da insani sorular değil mi? Bu ve benzer soruların zaman zaman dünyanın farklı noktalarında aklı başında çok sayıda kişi tarafından sorulduğu ve hatta bazılarının bunlara samimi cevap arayışı içinde olduğuna ilişkin kafamızda soru işareti yoktur sanırım. Peki bunca akıl bu konulara ilişkin sorgulama içindeyken neden dünya hâlâ böyle bir yer?
Bu soruya cevabımızda biz yaratılmışlar için inandığımız değerler bağlamında bir imtihan yeri ve her birimizin süresini ve sonunu bilmediğimiz bir vakit içinde ortaya koyacağımız çabalarımızın, imtihanın bir gereği olduğunun bilincindeyiz. Diğer bir ifadeyle, yaratılış inancımız gereği tüm bu ve benzer olumsuzluklarla karşı karşıya olacağımızın, bunları aşmada odağımızda inancımızı şekillendiren referansları gözeterek, kötüden kaçınıp iyiyi hedefleyen ve gücümüzü de kullanarak hareket etmemizin de bir zorunluluk olduğunun farkındayız. Yani iyilerle kötüler, iyi ile kötünün mücadelesinde tarafız aslında. Peki madem böyle biz niçin çoğu zaman veya bazen sanki böyle bir sorumluluğumuz yokmuş gibi davranabiliyoruz?

Verili duruma esirmiş gibi hâlimiz yahut kabullenişlerimiz zamanla öğrenilmiş çaresizliğe dönüşüyor gibi. Zira sahi değiliz, sahiliği arayışımız problemli. Sahiden gerçeği arayıp aramadığımızın ne kadar farkındayız? Aklı erip iradesini kullanmaya başlayan her insan, farkında olsun olmasın, anlam arayışını sürdürür. Kimisi çok seyrek yapsa da kimi insanın bu arayışları sonucunda dışlanma, hor görülme, yalnızlaşmayla karşı karşıya kalması kaçınılmaz olur. Çok kişi bu sebeple avarelik, sapkınlık ve benzer etiketlenmeye maruz kalmıştır. Böylesi yakıştırmalar sadelik içinde, bir köydeki insan için de söz konusu olurken kendisine seçtiği çalışma alanıyla ilgili bilimsel çalışmaları sonucundaki iddiaları sebebiyle de araştırmacılara, bilim insanlarına bu etiketler yapıştırılmıştır. Bilgi üretme sistemi içinde veya halk arasındaki itibarının sarsılacağını düşünen ve imajını kaybedeceği korkusu yaşayanlar, etraflarındakilerin desteğiyle anlam arayışı sonucu hâkim paradigmayı sarsıcı iddialar bastırılmaya çalışılmıştır. Bugün belki biraz daha demokratik bir ortammış gibi görünen, daha doğrusu gösterilmeye çalışılan durumumuz da bundan pek farklı değildir.
Reklam
Ne zaman insan hakikatin peşinde iyi niyetle var olan ve baskın görüş veya bilginin aksini söylese, tu kaka edilmek, aforoz edilmekle yüz yüzedir. Zira konfor alanından çıkmak istemeyen kalabalıkların tek isteği rahatlarının bozulmaması, keyiflerinin kaçırılmamasıdır. Bunu yapmaya çalışan her kim olursa olsun, kalabalığın sesi baskın çıktığı, konvansiyonel medya vaizleri onlara hizmet etmekle ayakta durduklarını bildikleri için hakikati ortaya çıkarma adına her türlü sahici olma gayreti bir kaşık suda boğulma gerçeği ile karşı karşıyadır. Kolaycılık yaklaşımı ile sunulana, gösterilene, verili şartlara teslim olmuş kalabalıkların gerçeği arama, hakikati görme çabasından kopuk olması kaçınılmazdır.
