Arabesk neden kolektif ruhunu kaybetti?

Hande Yıldırım Önsöz
09:00, 13/03/2026, CumaG: Güncelleme: 09:21, 13/03/2026, Cuma
CategoryNihayet
Nihayet Dergi
Arabesk neden kolektif ruhunu kaybetti?
Hislerden aksesuara, öykülerden deneyime, tahkiyeden içeriğe: Arabesk(in) kitle kültürünün çözülüşü

Bir tweet vardı, hatırladığım kadarıyla aktarıyorum yazılanları: “O eski Anadolu Liseli metalciler, güzel atlara binip LinkedIn hesaplarına gittiler.” Bir de “camia”da dolaşan bir fotoğraf: Zannediyorum, Metallica konseriydi. Anne, baba ve artık genç yetişkin kızları. Anne ile baba zaten böyle bir konserde tanışmışlar, şimdiyse konserlere ailecek gidiyorlar. Yorumsa şuna benzerdi: “Siz; metalcilere bireyci, satanist filan dediniz ama evlenen, yuva kuran, çoluk çocuk yetiştirip onlarla konsere gelen de biz olduk.” Bu iki hikâyeye hem çok hüzünleniyor hem de tebessüm ediyorum. Anlatamam ama “tam olarak öyle”nin kompakt hâlleri bence bu karşılaştırmalar ve ufak dokundurmalar. Zihinlerdeki stereotipler… Bir benzeri, arabesk camiası için de geçerliydi hep.

Fakat durun, korkmayın! Bu satırlar metal müzikle alakalı olmayacak bu kez. Tamamıyla arabeskin ana arterlerinde dolaşacağız lakin şunu söylemek istiyorum: Benzer, hatta aynı dönemlerde biri dünyada ve Türkiye’de, diğeri Türkiye’de palazlanan iki janradan bahsediyoruz. Bu iki janra, “müzik tarihinin madun çalışmaları” gibi âdeta: merkez-çevre meselesinin müzikolojik yansımalarındaki çevreler, daha doğrusu merkezleşen çevreler. “Hangi müzik türü azınlıktan, ötekinden, acıdan doğmadı ki? Caz-blues, gospel da öyle…” diyeceksiniz belki fakat burada ben sürüklenen, seller olan kitlelerden ve “benzer damarlardan beslenmek” derken sadece belli bir etnik kökenden, ezilen gruptan doğmaktan değil kökenlerarasılıktan, farklı ezilmişliklerin eziciliğinden bahsediyorum. Burada, sessizce başlayan bir itirafı artık gururla söylüyoruz; tıpkı zirve dönemlerinde ezilen, bir guilty pleasure misali saklanan arabeskin şimdi, belki onunla daha önce hiç bağ kurmamış heybeler tarafından sahiplenilmesi ve gururla söylenmesi gibi. Hele “Aa arabesk, evet ama şunlar çok iyidir!” demek (bir de Türkiye’de bir “W.A.S.P.” iseniz) artık bir entelektüelliğe, çok kültürlülüğe açıklık alameti sayılan günümüzde… Bu kokusuz elitizm, kitle önderlerini de ayırır barikatlarla: Orhancılar daha liberal ve elittir, Ferdiciler eh ama biraz taşradır, Müslümcüler radikaldir belirsiz bir zaman diliminden bu yana. 2000’lerden sonra Sagopacılar peki? Ah, işte o, arabeskin bir başka kitlesel fazının konusu; arabeskten beslenen rap’in ya da duygusu arabesk dediğimiz o sözlüksel şey olan rap’in. Sahi, öyle mi? Öyleyse nerede bu eski kolektif ruh?

Arabesk neydi? İki tanım

“Arabesk” kavramına, sıfatına dair iki ana tanımdan bakabiliriz aslında: biri sahiden “Arap kültürüne özgü” tanımı, diğeriyse “geçirgen, bidayeti ve nihayeti belli olmayan” tanımı; tam da Doğu’nun mistik kültürleri gibi. Bu tanımlar genel itibarıyla sanat tarihi alt disiplininde yapılmakla birlikte akademik kamuda nispeten kabul görmüş “giriş” betimlemeleridir. Arabeskin bir müzik türü olarak bilhassa Lübnan ve Mısır gibi kozmopolit coğrafyaların radyolarından ülkemize girişi ise saz üstadı Matar Mohammed’in buzuk ile icraları, Abdülhalim Hâfız’ın orkestrasyonları, Ümmü Gülsüm’ün dakikalar süren kraliyet serenatları ve nihayetinde bu serencamın kamuya yayılmasında son kilometre taşlarından olan, Feyruz’un (“Fairuz” da diyebiliriz artık uluslararası kamuda öyle yerleştiği için) uzun icralardan şarkı formatına geçişli, radio-friendly ritüelleri oldu.

