Beni Hikayeden Çıkart

Çöküyorum. Defterin içine sıkışmış bir adamı, getirip masamın üzerine bırakıp gittiği için kızıyorum öğrencime. Defter aklıma düşen son damla oluyor. Taşıyor. Hangi makaleydi hatırlamıyorum. Bazen bir soru gelir sizi bulur. İşaretini zihninize takar sonra kaybolur. Sallandıkça kemirir içinizi.
Tahtaya yazdığım son örneğin üzerinde rahatça düşünsünler diye camdan dışarı bakıyorum. O an kar da serpiştirmeyi bırakıyor. Bahçedeki bodur ağaçların sırtında biriken hafif kar tabakası erimeye başlıyor. Güneş bulutların arasından görünme fırsatı buldukça bahçe aydınlanıyor, bahçe aydınlandıkça bodur ağaçların, duvardaki idam edilmiş bir devrimcinin silinmiş resminin izleri üzerine yansıyan gölgeleri görünüp kayboluyor. Bir süre sonra yağmur damlaları fersiz güneş ışınlarını biçmeye başlıyor. Her şey yörüngesinde dönüyor. Karşıdaki sınıfların pencerelerinde birikenler de manzarada yerlerini alınca sınıfa dönüyorum.
O an duvardaki poster çocukluk yıllarımdan kalma bir ürpermeyle gözüme takılıyor. İlk öğretmenim, ödevlerinizi yaptığınızda size gülümser aksi halde kızgınlığı yüzüne yansır demişti de yıllarca sınıfta acaba benim için ne düşünüyor diye merak etmiş, ona hoş görünmek için ne şaklabanlıklar yapmıştım. Çocukluk işte. Dikkatli bakınca gözlerinin üzerine biriken toz yumağını fark ediyorum. Sınıfın ön tarafında sessizliği birinin bölmesini bekleyerek sağa sola volta atıyorum. Hepimiz tahtadaki örneğin bizi götürdüğü yerde gezinirken caddeden, tıkanmış trafiğin arasında yırtınarak yol bulmaya çabalayan ambulanstan gelen siren sesiyle ürperiyoruz.
Bir öğrencimin ne zaman ambulans sesi işitse zihninin deprem günlerine kilitlendiğini ve uzun süre kendine gelemediğini anlattığını hatırlıyorum. Gözlerim onu arıyor. Sıranın üzerine kapaklanmış kulaklarını elleriyle tıkamış bir halde görüyorum onu. Baktığımı varsayarak doğruluyor. Aramızdaki bu sır bize bribirimizi hatırlatıyor. Göz göze geliyoruz. Gözleri dışarıdaki ıslak yapraklar gibi parlıyor.
Ön sıradakiler tahtadaki örnek üzerine konuşmak için sabırsızlanıyor. Örnekleri, üzerinde mutabakata varılmış metinlerden seçmek kadar güvenlisi yoktur. Üzerinde uzlaşılmış yazarlardan bahsetmek beni rahatlatıyor, öğrencileri de tedirgin etmiyor. İlk yıllarda bir iki farklı yazar tavsiye etmiştim. Tavsiyelerimden çıkarımlar yaparak rengimi tartmaya kalkışmışlardı. Geçmişte bu koridorlarda yaşanmış hikayelerin bir uzantısı olduğumu iddia edenler de oldu, bu iddiaya karşı çıkanlar da. Bense uzlaşılmış kelimelerden müteşekkil bir alanda güvende sayarım kendimi. Ayrıca zaman zaman bu tartışmaların dışında kalmayı başarmakla da övünürüm.
Kıvırcık saçlı bir kız okuduğu son hikayeyi anlatmaya başlıyor saçlarını parmağına dolayarak. Sonunda nasıl bir çıkarım yapacağını merak ediyorum. Okuduğu hikayede bir kedi sesinden bahsediyor. Merak etmiş, yazarının söyleşilerini araştırmış. Yazar hikayeyi yazarken üst kattan -açlıktan olsa gerek- bir kedinin aralıksız miyavladığını, kendisini etkilediğini ve hayvanın sesini hikayenin dışında bırakamadığını anlatmış. Sınıftakilere eee… der gibi bir bakış yayılıyor. Bir başkası inisiyatif elbette yazardadır, diyor.
