Avrupa fikri: Modernite ve kimlik krizi tartışması

Ümit Aksoy
09:00, 04/04/2026, CumartesiG: Güncelleme: 22:02, 07/05/2026, Perşembe
CategoryNihayet
Nihayet Dergi
Avrupa fikri: Modernite ve kimlik krizi tartışması
Düşüncenin geldiği zevali ifşa edebilecek bir anlatım geliştirmeliyiz

Avrupa fikri ve imgesi, yalnızca bir coğrafyaya değil tarih, iktidar ve düşünce biçimlerine yaslanan güçlü bir anlatıya işaret ediyor. Felsefeden tarihe, moderniteden krize uzanan bu söyleşi Avrupa-merkezci düşüncenin nasıl kurulduğunu, hangi karşıtlıklarla beslendiğini ve bugün hangi açmazlarla yüz yüze kaldığını tartışıyor. Avrupa’nın kendini evrensel bir ölçüt olarak inşa etme süreci kadar, Batı-dışı toplumların bu mirasla kurduğu gerilimli ilişki de masaya yatırılıyor. Bu kapsamlı çerçeveyi Prof. Dr. Kasım Küçükalp ile ele aldık.

“Avrupa fikri/imgesi” tarihsel olarak bize ne söylüyor? Bu fikrin hem zamansal hem de mekânsal anlamda sınırları ve tanımını nasıl yapmak gerekiyor sizce?

Bir fikrin ortaya çıkışı tarihsel süreklilikler kadar belli bir varlık-oluş ufku içerisinde kesbediyor. Yani Avrupa fikri, revaçta olduğu, bir takım temel ayrımlarıyla, parametreleriyle belirginleştirilmeye ve bu fikriyatın onun üzerine bina edilmeye çalışıldığı dönemle ilgili olarak düşünülmek durumunda. Kuşkusuz bu, tarihsel seyir içerisinde Avrupa’ya ve Avrupa fikrine dair herhangi bir anlatının olmadığı, bunun sadece belli bir dönemde ortaya çıktığı anlamına gelmez. Ama Avrupa fikrinin zamansal ve mekânsal olarak sabit olmadığını, tarih boyunca farklı anlamlar yüklenilen bir imge olarak neşvünema bulduğunu ifade etmeliyiz. “Avrupa imgesi” çoğu zaman doğal ve evrenselmiş gibi sunulsa da gerçekte birtakım güç ilişkilerinden, tarihsel koşullardan, sosyoekonomik, kültürel, politik bağlamdan bağımsız bir biçimde şekillenmemiştir ki bu zaten zaman içerisinde Avrupa-merkezcilik dediğimiz olguya şekil verecektir. Yani Avrupa imgesi coğrafi boyutun ötesine taşarak “medeniyet”, “ilerleme”, “evrensellik” iddialarını da içinde barındıran güçlü bir söyleme dönüşür.

Peki, başta evrensellik nosyonu olmak üzere diğer unsurların tahkimatı için Avrupa kendisine kökensel olarak nasıl bir hikâye oluşturmaya çalıştı tam olarak?

Burada haritaların değil o fikri vücuda getiren tarihsel bağlamların, dikotomilerin kuruluş mantığını çözmek icap etmektedir. Aslında kökensel olarak düşündüğümüzde Antik Yunan’a kadar geri gidebiliriz. Bu dönemde Avrupa, bir medeniyet alanı olmaktan ziyade bir karşıtlık kategorisi, daha çok kültürel ve politik niteliği ağır basan bir kavram olarak kendisini gösterir. Örneğin Yunanlılar açısından bakıldığında Asya veya Yunanlıların dışındaki dünya despotizm, keyfilik ve özgürlükten yoksullukla nitelendirilmiş. Roma’nın egemenliğindeyse Avrupa geri planda kalıp Roma merkezli dünya tasavvuru eksenine kaymaya başlamış. Orta Çağ’a gelindiğinde daha çok dinî içeriğiyle tezahür eden ve “Kriterion” dediğimiz Hristiyanlık temelinde inşa edilen dinî birlikteliğin etkisiyle irtibatlı olarak telakki edilmiş Avrupa. Ama bugünkü anlamıyla Avrupa dediğimiz zaman anlaşılan fikrin neşvünema bulmasının, Rönesans ve devamındaki aydınlanma fikriyatıyla ilgili olduğunu görürüz. Avrupa kimliğinin temel unsurları aydınlanma düşüncesiyle birlikte “akıl”, “bilim”, “ilerleme”, “evrensellik” gibi kavramlar çerçevesinde, ayırt edici özellikler olarak temyiz edilmeye ve diğer kavramlar da ona göre konumlandırılmaya başlanmıştır. Dolayısıyla evrensel olana dair açıklığın Avrupa’nın prototipini teşkil ettiği temellendirilmesiyle Avrupa kendisini tanımladığı gibi diğer toplumlar için de onlara ölçü teşkil eden, onları sınıflandırma, değerlendirme imkânı veren bir referans noktası olarak tayin ve tespit edilmiştir. Kuşkusuz bu referans noktası olma vasfı, tıpkı insanın kendi tarihini yaşam içerisinde sürekli yeniden kurmasına benzer bir biçimde, “tarihin keşfedildiği yüzyıl” dediğimiz XIX. yüzyılda, kendi bilincini inşa etmesiyle perçinlenmiştir. Zira aydınlanma sonrası Batı düşüncesi kendi bilincini inşa ederken bir takım tarih yazıcılıklarını da işin içine dahil etmekte ve böylece Avrupa fikrini tahkim eden bir tarih anlatısı kurgulandığını müşahede etmekteyiz.