Peki, bu formatı toplum niçin bu kadar kucaklıyordu? Şarkı sözleri bakımından evvelinde ve özgününde bu denli hüzünlü şarkılar olmayan, hatta yer yer bir eğlence, bir işret müziği olan bu icralar, bizim coğrafyamızda niçin yenilgiden doğan bir savaşımın sembolü hâline geliyordu? Bu sorular önemli zira kolektifliğin başladığı ve kırıldığı alanlar tam da bu sorulara dayanıyor.

Geç Osmanlı’dan erken Cumhuriyet’e ve TRT’ye: Türkiye’de üç ana arterin dışında kalan “dördüncü tür”

Arabeski “minibüste dinlenen bir müzik türü” indirgemeciliğine hapsetmeden önce -ki bu noktada bir kimliği vurguladığı doğru olsa da bunun sosyoekonomik yansımalarına aşağıda bakacağız zaten- burada kısaca erken Cumhuriyet’e gitmekte fayda var ki konumlandırmayı mümkün mertebe doğru yapabilelim.

Arabeskin, başta belirttiğim üzere, sanat tarihi perspektifinden sadece müzikte değil edebiyat ve mimaride, hatta görsel sanatlarda da bir karşılığı var aslında; fakat bu tarzın müzikle iç içe geçirilerek konumlandırılmasındaki en büyük iddialardan ve hipotezlerden biri “erken Cumhuriyet’in Batı müziği elitizmi”. Dârülelhân’ın bir müddet kapatılıp müzik eğitimin çoğunlukla Batı müziği temellerine yönlendirilmesiyle bölgesel müziklerin önemini yitirmesine fakat toplum nezdinde bu önemin hiç yitmemesine değinir bu hipotez. Kısmen doğru, evet ama destekleyici savlar olmaksızın da eksik sayılabilir fakat neticede modern Türkiye’nin tarihi, modern Türkiye farkında olmadan -tıpkı içinde bulunduğumuz tarihselliklerin her ne kadar farkındaymışız, politizeymişiz ya da sosyolojik çıkarımlarımızdan bigâne değilmişiz gibi duran bizlerin de üzerinden, üzerimizden biraz zaman geçince bazı meseleleri çok daha iyi görebileceğimiz bir uzaklığa sahip olacağımız gibi- ilerlerken “kabul gören” ana müzikal alanlar bir şekilde üçe ayrılmıştı: Klasik Türk müziği, Türk halk müziği ve Batı müziği ki bu Batı müziği etkisi zaten Osmanlı’nın son dönemlerinde, bilhassa Muzıka-yi Hümâyun marşlarıyla başlamıştı. TRT’de kabul gören de yalnızca bu üç türdü. Halbuki arabesk, “resmî” olmasa da dördüncü etkin ve toplum nezdinde birinci etkin türdü. Burada yine bir mektepli-alaylı çatışmasına teşne bir durum vardı: Konservatuvar çok itibarlıydı ama meslekî geçim de arabeskten gelecek gibi görünüyordu.

Dolayısıyla “Arabesk bitti mi?” diye sormak yerine “Arabesk neden bir kolektif duygular kumpanyası olarak sürdürülemedi?” diye sormak lazım belki de. Öyle ya, Eminönü ve Unkapanı bile onunla palazlanmıştı, o da bu iki ekolün yolunu kendi sonunu getirecek kadar “popülerleştirmiş” ve “kapitalleştirmiş”ti.

Rock-metal’in veya caz-blues’un birer “alt kültür” olarak hâlâ bir şekilde yaşamasına karşın arabeskin “kitle kültürü” olarak bir nevi çözülmesi ve/veya çökmesi nereden kaynaklandı o zaman?

Eskiden kolektif duygulanımlar vardı, şimdi sadece “dijital altyapılar”a mı muhtacız?

Öncelikle arabesk, bizim coğrafyamızda müşterek paydalar kurulan bir müzik türü değildi sadece, bir kolektif duygulanım düzeniydi. Geçmiş zaman kullanıyorum burada çünkü artık kesinlikle öyle olmadığını, nostaljik bir tüketim unsuru olduğunu düşünüyorum arabeskin. Bunu malum platformların her sene sonunda açıkladığı ülke bazlı “senelik dürüm”lerimize bakarak da anlayabiliriz. Türkiye’de en çok dinlenenlerde muhakkak bir “arabesk tandansı” var fakat içi boşaltılmış, dijitalize sesler hâlinde. Sözler kısmında ise arabeskten (ve hatta hiçbir oturmuş ana ve/veya ara tarzdan) eser yok.