En azından yazar kendinde olduğunu sanır. Kurguyu bir düzen üzere oluşturur. Kıvırcık saçlı kız, yazarların ürünleri hakkında söylediklerini merak ettiğini ve birçok yazarın yazmaya başladıktan sonra hikayelerin planladıkları gibi son bulmadığını, çoğunlukla hikayenin kendini yazdığını itiraf ettiklerini söylüyor. Zihnimdeki yazarlara yöneliyorum. Biz yazdık gerisi sizin işiniz der gibi susuyorlar. Bizim de işimiz bu. Aktarmak. Notlarımı elime alıyorum. Yan gözle son bir kez daha tarıyorum. Aynı zamanda dersin bittiğine de bir işaret çakmış oluyorum. Önemli bir konu, diyorum ciddiyetimi takınarak. Önümüzdeki derste uzun uzun konuşalım. Kısa sürede konuşulup tüketilecek bir konu değil. Dersin bitmiş olacağını düşünerek biri kapıdan hikayenin içerisine başını uzatıyor. Gevrek gevrek gülerek özür dahi dilemeden çekiyor başını.
Toplantı için yazacağım rapor akşama kadarki zamanımı kaplamış durumda aslında. Yine de çantasındaki defterin sayfalarının zihnimde hışırdamasına engel olamıyorum. Sınavlardan konuşarak konuyu dağıtıyorum. Müsaade isteyip çıkarken defteri masamın üzerine bırakıyor.
Bakmaya değer mi diye tartıyorum ilkin. Değilse, çekmece açık zaten. Almaya geldiğinde birkaç cümle geveleyip tutuştururum eline, gider. Giyiniyorum. Masanın üzerine fırlatacakken açıyorum.
Çöküyorum. Defterin içine sıkışmış bir adamı, getirip masamın üzerine bırakıp gittiği için kızıyorum öğrencime. Defter aklıma düşen son damla oluyor. Taşıyor. Hangi makaleydi hatırlamıyorum. Bazen bir soru gelir sizi bulur. İşaretini zihninize takar sonra kaybolur. Sallandıkça kemirir içinizi.
Önce defterin üzerinde durduğu masa, sonra odadaki deftere farklı uzaklıktaki nesneler geri çekilerek sönmeye başlıyor. Evet evet, görüyorum uzaktan. Nesneler çekildikçe askıda kalan isimleri de belirsizleşmeye başlıyor. Kıpırdayamıyor, deftere sadece bakmakla yetiniyorum. Açıp tekrar okumak istiyorum fakat sebebini bilmediğim bir duygu defterle aramızdaki mesafeyi katılaştırıyor. Böyle zamanlarda akıl sizi ötelerden korumaya vazifeliymiş gibi tereddütsüz devreye girerek sönen sözcükleri ve onların ait oldukları cümleleri devreye sokar. Makalenin ismini yine hatırlayamıyorum. Camı açıp dışarı uzatıyorum başımı. Defter kendine çekiyor. Çevik bir hareketle onu çantama atıp çıkıyorum. Takip ediliyormuşum hissine kapılarak ara sokakta oyalanmadan ana caddeye atıyorum kendimi.