Avrupa için tarihin keşfiyle birlikte retrospektif bir şekilde işleyen yeni bir inşa başlıyor. Avrupa’nın kendisi için yaptığı bu eylemde ortaya nasıl bir manzara çıkıyor? Avrupa’nın kendisini gördüğü aynanın yapıldığı malzemeye dair neler söylemek istersiniz?

Her türlü tanım belli bir pozisyonundan hareketle gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla Avrupa fikriyatının, düşüncenin ve buna bağlı olarak Avrupa merkezci dünyanın, tam da XIX. yüzyılın Avrupalı entelektüel bilincinin kendinden bütün varlığa nazar etmesiyle alakalı bir süreci ifade ettiğini söyleyebiliriz. Bu anlamda Avrupa’nın kendini ürettiği retrospektif manzara, yansımadan çok bir inşa olarak düşünülmek durumundadır. Geçmişi; bugünden hareketle, bugünün ihtiyaçlarına ve bilincine göre seçen, eleyen bir bakış açısına uygun inşa etme faaliyetidir bu. Dolayısıyla Avrupa’nın kendine dönük aynası da anlatılardan, karşıtlıklardan güç bularak oluşmuştur. Bunun sonucu olarak Avrupa’nın kendine nazar eden bilinci, tarihi yeniden inşa ederek, onu çizgisel bir anlatı üzerinden ortaya koymaya başlamıştır. XIX. yüzyıl tarih yazıcılığıyla birlikte medeniyetler, bilimler, dinler tarihinin inşa edildiği, muhakeme mantığının bir anlamda tarih dolayımıyla tescillenip evrensele ölçüt kılındığı, evrensel değerler, evrensel düşünce, evrensel insan, evrensel halk gibi anlam dünyasını inşa eden, ona zemin teşkil eden anlatının doğuşuna karşılık gelir. Avrupa’nın kendisi için yazmış olduğu tarih de büyük ölçüde süreklilik, ilerleme ve tutarlılık anlatısı üzerinden inşa edilmiştir. Hikâye Antik Yunan’dan Avrupa’ya doğru peyderpey gelişen bir süreç olarak sunulup modern demokrasiye, Avrupa’nın kendini doğuran ve gelişen bir özne olarak sunan bir anlatıyı tesis etmiştir. Bu anlatının en büyük fikir mimarıysa Hegel ve onun felsefi pozisyonudur.

Hegel felsefesinin bu noktadaki kritik rolünü bir miktar açmanızı isteyeceğim sizden. Hegel fikriyatı Avrupa’nın kendini oluşturma eyleminde nasıl bir rol üstlenir?