Arabesk, takriben 1960-1980 arası bir “müzik türü”nden çok şuydu: kırsaldan kente göçün ortak travması, sınıfsal sıkışmışlığın duygu dili, modernleşmeye eklemlenemeyenlerin varoluş biçimi. Yani arabesk, hep bir kitlesel kader anlatısıydı ve bu çok kritikti. Rock-metal, baştan itibaren bu kolektif anlatıları bireysel başkaldırılarla okumuştu; caz-blues, burada eşikte duruyordu, minik minik gruplaşarak büyüyen kolektifliklerdi onunki. Arabesk ise toplu bir alın yazısı üzerinden çalışırdı. Arabeskin 1980’lerde son şahikalarını, bunu sosyopolitik bağlamda doğrudan 12 Eylül ile de okumalıyız elbette, görmesi ve çıkarması o kolektif eşikteki son dönemeçti.

1980’lerde performatiflik ve bu kez dış mekândan iç mekâna göç: “Boy göstermeye, görünmeye gelmek”

1980’lerde arabeski ayakta tutan şeyler; aynı şehirler, aynı gecekondu mahalleleri, aynı sınıfsal çıkmaz ve açmaz, aynı hayal kırıklığı gibi meselelerdi. Benzerliği geçen, neredeyse aynı deneyimlerdi bunlar. Arabesk dinleyenler, “bizim havalar” diyorlardı; “bizim havalar” diyorsanız zaten arabesk dinlemeliydiniz. Dolayısıyla aynı şarkıyı veya albümü milyonlar birlikte sahipleniyordu çünkü benzer acıların temsiliydi bu üretimler. Burada gazino meselesine uzun uzadıya giremeyeceğimden çok savrulmak istemiyorum fakat arabeskin kolektifliği için onun, “dış mekân”dan “iç mekân”a; bir gazinoya, bir lokale taşınması çok önemliydi (Elbette sosyokültürel olarak yapabileceğimiz bir gazino ayrımı da var, o dönemlerde Maksim ile bir arka sokak “gazino”su aynı değildi bittabi fakat ben burada, bir sosyalleşme alanı olarak arabeskin performe edildiği iç mekânlardan bahsediyorum ve şemsiye tabir olarak “gazino”yu kullanıyorum.). Mekânın “elverişliliğine” göre insanlar kimi zaman aileleriyle kimi zaman çift olarak gelirlerdi bu yalıtılmış, hayatın keşmekeşini, göçün nesiller boyu birikmiş uluslararası ve ulusal ağırlığını dışarıda bırakabilecekleri alanlara. Ortaklıklar, paydaşlıklar burada kuruluyor; aile dostları burada bulunuyor, yeri geldiğinde dedikodular burada yapılıyor; belki bir lokal sanatçı burada tanınıyor ve Eminönü’ne, Unkapanı’na gidildiğinde bir Hakkı Bulut, bir Ferdi Özbeğen, bir Ümit Besen, bir Nejat Alp kasetiyle birlikte bu ismin de albümü aranıyordu: Payda, yaşamın içinde ortaklaşıyordu.

Acının bireyselleşmesi ve kolektifliğin çözülmesi

1990’lara geldiğimizde sosyokültürel açıdan büyük kırılmalar yaşandı: Kentleşmeden parçalanmaya geçildi öncelikle. Gecekondular apartmanlaşmaya, apartmanlar siteleşmeye başladı. Mahalle kültürü, uzun periyotlar hâlinde kademe kademe silinmeye ve hayat bireyselleşmeye yüz tuttu. Ortak kader de böylece kişisel hikâyelere bıraktı yerini, hâlâ bazı müştereklikleri mahfuz olsa da. Arabesk aynı anda duygulanacak bir şey olmaktan çıktı velhasılıkelam. Bununla birlikte medya ve tüketim kültüründe de değişimler ve dönüşümler yaşandı, acının bireyselleşmesiydi bu da. Televizyonlarda tek kanal dönemi yerini özel kanallar geçidine bıraktı ilkin. “Herkesin acısı kendine” idi artık. Duygu; belki henüz tüketilmeyen fakat ortaklık duygusunun odağını değiştiren bir diziye, bir televizyon filmine ve artık günümüzde de tüketilen bir “içeriğe” dönüştü. Arabesk kolektif bir dil olmaktan çıktı, silik ve nostaljik bir anı ya da imge dönüştü. Tıpkı günümüzde bu “yeniden nostalji”yi deneyimliyor oluşumuz gibi (Söylediğim gibi, “yıllık dürüm”lerimizde “Yahu hiç duymadım, neler oluyor; ne saçma şeyler bunlar!” dediğimiz kayıtları görmemizin sebebi arabeskin hayatımızdan ivedilikle ve belki zoraki çekilmiş olması olabilir.). Son olarak tüm bu değişimler ve adımlar, arabesk kültürünün kendi içinden erimelerini doğurdu: hem metodik hem çıkış noktası olarak. Arabeskin, artık pop ve fantezi müziklerle sentezlenmeye başlanmasıyla acı, estetize ve performe edilir oldu. Duygular, belki hâlâ bir drama türü oluşturuyordu ama artık “risksiz”di sosyokültürel bağlamda. Böylece arabesk hem içsel hem dışsal sistemlere itirazlarından gitgide sıyrılarak bir fon müziğine dönüştüğü bu yola çıktı.