Peki nasıl oluyor da akıl ve irade sahibi onca insan kendi varlığını ve varlık sebebini böylesine inkâr edebilecek noktaya gelebiliyor? Bu sorunun cevabı elbette çok farklı açıdan ve farklı şekilde verilebilir. Her şeyden önce ister kamu isterse özel sektör olsun hemen her yönetim mekanizması sorgulamanın asgari düzeyde olmasını arzu eder. İstikrarlı bir yönetimin icra edilebilmesi bakımından bunun anlaşılabilir bir yönü olmakla birlikte, kantarın topuzunun kaçırılmasına uygun bir alan olduğu için söylemde eleştiriye açık olduğu belirtilen hemen her içerik, ölçek ve düzlemdeki yönetimler süreç içinde hakikat arayışına yönelik çaba içine girmeyen yönetilenler yahut tebaa istemeye başlar. Söylemde her ne kadar bunun tersi ifade edilse de zamanla iyi niyetli her çıkış, nankörlükle suçlanır. İbn Haldun’un önemli iddialarından biri olan yönetimleri ve dolayısıyla toplumları kötü gidişe mahkûm eden süreç de aslında bundan kaynaklanır. Yani, gerçek veya hakikatin ortaya konulması amaçlı anlam arayışından uzaklaşıldığında ister devlet yönetimi olsun, isterse cemaat, işletme, vakıf, kamu kurumu, akademik camia, istisnasız her birinde gücün etkisi ile işler bir süre daha devam edebilir. Ancak bu süreçte riyakârlık had safhaya ulaşacağından, kendi içinde güç odakları mücadelesi kaçınılmaz hâle geleceği için ister istemez ama kısa ama biraz daha uzun bir sürenin sonunda gizlenen, üzeri örtülen olumsuzlukların taşınamaz hâle gelmesi kaçınılmaz olur.
İnsanlar evlenirken, evlendikten ve aile olduktan sonra birbirini gerçekten ne kadar tanıyabiliyor? Evlilik öncesi arkadaşlıklarda tanımayı kolaylaştıracak biçimde hakikati anlama çabaları ne denli var? Sokakta, okulda, işyerlerinde arkadaşlık ve dostluklar ne kadar sahici? Pazarcı, esnaf mal ve hizmetinin arkasında durabiliyor mu? Onlara gerçekten güvenerek müşterisine tavsiye edebiliyor mu? Ürünlerin içeriğinden kendisi ne kadar haberdar? Öğretmen öğrencilerine karşı sürekli samimi olmayan bir yaklaşım sergilemek durumunda mı kalıyor? Öğrenciler sevmedikleri öğretmen veya hocalarına riyakârca tutum mu takınıyor? Hocanın ya da öğretmenin söylediklerinde inanmadıkları ve akıllarına yatmayan şeyler söz konusu olduğunda gerçeğin ortaya çıkarılması konusunda gayret gösteriyorlar mı? Bir çalışan veya satış elemanı yanlış bir strateji ve karar için patronuna, yöneticisine gerçeği göstermek konusunda ne kadar cesur? Bir cemaat, parti veya kurum aidiyeti olanlar karar ve davranışlarda hata fark ettiklerinde gerçeğin anlaşılabilmesi için çaba sarf edebiliyor mu? Evlatlar anne ve babalarının gerçeği gölgeledikleri, sakladıklarını fark ettiğinde sorgulayabiliyor mu? Sorular artırılabilir ve çeşitlendirilebilir. Gerçekten sahi olmak istiyor muyuz ve gerçeğin arayışında olmak bizim için önemli mi?
Konuşuyoruz, yazıyor çiziyoruz. Büyük iddialar beliriyor. Tarafında olduklarımızın sahiliğini sorgulama ihtiyacı hissetmiyor ama karşıtı olduğumuz veya inandırıldığımız karşıtlarımızın herhangi bir gerçekliğini asla görmek gibi bir kaygı taşımıyoruz. Çünkü onlara karşıyız, onlar bizim hasmımız. Üstelik çağdaşı olduklarımızla da sınırlı değil bu durum. Asırlar önce yaşamış birisinin bile sahi olma, hakikati arama konusundaki belki bizimkinden çok daha iyi niyetli çabalarının sonucunda yazıp çizdiklerini okuma zahmetine katılmadan taraftarı olduklarımızın karalamasıyla yetinip yaftalayabiliyor, keyfimize göre etiket yapıştırıp hakkında söylemlerde bulunuyoruz. Nasılsa artık kendini savunma imkânı yok. Ama bize bunu telkin edenlerin kendi karar ve uygulamalarına dayanak olarak belirttikleri kişi, metin ve ifadeyi de hiçbir sorgulama ihtiyacı duymadan sloganlaştırıp “gerçek bu” diyebiliyoruz. Ne garip değil mi? Sahici olma iddiamız bile bu çabayı kendi içinde barındırmıyor.