Hegel’in en büyük mahareti, Avrupa-merkezci dünya görüşünü bir tarih metafiziği dolayımıyla tahkim etmesi. “Hegel felsefesinde söylenmemiş söz yoktur.” derler. Yani Hegel kendi felsefi muhakemesine Doğu’yu, Uzak Doğu’yu, İslam’ı, Hristiyanlığı, Yahudiliği de içerecek bir bakış açısıyla bakar ama bu bakış açısı ilerlemeci bir anlatının izleğinde neşvünema bulur. Hegel’in meşhur Aufhebung kavramı, Hegelci diyalektiğin anlaşılması için önemli bir anlama sahiptir. Aufhebung her tarihsel dönemin kendinden öncekinin eksikliklerini giderdiği, muhafaza edilmesi gereken yönlerini koruduğu ve daha üst bir bilinç düzeyine taşıdığı bir diyalektiği ifade eder. Buna “içererek aşma” diyebiliriz. Yani bilinç ve düşünce, Avrupa’ya gelen tarihsel süreç eksikliklerden azade bir biçimde, onları elemine ede ede Avrupa’da nihai kemal noktasına varmıştır ve gelinen noktada Avrupa âdeta tam bir prototip statüsüne taşınmıştır. Burada Avrupa’nın hikâyesi, Antik Yunan’da felsefenin doğuşu, Roma’da hukukun üstünlüğünün ortaya çıkması, Hristiyanlıktaysa ahlaki düzenin ima yoluyla belirginleşerek baba-oğul-kutsal ruh üçlemesi içerisinde bir bilincin teşekkül etmesi gibi durumların hepsini içermektedir. Bunun yanı sıra İslam’ın veya Uzak Doğu felsefelerin neye tekabül ettiği, neyi başardığı ya da başaramadığı da söz konusu Avrupa-merkezci dünya görüşüne göre değerlendirilir, konumlandırılır ve inşa edilir. Bütün bu anlatının felsefe tarihi metinlerine doğrudan doğruya yansıdığını görüyoruz. Başka bir ifadeyle felsefe tarihi yazıcılığı aynı zamanda, Avrupa-merkezci dünya görüşünün düşünce yoluyla nasıl inşa edildiğini, hangi kategorileri tarihe dayatarak onu alımladığını görmemiz açısından önemli. Batı-Doğu, modern-gelenek, bilim-din, Avrupa ve Avrupa dışı dünya gibi benzeri dikotomiler aslında tamamen öncelikli terimin imtiyazlı bir pozisyonda olduğu, diğerlerininse ona yakınlık ve uzaklığı düzeyinde belli bir statüye taşındığı bir ayrım mantığını dayatmaktadır. Avrupa ilerleme fikriyat, ilkelden moderne doğru bir gelişim sürecini temsil eder ve nihayetinde moderniteyle beraber artık o bir bilinç düzeyine taşınmıştır. Bu durum, insanın metafizik yüklerden kurtularak bilincinin açıklığı içerisinde gerçekliğe tanıklık ettiği modern özne metafizikleriyle beraberse artık insanın tam anlamıyla özgürlüğe açıldığı bir düzleme karşılık gelir ki ister Hegel isterse Marx açısından bakılsın, bu diyalektiğin ucunda “özgürlük” vardır. Dolayısıyla karşımızda özgürlüğe doğru giden bir diyalektik süreç vardır ve Hegel felsefesi bunun en kâmil noktasına tekabül eder. “Tarihin sonu” gibi kavramların kendini göstermesi de bu durumun bir göstergesidir. Dolayısıyla karşıtlıklar üzerine kurulu bu anlatı açısından bakıldığında Avrupa kendisini, ötekiyle birlikte tanımlayarak merkezi ve dışlayıcı ontolojik statüsünü tahkim etmiş olur: Doğu irrasyonellik, Afrika talihsizlik, Amerika keşfedilmeyi bekleyen bir düzlemde, tamamıyla karşıtlıklar ilişkisi içerisinde konumlanır. Dolayısıyla Avrupa, sahip olduğunu düşündüğü niteliklerini doğal ve üstün bir konuma taşıyacak şekilde ötekisine bağlı olarak kendini tanımlama cihetine gitmiştir. Bu süreç aynı zamanda Avrupa’nın Batı-dışı dünyayı sevk ve idaresini de meşrulaştıran bir anlatının doğmasını sağlamıştır. Marx’ın “Onlar kendilerini temsil edemezler; bu yüzden temsil edilmeleri gerekir.” ifadesi, aslında, Aydınlanma zihninin tarih metafiziğiyle inşa ettiği Avrupa-merkezci ben bilincinin dışarıya hangi nazarla baktığını görmemiz açısından önemli bir ayrımı açığa vurur.

Marx’ın “Onlar kendilerini temsil edemezler; bu yüzden temsil edilmeleri gerekir.” ifadesi, aslında, Aydınlanma zihninin tarih metafiziğiyle inşa ettiği Avrupa-merkezci ben bilincinin dışarıya hangi nazarla baktığını görmemiz açısından önemli bir ayrımı açığa vurur.
Marx’ın “Onlar kendilerini temsil edemezler; bu yüzden temsil edilmeleri gerekir.” ifadesi, aslında, Aydınlanma zihninin tarih metafiziğiyle inşa ettiği Avrupa-merkezci ben bilincinin dışarıya hangi nazarla baktığını görmemiz açısından önemli bir ayrımı açığa vurur.

Siyasal olarak sıklıkla dile getirilen “Amerika’nın çöküşü” söylemi hem tarihsel hem sosyolojik hem kültürel olarak Avrupa fikriyatı için de dile getiriliyor. Bir yandan yayılım alanı çok güçlü bir yandan da durağan, hatta denilebilirse bunalımda olan bir düşünsel pozisyondan bahsediyoruz. Birbirine zıt bu iki durumu nasıl anlamak gerekiyor sahiden?