Dârülelhan koro sınıfı, Gönül Paçacı arşivi, 1926
Dârülelhan koro sınıfı, Gönül Paçacı arşivi, 1926

Parantez: Kitle kültürü ve alt kültür farkı

Minik bir değini: Peki, rock-metal aynı 70’ler, 80’ler, 90’lar ruhuyla olmasa da her dönemin ruhunu yakalamaya gerek alt janralar gerekse alt kültürler bazında devam edebildi, dedik. “Neden devam edebildi?” kısmını burada biraz açmak isterim. Rock-metal’in (İki janrayı tek janra gibi konumlandırıyorum konseptten ötürü yoksa öyle bir inceleme yapamayız, bu türlere ayrı ayrı bakmalıyız elbette.) omurgası, her ne kadar sistemsel başkaldırılarla destekleniyor olsa da aslında bireysel kafa tutmalardı. Ortak acı değil şahsî isyanlardı bazen burada geçerli jeton. Mötley Crüe’nün ortaya çıkışı ve Nikki Sixx’in hikâyesi bunun en güzel örneklerinden biri bana kalırsa: kişisel travmaların çevreden merkeze dönüşmesi ve farklı farklı travmaların bir garajda buluşabilip o enstrümantal senkronizasyonu sağlayabilmesi. Tercihler, zorunluluğun önündeydi; “rafine” bir tercihte bulunmak, janranın kendi içinde bir müzik okuryazarlığı elitizmi doğuruyordu. Arabesk bir kitle kültürüyken rock-metal bir alt kültür olarak (AOR dediğimiz albüm-oriented rock ve arena rock alt janralarını burada biraz dışarıda tutmalıyız tabii.) yoluna ve yaşamaya devam etti dönemlerin kendi pop kültürlerinin yanında.

Ferdi Özbeğen
Ferdi Özbeğen

Kolektife doğmak ve kolektif olmak

Arabesk kolektife doğmuştu; rock-metal ise kolektif olmuştu kısacası. Ortak yoksunluklar, hayaller ve yenilgiler olmadıkça arabesk ana arterini kaybediyordu zira artık yoksunluklar hâlâ mevcut olsa da ortak anlaşılmıyor, hayaller birlikte kurulmuyordu. İnsanlar, kolektif değil kişisel yenilgileriyle uğraşıp terapi alıyorlardı. Terapi alamayanlar “içerik”lerden beslenmeye çalışıyorlardı. Rock-metal, geniş anlamıyla kitleselliğe bağlı değilken arabesk, kendi kitlesine muhtaçtı; bilişsel olarak bir adrenalini getiriyordu mecburen. Bu sebeple kitle kültürleri yahut kolektif kültürler silinirken alt kültürler azalsa da derinleşti, bütünden ayrılsa da parçalar hâlinde devam etti. Az olsundu, bizim olsundu.

Arabesk, büyük oranda retro konseptler, mizah, ironi ve cover kültürü üzerinden ilerliyor; yeni öfkeler, yeni bağdaşıklıklar ve “dolanıklık”lar doğuramıyor gibi. Rock-metal ise yeni öfkelere, kimlik çatışmalarına ve çok dilli tercümelere açık hâlâ. Bu sebeple de -bu kez ters okursak- arabesk-rock gibi alt ve alt janraların içinde dahi farklı bir kitleye, alıcıya, muhataba seslenebiliyor “rock”. Arabesk ise “bizdenliği” ile var olmaya çalışıyor. Burada arabeskin nostaljik “damar”ı, rock’ın ise öfkesi tüketilmiş oluyor.

Arabesk, kendi içinde bir “arabesk”i, aforizmik yükselişi barındırıyor sözün kısası: “ya hep ya hiç”, “ya herkesin ya hiç kimsenin”.

Hiçten hepe bir ters mühendislik işler mi sizce zekâların çarpıştığı bu çağda ve Müslüm Gürses’in tamamıyla yabancı şarkıların (Rainbow’un “The Temple of the King”inden Garbage’ın “The World is not Enough”ına, Bob Dylan’ın “Mr. Tambourine Man”inden David Bowie’nin “I’m Deranged”ına kadar) müthiş aranje edilmiş, Türkiye’nin bilinen isimleri tarafından yazılmış Türkçe sözlü coverlarından oluşan soundtrack albümü “Aşk Tesadüfleri Sever” gibi bir son çırpınış yahut yenileme gelir mi arabeske?

*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026