Çanta git gide ağırlaşıyor. Yirmi yıl önce yaşamış bir adamın cesedini mi taşıyorum? Zihnime çökeni dağıtmak ve kaçıp arasında kaybolmak için kalabalığa karışıyorum. Çantayı taşıyamaz hâle gelince tramvaya biniyorum. Görebildiğim alanı -ki birkaç sırttan başka bir şey değildi- kaplayan neyse biçimleri dağılıyor, bütünlükleri kayboluyor. Yaşlı profesörün “Nesnelerin ötesi” makalesi damlıyor zihnime. Aradığımı bulamıyorum. Yüzemeyeceksen bu kapıdan girme demiştim sana, diyor. Hangi kapı demeye dilim varmıyor. Defter zihnimde büyüdükçe çanta da büyüyor, neredeyse taşacak hâle geliyor. Defteri çıkartıp rastgele açıyorum.
Cümleler defterde durduğu gibi durmuyor. Önce basitmiş gibi gelen ibareler küçük kılıç darbeleriyle zihnimi çiziyor. Başka bir sayfaya geçiyorum.
Sayfanın sağ üst kısmında “Cağaloğlu” ve tarih yazıyor. Calvino’nun buralarda olabileceğini düşünüyorum sebepsizce. Tramvaydan inmeden Calvino Görünmez Kentler’den bir pasajını fısıldıyor kulağıma. “Kitap bir alan; okur içine girmeli, dolanmalı, belki kendini kaybetmeli ama belli bir noktada bir çıkış hatta birçok çıkış bulmalı. Kitap, dışarı çıkabilmek için bir yola koyulma olanağı.” Devam etmesine izin vermiyorum. Tramvaydan inip Cağaloğlu’na geçiyorum. İnce uzun binanın son katına çıkıyorum. Yüksekten görüyorum sokağı. İnsanlar karıncalar gibi kitapları taşıyor. Rafları diziyor, yeni çıkanları öne alıyorlar. Herkesin elinde kitaplar. Biri alıyor diğeri veriyor. Ellerindeki kitaplar çoğaldıkça altında eziliyorlar.
Ötedeki, omuzladığı kolinin altında ezile ezile dükkanın yolunu zor düzeltiyor. Neden, insanların boyunlarına takılmış iplerin ucunun kitapların elinde olduğunu düşünüyorum. Neden Calvino’dan farklı düşünüyorum derken bakışlarımı Haliç’e kaldırıyorum. Vapur, Haliç’in sihirli kumaşa benzeyen sularını, bir makas gibi boydan boya ikiye ayırıyor ama afsunlu kumaş her seferinde ayrı düşen parçalarını inatla yeniden birleştiriyor. İkiye böleriz toplantıyı demişti akşam. İlkini herkesin katılımına açık tutarız. Sonra biz bize oluruz. Kimin ne yapacağını orada planlarız.
Masaya kılıç darbelerinden bir göz yuvarlanıyor. Göz büyüyor. Neredeyse deftere değecek. Gözün önünde hayatımın iskeleti parlıyor. Ne yapıyorum ben mesai saatinde burada. Ya bir gören olursa. Gözden ses mi geliyor. O eski işinden sana kalmış bir iz, diyor. Akşam için raporlar da hazır değil. Katılmasam mı? Olur mu hiç, aksattığında nelerden mahrum kalacağını biliyorsun. Deftere dönüyorum.
Hesabı ödeyip çıkıyorum. Koşar adım Cağaloğlu’ndan Eminönü’ne yöneliyorum. Eminönü’nde otel arayan adama yetişmeliyim. Sirkeci’den postane tarafına döndüğümde karşı kaldırımda geçen ay yeni profesörlüğünü almış bir arkadaşı görüyorum. Ona prosedürle ilgili soracağım sorular, içinde yürüdüğüm hikayeden çekiyor beni. Kararsız kalıyorum. Otel arayan adama da yetişmeliyim. Bana bakıyor. Yakalandım derken karşıdakinin yüzü gölgeleniyor. Bakıyor ama görmüyor. Ben onu neden görüyorum. Camekanın arkasından biri benim bakışımı takip ederek önce bana sonra ona bakıyor. Arada çayını yudumluyor. Sokaktakilere bakıyorum. Hepimiz camekanın içindeyiz. Görüntülerimiz birbirine karışıyor. İlk o çıkıyor karmaşadan. Arkasına bakmadan uzaklaşıyor. Daha uzaktaki vitrinin camından yansıyanlara karışıyor.