Siyasal ve entelektüel düzlemde ortaya çıkan Amerika’nın çöküşü söylemi, güncel jeopolitik güç dengelerine dair bir iddia olarak okunmamalı aslında. Bu durumun daha derinlerde, modern Batı’nın kendini alımlama ve anlama biçimiyle ilgili bir semptom olarak görülmesi gerekir. Aynı şekilde söz konusu iddiayı, Avrupa’nın kendi için de uzun süredir dolaşımda olan durağanlaşma söylemine dair de kullanabiliriz. Batı düşüncesi XIX. yüzyıldan itibaren kendisine yönelik bir “kriz” anlatısı ortaya koymuştur. Bir yozlaşma ya da sona yaklaşma anlatısı… Bu, Spengler’in meşhur Batı’nın Çöküşü metni, XX. yüzyıl varoluşçularının bunalım söylemleriyle modernite eleştirileri, Nietzsche’nin bütün Batı metafizik geleneğini “oluşun karartılması” olarak nitelendirdiği ve nihayetinde nihilizme varan tespitleri, Heidegger’in Varlığın anlamının unutulduğu yönündeki vurgusu bir anlamda Batı dışı dünya tarafından -biraz da kolaycılıkla- Batı fikriyatının çöktüğü benzeri söylemlerinin etkisini romantik bir düzlemde değerlendirme noktasına taşımıştır. Ama burada şunu özellikle vurgulamakta var: İç dinamiği içerisinde kendisiyle hesaplaşma ve yüzleşme, imkânlarını veya imkânsızlıklarını kritize etme anlamında Batı düşüncesinin dinamik yapısını belli ölçüde sürdürdüğünü söylemek mümkündür. Yani “Her şey bitti!” ya da “Sona geldik!” anlatıları aslında bir taraftan da düşünceyi tıkayan şeylerin önünü açmaya yönelik kavramsal aparatlar gibi iş görmektedir. Bu yönüyle baktığımız zaman Avrupa veya Batı fikriyatının çöküşünden ziyade kendi iç gerilimlerini düşünmeye koyulmasının geçerli olduğunun altını çizmek gerekiyor.

Peki, bu durum son tahlilde nasıl bir manzara koyuyor önümüze sizce?

Batı düşüncesi bütün bunlardan beslenirken bir taraftan da kendini daha farklı formlar içerisinde tahkim etmenin imkanlarına açılmıştır. Müslüman bir felsefeci olarak gördüğüm durum, Batı metafizik geleneğinin nihai kertede kendi iç imkanlarını radikalleştire radikalleştire, kurgusal olanın ötesine geçmeye çalışan, hümanistik metafiziklerin ortaya çıkardığı epistemik ve metafizik şiddetten, teorilerin veya temsillerin kifayetsizliklerinden kurtulan ve büyük ölçüde ontolojik düzlemde nihilistik bir varoluşu alkışlayan bir noktaya gelip çattığıdır. Düşüncenin en radikal noktası olarak bütün epistemik güçlerimizin beşerî ve sınırlarını blokladığımız takdirde varabileceğimiz en nihai noktanın nihilizm olduğu düşüncesindeyim. Bu durumunsa hem bir imkân hem de zaaf olarak birlikte düşünülmesi gerektiğine inanıyorum. Yani bu durum bir yandan hem bir zevaldir ama bir taraftan da fırsattır. Zeval oluşu, artık insanın varlığını, varoluşunu değer-anlam dünyası içerisinde kuracak olan söylemlerin farktan öte bir anlam ifade etme mecalinin kalmamasıyla ilgilidir. “Fark felsefesi” yapıyorsunuz fakat farka niçin tanıklık etmeniz gerektiğine dair ikna edici bir referansınız kalmamış durumda. Farka ihtimam gösterelim de niçin? Fark kendi başına neden değerli olsun? Burada fark, farksızlaştırıcı bir aynılaşma düzlemi de yaratıyor. Bu liberal değerlerin veya küresel kapitalist yaşam pratiğinin işine de geliyor bir anlamda. Yani “anything goes” dediğimiz, her şeyi eş değer düzleme getirip rölativize ettiğimiz düzlemde, hangi ayrımları, hangi ayrımlardan daha önemli kılmam gerektiğine dair açıklayıcı paradigmayı da kaybetmiş durumdayız.

Bu farkların anlamsızlaştığı durum, nasıl bir imkân sunuyor bize?

Bu yönüyle düşünürsek, beşerî düşüncenin en radikal noktasıyla geldiği yerin çağdaş fark felsefeleri, olumsal varlık düzlemi olduğunu pekâlâ söyleyebiliriz. Bana göre dinin varlık oluşsal teklifinin çıplak zemini de budur. Yani din bu gerçekliği, bu gerçeklik içerisinde yersiz, yönsüz, istikametsiz kalan insanı, beşerî muhatap alıyor. Bu bize şunu söylüyor: İnsanların sahici bir düşünme imkanına, öte fikrini, Allah’ı hesaba katan bir düşünme tarzını dikkate alacak şekilde düşünceyi yeniden kurmaları açısından bir fırsattır. Ama kendi içerisinde çıkamadığı yönleri itibariyle düşünüldüğü zaman artık herhangi bir beşerî hakikat iddiasının daha kurulmadan, inşa edilmeden ölü doğması mukadder bir düzende olduğunu ifşa etmesi açısından da bir zevaldir. Böyle meseleye bakmak sanki daha makul gibi görünüyor.

Bizim gibi bakışını olumlu ya da olumsuz olarak Batı’ya göre ayarlamaya çoktan meyyal toplumlar için durum biraz daha karmaşık. Kendimizi çoktan Batı saatine göre ayarlayan bizler için ister Batıcı ister yerli pozisyonda olsun Avrupa imgesinin sarsılmasıyla yaşanan şiddet daha artıyor. Avrupa’nın hem siyasal hem düşünsel olarak kendi içinde yaşadığı sıkıntıları da hesaba katarak bizdeki yansımalarına dair değerlendirmeleriniz nelerdir acaba?