Reklam

İşinin gereğini yapmakla uğraşmaktan ziyade büyük iddia üretmek ve böylece varlığımızı bir yerlere böyle duyurmak artık geçer akçe. Sosyal medya araçları varlıklar görünür kılınıyor. Varlığın anlamını sorgulamak külfetine katlanmak zor geldiği için imgelerle algı oluşturmak kolayına kaçılıyor. Ne popüler alan olarak medya vaizlerinden sıra geliyor ne de bilimsel bilgi paylaşım ortamı olarak dergilerde çok fazla alan açılıyor sahici bilim insanlarına. Zira oralara hâkim olanlar verili durumun sarsılmasını istemiyor ve kendi konumlarının tartışılır hâle geleceği en ufak bir alanın açılmasına razı gelmiyorlar. Böyle olmaya devam ettikçe de kendi sahicilikleri tartışılamıyor.
Medyadaysa gerçeğin ortaya çıkarılması, anlaşılması ve varsa haksızlıkların önlenmesine katkı esas sorumluluk alanları olması gerekirken “kısıtlar” deniliyor, “ama”lar ve “fakat”larla başlayan cümleler kuruluyor. Hatayı, yanlışı meşrulaştıran öyle gerekçeler havada uçuşuyor ki, zamanla yanlışlar doğruya dönüşüyor. Üzüm üzüme baka baka kararıyor yani.
Kamu kurumu veya belediyede yanlışlar öylesine birikmiş ki sahilik gibi bir dert kalmamış, varsa yoksa algı yönetimi. Özel sektör ticari kapitalizmin esareti altında. “Rekabet var ne yapabiliriz ki!” çıkış yolu olmuş hemen her işletmeye ve girişimciye. Sahi olmak kaygısıyla hareket eden istisnalar her yerde var elbet. Hak yememek adına bu istisnayı da ifade etmek lazım.
Sahi olma iddiasının insanın anlam arayışı bağlamında inançla ve insanın inandığını iddia ettiği değerler manzumesiyle ilişkisi var elbet. Ama bu iddia aynı zamanda oldukça rasyonellik de içeriyor. Bunu nereden mi söyleyebiliyoruz? En azından kendi vatandaşına, çalışanlarına, paydaşlarına karşı devlet yönetimleri, işletmeler ve sivil toplum kuruluşları açısından bakacak olursak, dünyada rasyonel kaynaklı sahi olma iddiasının genel olarak kurum ve kuralların iyi işlediği ve neredeyse istisnası olmayacak biçimde yaptırımların uygulandığı refah seviyesi yüksek toplumlar olduğunu görürüz. İşte bu ülkelerde rasyonel kaynaklı bir sahicilik görürsünüz kendi vatandaşlarına karşı. Uluslararası ilişkilerde, ikili ilişkilerde ve diğer pek çok konuda bu rasyonellikler yine kendi vatandaşlarının çıkarları lehine oldukça irrasyonel bir sahiliğe bürünebilir elbet.
Halbuki en fazla sahi olması gereken, hakikatin ve gerçeğin ortaya çıkmasını istemesi gerekenler inanç sahibi olanlar olmalı. Zira onların inandığı değerin önemlilerinden birisi, ebedi sürecek olan ahiret hayatı inancıdır. Bu hayatı kazanmanın yoluysa kendisine verilmiş sınırlı ömrü içindeki bireysel imtihanının kendisi olarak yaşayıp tamamlayabilmesidir. Bu hayat süresi içinde sahi olmayıp, gerçekten uzaklaşan, hakikatin ortaya çıkması için gücü oranında çaba göstermeyen bir insanın kendi olabileceği başka bir şansı zaten olmayacaktır.
Reklam
İnsanın bütün iradesi ve meselesi vadeli ve süresini bilmediği bir hayat içinde sahi olabilme ve kalabilme konusudur. Aksi bir durum, sınırlı imkânın heba edilmesinden başkaca bir sonuç üretmez. İnsanlık tarihi, nice sahi olamayan ve bu sebeple de güce boyun eğip hatanın ve yanlışın peşinden giden insan örneğiyle doludur.
Halbuki yaratılmış her insandan fert olarak beklenen, aklını ve iradesini sahilik arayışı içinde kullanabilmesi, kendisine dayatılan sahicilikler peşinde ömrünü heba etmemesi olsa gerek. Çoğunluk, sahte veya yanlışı sahi yapmayacağı gibi, sahi olmaya çalışmanın “saf”lıkla nitelendirilmesi de sahi olma erdemini ortadan kaldırmaz.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.