Kaldırımlarda yürüyenlere çarparak Eminönü tarafına koşuyorum. Durduğumda soluğum kesilecek gibi oluyor. Zabıtaların merakla kaçışımı izlediğini fark ediyorum. Beni kendi hikayesinden birine benzetmiş olmalı ki gelip su uzatıyor en yakın olanı. Çantamı yokluyorum. Cesedi gömecek yer mi arıyorum. Yeni Cami’nin avlusuna bırakıp kaçsa mıydım? Ara sokağa girip gördüğüm ilk otele dalıyorum.
Otel katibi iç odadan isteksizce önüme geliyor. Kimden kaçıyorsunuz, diyor umarsızca. Ücretini peşin alıyoruz, diyor. Kimlik istiyor. Veriyorum. Üçyüzonüç numara diyerek anahtarı önüme fırlatacakken başlıyor hayatını anlatmaya. Yüzüne bakıyorum sadece. İfadesiz. Yırtamadık. Kaldık katip olarak. Gidecek yerimiz de yok beyefendi diye devam ediyor. Bakıyorum sadece. Hikayedeki yan karakterin sözleri gibi uzaktan ve önemsiz geliyor konuşmaları. O konuşuyor ben duymaya çabalıyorum. Olmuyor. Söylediklerini okumaya çalışıyorum. Uzun süre önce çıkmışlar bizimkiler, diyor.
Arazimiz kalmamış. Şimdi ben gidip nereye yerleşeyim. Kiralar da ateş pahası. Geçenlerde bir emekli geldi buraya. Evden atmışlar. Emekli maaşının yarısını buraya bırakıyordu. Nasıl bir hikayesi var dinlemek dahi istemezsiniz. Birkaç ay kaldı. Her sabah şu karşıdaki kanepelere oturuyor o gün için ne yapacağını düşünüyordu. İnsanın gideceği bir yer olmaması ne acı değil mi? Çocuklarından yıllar önce kopmuş. Şimdi onlarla tekrar iletişim kurmakta zorlanıyormuş. Dışarda kalmış adamcağız, diye de ekliyor. İnsanın bir karış da olsa toprağı olacak beyefendi. Kaçacağı bir yeri olacak. Siz yorgunsunuz galiba. Tek kelime etmediniz. Hadi gidin dinlenin biraz, ben buradayım sıkıldığınızda gelin laflayalım. Tek başına sıkılıyor insan. Nasıl sıkılmasın beyefendi. Anahtarı alıp merdivenlere yönelince çantanızı unuttunuz diye uyarıyor. Önünde açıyorum çantayı. Otel gören defteri kontrol ediyorum.
Gıcırdayarak açılıyor kapı. İki kişilik dar bir oda. Yan odada çocuklu bir kadın olması gerekiyor. Kapıyı kapatmadan koridora dönüyorum. Ortak kullanılan banyoya bakıyorum. Günah kokuyor. Yusuf diyen bir ses bekliyorum. Çocuğun ağlama sesi gelmiyor. Hikayeleri karıştırdığımı hatırlıyorum. Odaya dönüp kapıyı kilitliyorum. Defteri alıp köşedeki yatağa kıvrılıyorum.
Oda çok soğuk. Duvardaki kahverengi su lekeleri bana bakıyor. Camdan sokağı seyrediyorum. Defteri bıraktığım yerden alıyorum. Ayakta okumaya devam ediyorum.
Otelin girişine bakıyorum. Kimse yok. İçeriye girmiş olabilir mi?
Kapının kilidini açıyorum.
İçim ürperiyor. Kapıdan ses gelmiyor.
Defterin geri kalan kısmı boştu. Kalkıp sokağa baktım. Sokağa çöken karanlık camı ayna hâline getirmişti. Camda, kendine bakan birini gördüm.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.