Doğrusu bu çok şümullü olan 300 yıllık Türk-İslam modernleşmesi sürecinin hikâyesi. Karşımızda, bizim doğrudan veya dolaylı olarak maruz kaldığımız ve bir şekilde de mukabelede bulunmamız icap eden gerilimli bir oluş süreci olarak okunabilecek bir manzara var. Tanzimat’tan günümüze, Türk-İslam modernleşmesi sürecinin çok sancılı bir biçimde cereyan ettiğini özellikle vurgulamakta fayda görüyorum. Bu gerilimli süreç, biraz da meseleleri sadece İslam ve Batı üzerinden koyutlamayı imkânsızlaştıracak birtakım unsurları de düşünmeyi gerektiriyor. Modernleşmeyle birlikte ortaya çıkan ve Batı fikriyatı düzleminde, Rönesans’tan aydınlanmaya ve çağdaş zamanlara serpilip gelişen serencam, insanın varlıkla, eşyayla girdiği ilişki biçiminin, toplumsal kuruluş ve üretim formunun, yönetim şeklinin, ekonomik yapıların köklü bir biçimde dönüştüğü bir düzleme karşılık gelmekte. Belki de söz konusu durumu, salt fikri bir mukabele olmaktan çıkarıp varoluşsal bir boyut olarak düşünmemizi gerekli kılan da burası. Yani hiçbir şekilde kayıtsız kalamayacağımız, içine doğduğumuz bir dünyayla kavga içerisinde olmak gibi imkânsız bir süreci anlatıyor. İmkânsız çünkü oluşla kavga etmenin bir anlamı yok… Yani neyi muhatap alıp da mücadele edeceksiniz? Örneğin klasik dünyada, toplumsal pratikleri veya değer anlam dünyasını, referans sistemini mümkün kılan sadece teorik düzlemde gerçekleşen durumlar değildi. Bütün bunların aynı zamanda Varlıkta da bir karşılığı söz konusuydu. Klasik dünyada ister Batı’ya, isterse Hint’e, Çin'e yahut İslam coğrafyasına gidin; üç aşağı beş yukarı aynı değer-anlam-muhakeme mantığıyla sizi karşılardı insanlar. Adalet, amaç fikri, dünyanın ontolojik statüsüyle ilgili yaklaşım biçimleri, bunu uygun bir biçimde toplumsalın inşası söz konusuydu. Mesela klasik dünyada hiçbir kadın, hiçbir çocuk ya da erkek bütün içinde kendisine biçilen ve ontolojik bir gereklilik olarak insana sunulan rolleriyle kavga içinde değildiler. Oysa modernite ile beraber varlıktaki o bütünlüklü yapı çözülmeye başladı ve bu çözülmenin beraberinde getirdiği ilişki biçimlerinde çok radikal denebilecek dönüşüm ve çözülme ortaya çıktı.

Bahsettiğiniz durumu Batı dışında kalan bizler daha katmerli bir şekilde yaşıyoruz…

Batı da bunu kendi içinde Yüzyıl Savaşları, Otuz Yıl Savaşları sürecinde çok kanlı bir şekilde yaşadı. O tecrübe Batı’yı özgürlük ve demokrasi fikrine kilitledi. Batı dedi ki: Bizim bu tarz söylemlerle yapabileceğimiz en iyi şey, çok iyi kan dökmek ve ne yazık ki böyle bir lüksümüz kalmadı kendi içimizde. Dolayısıyla biz “özgürlük”, “eşitlik”, “demokrasi”, “insan hakları” benzeri kavramlar üzerinden bir Avrupalı kimliği inşa etmeliyiz, yani modern bir kimlikle irtibatlanmalıyız. Bunun bir sonucu olarak da Avrupalı bilincin özgürlük, eşitlik ve buna bağlı olarak sökün eden değerlerle artık kavga etmeden, onları maksimum düzeyde realize edilebilirlikleri entelektüel çabayı kıymetli gören bir anlayışa açıldığını görüyoruz.

Peki, Batı-dışı toplumlardaki durum, orada hikâyeyi nasıl anlamak ve yorumlamak gerekiyor?

Batı-dışı toplumlarda, bilhassa İslam dünyasında imparatorlukların çözülmesi, modern ulus-devletinin ortaya çıkması, Sanayi Devrimi sonrası modern teknolojinin etkisi ve Batı fikriyatının veya varlıkla kurulan ilişkinin global düzeyde bir etkin güce sahip olmaya başlamasının sonucu olarak, maruz kaldığımız dünyayla ilişkimizi yeniden düşünmemiz gerekti: Bu yeni duruma nasıl bir mukabele mantığı içerisinde olacağız? Ortaya çıkan kriz ya da mukabele mantığındaki kararsızlık, elbette tekdüze bir durum arz etmiyor. Skalanın bir ucunda Batılı değerleri bütünüyle alımlamaya yönelik Batılılaştırıcı bir politik söylemi meşrulaştırmak, diğer ucundaysa tamamıyla reaksiyoner bir tavırla, nostaljik bir geçmiş, “Asr-ı Saadet” duygusu yaratarak onunla ihtiva etmeye ayarlı bir düşünce hamlesi bulunmakta. Sorulması gereken soru ise şu: Peki biz, bu zamana özgü varlık-oluş ufku, değer ve anlam dünyası içinde İslam’ın teklifini çağla nasıl buluşturacağız? Ne yazık ki bu noktada modern entelektüel kültürleşme, söz konusu durumun politik ve ekonomik sonuçlarıyla beraber, kimsenin kayıtsız kalamadığı bir ruh hâlini vücuda getirdi. Yani bu duruma teoride karşı çıkanlar bile içten içe onunla var olmanın cazibesine kapıldılar kaçınılmaz bir biçimde. Bunu aslında gerilimli bir “ölçü kaybı” olarak okumak mümkün. Bizim ölçümüz nedir? Batıcı bir pozisyon mu alacağız? Bu durumda kendimiz olma imkânımız ne olacak? Dolayısıyla “Avrupa İmgesi” ile Türkiye arasındaki ilişkiyi kopuş değil bir yüzleşme süreci olarak düşünmek gerekiyor. Ya da bütünüyle imkânsızlık veya büyük bir imkana açılış gibi değil de devam ede gelen, henüz tamamlanmamış bir süreç olarak okunmak icap ediyor. Önce durumumuzu bu anlamıyla tespit etmek gerekiyor.

300 yıllık tecrübenin sonunda olan bitenin ne olduğunu tam olarak anlamamış olmak meselenin büyüklüğünü de ortaya koyuyor…

Deleuze ve Gauttari meşhur Felsefe Nedir? metninde felsefeyi, “bir kavram yaratma sanatı” olarak tanımlarlar. Yani yaşamın bize uyguladığı şiddete karşı bizim ona dönük mukabelemizdir aslında kavramlar. Bir anlamda Müslümanlar başlarına gelenleri henüz anlamlandıramadılar. Neye maruz kaldık, neyle muhatabız? Bu muhatap oluş karşısında biz eğer bu teklifin ebediliğine, evrenselliğine, kıyamete kadar devam edeceğine itibar ediyorsak bu ancak, İslam’ın varlık-oluşsal teklifinin tam da çıplak nihilistik varoluş düzleminde bu çağa ne söyleyeceğine, bununsa bulunduğumuz zamanın varlık-oluş riski içinde tanımlayıp anlamlandıracak bir muhakeme mantığı içinde yapılabilecek bir okumayla mümkün olabileceğini görmek zorundayız. Bu bir süreç ve hâlâ devam ediyor.

Avrupa fikri/imgesinin önemli dayanaklarından birisi de hiç şüphesiz felsefi söylem veya üretim. Kabaca 90’ların başında dolaşıma sokulan “hakikat-sonrası” bir zeminde yaşadığımıza dair kabul ya da varsayım, söz konusu felsefi pozisyonun durduğu yeri anlatıyor. Post-truth söylemi hem tarihsel hem de Avrupa fikriyatı içinden baktığımızda Avrupa imgesine dair neler söylüyor? Avrupa felsefesinin, her şeyi bulanıklaştıran bu tutum alışını nasıl yorumlamak gerekiyor?

Bu noktada bizdeki problemin şu olduğu kanısındayım: Biz çağın düşünce dünyasını, bu çağı kuran varlık oluşsal parametreleri, ortaya çıkan entelektüel kültürleşmeleri, zamanın vücuda getirdiği muhakeme ve meşruiyet mantığını, bu meşruiyet mantığına içkin eleştirelliği yeterince bilmediğimiz için, kendisine yabancı olduğumuz bir söylemi muhatap almak gibi bir hataya düşüyoruz. Bu çağı vücuda getiren sürecin mantığını yeniden kurmamız gerektiğini ama bunun afaki bir söylemle değil gerçekten eleştirel düşünceyi radikalleştirerek ortaya çıkan fark felsefelerini mümkün kılan varlık oluş ufkunu, onu mümkün kılan ontolojik edimleri düşünce konusu kılarak, düşüncenin geldiği zevali ifşa edebilecek bir anlatım geliştirmemiz gerektiği kanısındayım. Ben naçizane meseleyi değerlendirirken çağdaş dünyada karşımıza çıkan bu post-truth tartışmalarını da içerecek şekilde genel postmodern nihilistik varoluş düzleminde ortaya çıkan fark felsefeleri ve onların içerisindeki “Tanrı’nın ölümü”, aşkın referans sisteminin çöküşü, “Hakikat”in yerini hakikatlerin aldığı iddiaları ve buradan hareketle artık olumsal bir varlık telakkisine bağlı olarak yüzeysel, kırılgan bir varlık anlayışının sonucunda, sabitelerin bütünüyle ortadan kalktığı, kısacası hakikate inançsızlıktan kaynaklanan nihilistik bir varoluş ufkuyla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Az önce söylediğim gibi bu durumunun, imkânsızlık veya zeval olduğu kadar büyük bir imkâna da işaret ettiği kanısındayım.

Platon’un benzetmeysiyşle düşünecek olursak, mağaranın içerisindeyken oranın mağara olduğu bilincine erebilmek mümkün değildir. Gaybı hesaba katmayan herhangi bir düşüncenin de nihilistik varoluşa açılması kaçınılmaz hâle gelmektir.
Platon’un benzetmeysiyşle düşünecek olursak, mağaranın içerisindeyken oranın mağara olduğu bilincine erebilmek mümkün değildir. Gaybı hesaba katmayan herhangi bir düşüncenin de nihilistik varoluşa açılması kaçınılmaz hâle gelmektir.

Küresel olarak yaşanan bu hercümerç bir yandan Avrupalı düşünme ameliyesinin dünyayı getirip bıraktığı yeri anlatıyor bize. Hukuktan, siyasal olana, ahlaktan kültür ve geleneğe kadar her türlü oluşumu içerden çözen söylemlerin başta Avrupa olmak üzere dünyanın başına açtığı meselelerin sonuçlarını en derinden yaşıyoruz içinde bulunduğumuz zaman dilimlerinde. Avrupa fikriyatı bu noktada kendisini bir aktör olarak yaptıklarıyla ve yapmadıkları nerede görüyor sizce?

İşin ilginç tarafı şu: Bu tartışmaların içerisine Batı fikriyatı o kadar zekice bir işleyiş içerisinde gerçekleşmekte ki kendi rasyonalitesindeki açmazlığı, irrasyonel olanı da düşünceye davet ederek aşmaya çalışıyor: bilinçdışının keşfi, yani bilincin yerine bilinçdışı süreçlerin davet edilmesi, maneviyatçı, spiritualist yaklaşım fikirlerin işin içine çekilmesi, yeni bir panteizm ya da “süreç materyalizmi” diyebileceğimiz yeni materyalizmin ortaya çıkması. Artık karşımızda kaba saba, her şeyi maddi varlık alanındaki düzeneğe göre düşünen bir materyalizm değil varlığın bütün imkanlarıyla vücuda geldiği irrasyonel, ele avuca gelmez, her şeyi içine alabilecek, her kabın şeklini alabilecek bir düzlem var. Bunun içine ise maneviyatçılık da dinler de mistisizim benzeri söylemler de çekildi ve bu yeni dinî telakkiler, “new age religions” dediğimiz akımları de hazmeden inanılmaz geniş bir mide yarattı düşünsel alanda. Ben bütün olan bitene karşı kendisi olma vasfıyla bu çağa teklif sunabilecek biricik imkânın herhangi bir din değil, İslam olduğu konusundayım.

Neden?

Bütün düşünce tarihi, beşerî düşüncenin olanca imkanlarını en açık formlarıyla açığa çıkardı, ifşa etti, büyük metafizik anlatılara vücut verdi. Nihayetinde bu büyük metafiziksel anlatıların hümanistik bir doğanın temelinde inşa edildiklerinin fark edilmesiyle beraber modern özne metafiziklerinin temsilci düşünceye yol açtığı ve bunun da temsillerinin ötesine geçmeye muktedir olamadığı, insanın kendi epistemik güçlerinin imkân ve sınırlarını aşamadığı, dahası temsil ve teorilere bir anlamda gerçekliği hapsetmek suretiyle bir yanılsamayı hakikat yerini ikame etmekten başka seçeneğinin olmadığı fark edildi. Buna bağlı olarak logosun, yani fizik ve metafiziğin, oluşa içkin mantığın çöktüğü bir çağda gerçekliğe içkin algının tuzla buz olduğu nihilistik varoluş anını tecrübe ettiğimiz kanısındayım. Bu durumu birçok Batılı düşünür ifşa etmiştir. Ben İslam’ın gerek ontolojik teklif itibariyle gerekse bir dinin din olma vasfını mümkün kılan bütün ontolojik unsurlarını içermesi bakımından söz konusu bu çöküşe karşı yegâne hakikat olduğunu düşünüyorum. Zira bir dini din kılan üç temel ontolojik unsur vardır: Birincisi Allah, ikincisi kitap, üçüncüsü de peygamberdir. Diğer dinler peygamberlerini, nebilerini yitirdikleri için “öğreti” statüsüne düşmüşlerdir. Yani çeşitli özne metafiziklerinin öznelik deneyimi içerisindeki yorum hermenötiği üzerinden âdeta temel umdelerini yitirdikleri elastiki bir yapıya taşınmış ve bir aparata dönüşmüştür. İslam’ın gücü ise peygamberini koruyor olmasındadır. Çünkü peygamber, yanlış anlama ihtimali olmayan bir beşerin hakikate, gaybtan gelen habere tanıklığının ve o tanıklık düzleminde hakikatle hakikatli bir ilişkinin nasıllığının numune-i timsali olma vasfı ve sünneti ile, o ilişkinin ufkunu nesnelleştiren bir zemin olarak bulunmaktadır. Bu şu demektir: İslam, gaybtan gelen haberin öznenin insafına terk edilmediği, teorisini pratiğinin içinde saklayan, pratik ufuk olarak insana numune-i timsal olma, dolayısıyla hakikate sahip olma iddiasında değil hakikatten haberdar olmanın anlamını insana açılabileceği bir varlık oluş ufku sunmaktadır.

Avrupa imgesini düşündüğümüzde, Avrupa’nın kendi açmazlarını da hesaba kattığımızda İslam'ın ortaya koyduğu zeminle neden muhatap olmalıyız peki?

İki seçeneği kalmıştır insanlığın önünde: Ya nihilistik bir varoluş içerisinde değer, anlam ve amaç fikrinin, insanın soyut zihin tuvaline yine soyut akıl fırçasıyla çizmiş olduğu hakikat resimlerini veya inşa ettiği buzdan heykellerin tuzla buz olduğu nihilistik varoluş içerisinde, tamamıyla istikametsiz, Nietzsche’nin, “Çöl büyür; vay hâline içinde çöl saklayanın!” dediği, değerden, anlamdan, amaçtan yoksul bir varoluş içerisinde kalacak ya da Müslüman olacaktır. Bu iki seçenekten başka bir seçeneği yok insanlığın. İslam, anlatısını insanın insafına terk etmiş bir din değil. Örneğin Platon’un mağara benzetmesinden hareketle söyleyecek olursak o, bize mağaranın dışına çıkan bir insan imgesi sunar. Oysa mağaranın içerisindeyken oranın mağara olduğu bilincine erebilmek mümkün değildir. Mağaranın mağara statüsü kazanabilmesi için mağaraya dışından nazar etmek gerekir. Dolayısıyla gaybı hesaba katmayan herhangi bir düşüncenin nihilistik varoluşa açılması kaçınılmaz hâle gelmektir. İslam; bu nihilistik varoluş ufkunda ortaya çıkan değer, anlam, amaç noktasındaki savrulmayı veya kaybı bir anlamda gaybtan gelen haberi, kendi pratiklerinde ete kemiğe büründüğü sünneti sayesinde dünyanın ontolojik statüsüne, insanın dünya içindeki mevcudiyetinin ontolojik statüsüne ve eşyanın eşya olmaktan çıkarak bir ayet statüsüne kavuştuğu bir varlık oluş ufku içerisinde ebediyet fikriyle birlikte düşünebilmesini mümkün kılan biricik imkândır. İslam anlatısında hakikat, öznenin insafına terk edilmemiştir. Peygamber Allah’ı soyut bir tasavvur nesnesine, kitabı da üzerinde epistemik cambazlıklar yapacağımız bir metin olmaktan kurtarmıştır.

İslam’ın ontolojik anlamını, Avrupa imgesinin gücü söz konusu olduğunda imkân alanına çıkartmak mümkün mü sahiden?

Burada geleceğe yönelik bir refleksiyonda bulunmak ve bunun matematiksel bir dilini inşa etmek mümkün değil. Bunun tersine, hakikate tanıklık etme düzleminde meseleyi konumlamak gerektiği kanısındayım. Kendi varoluşunun anlamını önemseyen ve bunu kaçamak yollarla inşa ettiği konfor alanlarında bu meselelerin önemini unutmayan ve kaybetmeyen her insanın bunu anlayabileceği kanısındayım. Batı fikriyatının asılla, yani hakikatle olan irtibatının koparak nihilistlik bir varoluş içerisinde nelere gebe olduğunu; değersiz, anlamsız, amaçsız, istikametsiz bir varoluşun insanı neyle karşı karşıya bıraktığını, insan oluşun anlamını mesele eden her insanın bir şekilde doğru dürüst, yani kendini epistemik yollarla inşa edilmiş bir din olarak değil de dinin kendisinin ontolojik imkanlarından hareketle anlaşılmaya çalışıldığı bir düzlemde İslam’ın varlık oluş teklifiyle ve bunun makuliyetiyle karşı karşıya olacağı kanısındayım. Tabii burada hamasetten uzak bir şekilde dünyayı, bu dünyanın hali pürmelalini, en radikal düzlemde ortaya çıkan fikriyatı dahi ontolojik, kurucu mantıklarına kadar geri götürüp çözümlemek gibi bir hayati sorumluluğumuz var. Dolayısıyla söz konusu durumu klasik kelam literatürünün ortaya koyduğu delillerle bugünkü gençlerle konuşmak mümkün değildir. Kelamın tam da az önce bahsetmiş olduğum muhakeme mantığı içinde, kendini yeniden reforme etmesi gerekiyor. Müslümanlar bu çağa, en ucube varoluşlara bile, İslam’ın teklifini anlatmakla mükelleftir o zaman. Hiç şüphesiz bu öyle basit bir durum değil. Söz konusu durumsa insanlık ve en başta kendi varlığımız için bir tercih olmaktan ziyade ontolojik bir gereklilik olarak konuşulmalıdır.

*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026